1. Uzmanlar
  2. Dilara SAYI
  3. Blog Yazıları
  4. Terapi: Derin Bir Soluğun İlk Nefesi

Terapi: Derin Bir Soluğun İlk Nefesi

Merhaba değerli okur. Hepimiz zaman zaman hayatın koşturmacasından yorulup yeni anlam arayışlarına merhaba diyebilmek isteriz. Yaşadıklarımızı paylaşmak, rahatlamak ya da derin bir nefes içimize çekebilmek için desteğe ihtiyaç duyabiliriz. İşte bu süreçte terapi o derin nefesin ilk soluğu gibidir. Bu yazımda terapiye başlamayı düşünenler için kısa bir rehber oluşturmak istedim. Şimdiden iyi okumalar :).

Terapiye başlamak, birçok insan için uzun zamandır aklında olan ama ertelenen bir adım olabilir. Kimi insanlar terapiye ihtiyaç duyduklarını kabul etmekte zorlanır, kimileri ise ilk görüşmeye giderken “Ne konuşacağım?”, “Acaba beni yargılar mı?”, “Ya doğru kelimeleri bulamazsam?” gibi sorularla endişelenir. Aslında bu çok normaldir. Terapi, sizi olduğunuz gibi kabul eden güvenli bir alandır ve bu yolculukta hiçbir şeyi “mükemmel” yapmak zorunda değilsiniz.

İlk Seansın Amacı

Terapiye ilk adımda genellikle danışman, sizi tanımak ve ihtiyaçlarınızı anlamak için bazı sorular sorar. Bu sorular, geçmiş deneyimleriniz, şu an yaşadığınız zorluklar ve terapiye dair beklentilerinizle ilgilidir. İlk seansın temel amacı sizi “çözmek” ya da hemen bir yol haritası çıkarmak değildir. Daha çok birbirinizi tanımak ve sürecin nasıl ilerleyeceğini belirlemektir. Bu nedenle sizden hazır, planlı ya da eksiksiz cevaplar beklenmez. İçtenliğiniz ve samimiyetiniz en değerli şeydir.

Terapiye Dair Yanlış İnanışlar

Terapiye başlamadan önce bazı yanlış inanışlar kaygıyı artırabilir. Örneğin, “Terapi sadece ciddi sorunları olanlar içindir” düşüncesi çok yaygındır. Oysa terapi, hayatında yön arayan, ilişkilerinde zorlanan ya da sadece kendini daha iyi tanımak isteyen herkes için faydalıdır. Bir başka yanlış inanış ise “Terapist beni yargılar” düşüncesidir. Psikolojik danışmanlar yargılamak için değil, anlamak ve desteklemek için vardır. Ayrıca “Bir-iki seansta mucize beklemek” de yanlıştır. Değişim küçük adımlarla, düzenli bir şekilde gerçekleşir.

İlk Seansa Nasıl Hazırlanabilirsiniz?

Aslında büyük bir hazırlık yapmanıza gerek yoktur. Ancak dilerseniz, son dönemde sizi en çok zorlayan konuları, aklınızdaki soruları ya da terapiyle ilgili beklentilerinizi not alabilirsiniz. Bu, seans sırasında kendinizi daha rahat ifade etmenize yardımcı olabilir. Aynı zamanda unutmamanız gereken nokta şudur: Terapide “yanlış” ya da “doğru” cevaplar yoktur. Siz olduğunuz gibi gelirsiniz ve danışman sizi o hâlinizle kabul eder.

Süreklilik ve Sabır

Terapi, tek bir seansla hayatınızı değiştiren mucizevi bir süreç değildir. Değişim, düzenli görüşmelerle, adım adım gelişir. Bazen farkındalıklar kısa sürede ortaya çıkar, bazen de süreç daha uzun sürebilir. Burada önemli olan sabırlı olmak ve kendinize zaman tanımaktır. Tıpkı bir spora başlamak gibi; kasların güçlenmesi ve değişimin görünür hâle gelmesi için zamana ihtiyaç vardır.

Doğru Danışmanı Seçmek

Terapi sürecinin en önemli unsurlarından biri, danışan ile danışman arasındaki güven ilişkisidir. Kendinizi güvende ve anlaşılmış hissettiğiniz bir danışmanla çalışmak sürecin etkisini artırır. İlk görüşmede danışmanın yaklaşımı size uygun değilse, başka bir danışmanla devam etmeyi tercih edebilirsiniz. Bu çok doğal bir durumdur. Önemli olan, sizin ihtiyaçlarınıza en uygun uzmanı bulmaktır.

Terapiye Başlamak Cesaret İster

Toplumda hâlâ terapiye gitmek bazen yanlış anlaşılabiliyor. Oysa terapiye başlamak, zayıflık değil aksine cesaret göstergesidir. Çünkü kişi, kendi hayatını daha iyi bir noktaya taşımak için adım atmayı seçmiştir. Duygularını, düşüncelerini paylaşmak ve değişim için çaba göstermek büyük bir içsel güç gerektirir.

Terapi Yolculuğu

Her terapinin kendine özgü bir yolculuğu vardır. Bazı seanslarda çok konuşursunuz, bazı seanslarda sessizlik ağır basar. Bazen yoğun duygular yaşanır, bazen de sadece gündelik şeylerden söz edilir. Bunların hepsi sürecin doğal parçalarıdır. Terapi yolculuğunda esas olan, kendinizi daha iyi tanımak ve yaşamınızı daha dengeli, anlamlı hâle getirmektir.

Terapi Sürecinde Karşılaşılabilecek Zorluklar

Terapiye başlamak kadar süreci devam ettirmek de zaman zaman zorlayıcı olabilir. Kimi danışanlar birkaç seans sonra “Aslında kendimi iyi hissediyorum, artık gelmeme gerek yok” diyebilir. Bu noktada duygularınıza kulak vermek kadar danışmanınızla açık bir şekilde konuşmak da önemlidir. Bazen iyi hissettiğimiz dönemlerde terapinin bırakılması, daha sonra benzer zorluklarla karşılaşıldığında yeniden başa dönülmesine sebep olabilir. Bu nedenle sürecin tamamlanması ve danışmanla birlikte hedeflerin gözden geçirilmesi faydalıdır.

Bir diğer zorluk ise terapi sırasında yüzleşilen duygular olabilir. Bastırılmış ya da görmezden gelinmiş anılar, seanslarda gün yüzüne çıkabilir. Bu durum rahatsız edici hissettirse de aslında iyileşmenin önemli bir parçasıdır. Danışman, bu duyguları güvenli bir ortamda ele almanıza yardımcı olur.

Ailenin ve Çevrenin Etkisi

Terapi sürecinde bireyin yakın çevresinin de etkisi büyüktür. Bazı aileler ya da arkadaşlar destekleyici olurken, bazıları terapiye gitmeyi gereksiz görebilir. Böyle durumlarda hatırlamanız gereken nokta, terapinin sizin için olduğudur. Çevrenizin düşünceleri önemli olsa da, kendi ihtiyaçlarınızı önceliklendirmek sürecin sağlıklı ilerlemesi için gereklidir.

Küçük Adımların Gücü

Terapi, büyük değişimlerden çok, küçük ama anlamlı adımlarla ilerler. Daha önce fark etmediğiniz bir düşünce kalıbını keşfetmek, bir duyguyu daha net ifade edebilmek ya da bir ilişkide sağlıklı sınır koymayı öğrenmek; aslında hayat kalitenizi artıran büyük kazanımlardır. Bu küçük adımlar biriktikçe yaşamda köklü dönüşümler yaratır.

Kısacası terapi, tek başınıza taşımakta zorlandığınız yükleri paylaşabileceğiniz güvenli bir alandır. İlk adımı atmak zor görünebilir ama çoğu kişi terapiye başladıktan sonra “Keşke daha önce başlasaydım” der. Siz de ilk görüşmeye gittiğinizde aslında en önemli eşiği geçmiş olacaksınız. Çünkü terapi, sadece sorun çözmek için değil, kendinizi tanımak, hayatınızı anlamlandırmak ve potansiyelinizi keşfetmek için güçlü bir fırsattır. Yazımızın başında söylediğim gibi terapi derin bir nefesin ilk soluğu gibidir. Aşamadığınız düşüncelerinizi, yönetmekte zorlandığınız duygularınızı veya hayatınızda baş etmekte güçlük çektiğiniz olayları yönetmekte destek arayışı içerisindeyseniz belki de terapiye başlamak için doğru gündesinizdir.

Yayınlanma: 02.10.2025 08:03

Son Güncelleme: 02.10.2025 08:03

Psikolog

Dilara

SAYI

Psikolojik Danışman

Ergenlik Dönemi Sorunları
Sınav Kaygısı
Kendine Yabancılaşma
Online TerapiOnline Ter...
süre 50 dk
ücret 1800
Yüz Yüze TerapiY. Yüze Ter..
süre 50 dk
ücret 2000
Yapay zeka ile, kişiselleştirilmiş destek:
Menta AI
Yapay zeka ile,
kişiselleştirilmiş destek: Menta AI

Şimdi indir, konuşmaya başla

App Store'dan İndirGoogle Play'den İndir
Bunları da sevebilirsiniz...

Çocuklarda Tuvalet Eğitimi

2-3 Yaş Çocuklarda Tuvalet EğitimiBahar mevsiminin yaklaşmasıyla birlikte, ebeveynler için önemli bir gündem maddesi haline gelen tuvalet eğitimi, çocukların gelişiminde kritik bir yer tutar. 2-3 yaş grubu, çocuğun bağımsızlık kazanma yolundaki ilk adımlarını attığı, duygusal ve psikolojik gelişiminin şekillendiği bir dönemdir. Bu süreç, yalnızca fiziksel becerilerin kazandırılması değil, aynı zamanda çocuğun özgüveninin inşa edilmesi için de oldukça önemlidir.Okul öncesi dönemde, özellikle kreş ve anaokulu yaş grubunda yer alan çocuklar için tuvalet alışkanlığı kazanmak, hem evde hem de eğitim kurumlarında sağlıklı bir rutin oluşturmak açısından oldukça değerlidir.Tuvalet eğitimi, her çocuk için farklı bir zamanlama gerektiren bir süreçtir. Bazı çocuklar daha erken yaşlarda tuvalet eğitimine hazır olurken, diğerleri için bu süreç daha geç bir dönemde başlayabilir. Çocuğun tuvalet eğitimine başlamaya hazır olup olmadığını belirlemek, ebeveynlerin doğru zamanlamayı yapabilmesi açısından kritik bir adımdır. Bu hazırlık süreci, sadece çocuğun fizyolojik ihtiyaçlarının karşılanabilmesi değil, aynı zamanda onun psikolojik olarak da hazır olması gerektiği bir dönemdir.Çocuğun bezini ıslatmasından rahatsız olması, tuvaletini tutabilmesi, isteklerini sözlü olarak ifade edebilmesi ve basit yönergeleri anlayıp uygulayabilmesi, tuvalet eğitimine başlamak için dikkat edilmesi gereken sinyallerdir. Bu noktada, ebeveynlerin gözlemleri ve sabırları büyük önem taşır.Kampüs Kreş’te görev yapan uzmanlar, tuvalet eğitimi sürecini çocukların günlük rutinine entegre ederek destekler. Özellikle 3 yaş civarındaki çocuklar için bu destek, sürecin daha sağlıklı ve hızlı ilerlemesini sağlar.Tuvalet eğitimi sürecine başlamadan önce, ebeveynlerin doğru bir hazırlık yapması faydalıdır. Çocuğa tuvalet alışkanlıklarını öğretmeye başlamadan önce, yaşına uygun kitaplar okuyarak ve tuvaletin nasıl kullanıldığı hakkında basit açıklamalar yaparak, çocuğun bu sürece olan ilgisini artırabilirsiniz. Aynı zamanda, tuvalet sonrası ellerin yıkanması gibi hijyen alışkanlıklarını kazandırmak da eğitim sürecinin önemli bir parçasıdır.Tuvaletini yapmak için belirli aralıklarla çocuğa hatırlatmalarda bulunmak, onu tuvalet alışkanlıkları kazanmada yönlendirmede etkili olacaktır. Ayrıca, çocuğun tuvaletini yapıp yapmadığına dair sürekli soru sormak yerine, günün belli aralıklarında tuvalete gitmesi konusunda ona eşlik edilmesi, bu alışkanlıkların pekişmesine yardımcı olabilir.Bez değiştirme sırasında, çocuğun bezsiz kalması fikrine alışabilmesi için ona fırsat tanımak önemlidir. Bezini çıkarmayı reddeden çocuklar için, bezle tuvalet eğitimine başlamak da uygun bir yöntem olabilir. Bu süreçte, küçük kazalar yaşanması oldukça doğaldır. Bu kazalar, çocuğun öğrenme sürecinin bir parçası olup, ebeveynlerin olumsuz tepkilerden kaçınarak, yapıcı bir tutum sergilemeleri gerekmektedir.Bebek döneminden yeni çıkmış çocuklar için bu tür geçişler, hassasiyetle yaklaşılması gereken konular arasında yer alır. Çocuğa yönelik olumsuz ifadeler kullanmak, onun stres yaşamasına ve bu sürece olan direncinin artmasına yol açabilir. Yaşanılan kaza durumlarında çocuğun yaptığı şeyden utanmasına yol açacak kelimeler ya da cümleler kullanmaktan kaçınmanız gerekmektedir. (“Pis”, “Kötü koktu”, “Bebek misin sen?” gibi.) Bunun yerine, kazalardan sonra çocuğa cesaretlendirici tutum içerisinde olmak, sürecin sağlıklı bir şekilde ilerlemesini sağlayacaktır.Tuvalet eğitimi, sadece davranışsal değil; aynı zamanda fizyolojik ihtiyaçlarla da bağlantılıdır. Bu nedenle dikkat edilmesi gereken bir diğer önemli nokta, çocuğun beslenme alışkanlıklarıdır. Lifli gıdalar ve bol sıvı alımı, kabızlık gibi sağlık sorunlarını engelleyecek ve tuvalet eğitimini olumsuz etkileyebilecek sağlık problemlerini önleyecektir. Çocuğun tuvalet alışkanlığı kazandığı dönemde, sindirim sisteminin düzgün çalışması süreci daha sağlıklı hale getirecektir.Sonuç olarak, tuvalet eğitimi süreci, ebeveynlerin sabırlı ve anlayışlı bir şekilde yönetmesi gereken önemli bir aşamadır. Çocuğun hazır olup olmadığını gözlemlemek, doğru zamanlamayı yapmak ve ona güven vermek, bu sürecin başarısı için büyük rol oynar. Bu dönem, sadece fiziksel bir beceri kazanımı değil, aynı zamanda çocuğun psikolojik ve duygusal gelişimi açısından da önemli bir adımdır.Ebeveynlerin bu dönemde çocuğa karşı olumlu, yapıcı ve cesaretlendirici bir tutum sergilemeleri, çocuğun özgüvenini artırır ve ebeveyn ile çocuk arasındaki bağı güçlendirir. Bu süreç, doğru bir şekilde yönetildiğinde, çocuğun gelişimindeki önemli bir basamak tamamlanmış olur.Tuvalet eğitimi sürecinde, ebeveynlerin kendi kaygı ve beklentilerinin farkında olması da oldukça önemlidir. Çevreden gelen “Artık öğrenmesi gerekiyordu”, “Biz bu yaşta çoktan bırakmıştık” gibi karşılaştırıcı söylemler, ebeveyn üzerinde baskı yaratabilir ve bu baskı farkında olmadan çocuğa yansıyabilir. Oysa her çocuğun gelişim hızı, mizacı ve hazır bulunuşluğu farklıdır. Bu nedenle tuvalet eğitimi sürecinde başka çocuklarla kıyaslama yapılmaması, sürecin daha sağlıklı ilerlemesine katkı sağlar.Gece tuvalet kontrolü ise gündüz tuvalet alışkanlığı kazandıktan sonra zamanla gelişen bir beceridir. 2-3 yaş döneminde gece alt ıslatmaları gelişimsel olarak normal kabul edilir ve bu durum için çocuğun suçlanmaması ya da baskı altına alınmaması gerekir. Gece kuru kalma becerisi, çocuğun sinir sistemi olgunlaşmasıyla yakından ilişkilidir ve çoğu çocukta kendiliğinden gelişir.Tuvalet eğitimi sürecinde tutarlılık da önemli bir unsurdur. Evde uygulanan yaklaşım ile bakım verenlerin ya da okul ortamındaki uygulamaların mümkün olduğunca benzer olması, çocuğun kafasının karışmasını önler. Bu nedenle ebeveynlerin kreş öğretmenleriyle iletişim halinde olması ve ortak bir tutum belirlemesi süreci destekleyici olacaktır.Unutulmamalıdır ki tuvalet eğitimi, çocuğun kontrol duygusunu kazandığı ilk alanlardan biridir. Bu süreçte çocuğa alan tanımak, onun bedenine saygı göstermek ve başarabildiği her adımı fark edip takdir etmek, çocuğun hem beden farkındalığını hem de duygusal dayanıklılığını güçlendirecektir. Sabır, anlayış ve sevgiyle ilerleyen bir tuvalet eğitimi süreci, çocuğun yaşam boyu sürecek sağlıklı alışkanlıklarının temelini oluşturur.Ebeveynler, tuvalet eğitimi sürecinde zorlandıklarını hissettiklerinde ya da sürecin ilerleyişiyle ilgili kaygı yaşadıklarında profesyonel destek almaktan çekinmemelidir. Her çocuğun ihtiyacı farklı olduğu için, tuvalet eğitimi süreci de bireysel olarak ele alınmalıdır. Çocuğunuzun gelişim özelliklerine ve ailenizin dinamiklerine uygun bir yol haritası oluşturmak için, bu süreçte benden profesyonel destek alabilirsiniz. Doğru yönlendirme ve sağlıklı bir yaklaşım, hem ebeveynin hem de çocuğun bu süreci daha güvenli ve huzurlu bir şekilde deneyimlemesine yardımcı olur.Sevgilerimle,Uzm. Psk. Selen Bulut Kapan

Overthinking: Zihnin Sessizce Hayatı Ele Geçirdiği Yer

Overthinking çoğu zaman fark edilmeden başlar. İnsan bir sabah uyanıp “bugün fazla düşüneyim” diye bir karar almaz. Daha çok, düşünmenin içine yavaş yavaş çekilir. Başta her şey oldukça masumdur. Bir meseleyi anlamaya çalışıyordur, doğru kararı vermek ister, hata yapmamayı önemser. Zihin bu noktada faydalı bir araç gibidir. Analiz eder, tartar, olasılıkları sıralar. Fakat bir yerden sonra düşünme ilerlemez, sadece tekrar etmeye başlar. Aynı sahneler, aynı cümleler, aynı sorular… Zihin doludur ama yol almıyordur. Overthinking tam olarak burada kendini belli eder: düşünmenin üretkenliğini kaybettiği ama durmayı da bilmediği yerde.İnsan zihni belirsizlikle arası pek iyi olmayan bir yapıya sahiptir. Belirsizlik, kontrol kaybı hissini beraberinde getirir. Kontrol kaybı ise güvensizliktir. Bu yüzden zihin bilinmeyenle karşılaştığında onu düşünerek evcilleştirmeye çalışır. “Eğer bunu yeterince düşünürsem, başıma geldiğinde hazırlıklı olurum” düşüncesi çok tanıdıktır. Overthinking bu açıdan bakıldığında bir korunma çabasıdır. Zihin bizi korumaya çalışır. Hayal kırıklığını azaltmak, acıyı önlemek, yanlış yapmamak ister. Ama çoğu zaman yaptığı şey tam tersidir. İnsan daha gergin, daha yorgun ve daha kararsız bir hale gelir.Overthinking’in en zor taraflarından biri, insanı sürekli zihinsel bir zamanın içine hapsetmesidir. Zihin ya geçmiştedir ya da gelecekte. Geçmişte yapılan bir konuşma tekrar tekrar oynatılır. “Bunu neden böyle söyledim?”, “Keşke şunu deseydim.” Gelecekte ise henüz yaşanmamış ihtimaller yaşanır. “Ya böyle olursa?”, “Ya başaramazsam?”, “Ya pişman olursam?” Zihin bu iki zaman arasında mekik dokurken, şu an neredeyse tamamen aradan çekilir. Oysa hayat sadece şu anda yaşanır. Overthinking bu temas noktasını kaçırır.Geçmişe dönük overthinking genellikle suçluluk ve pişmanlık duygularıyla iç içedir. Zihin geçmişi didik didik ederken, insan kendine karşı giderek daha sert bir dil kullanmaya başlar. O günkü şartlar, o anki duygular, o zamanki imkanlar unutulur. Bugünün farkındalığıyla dünü yargılamak kolaydır. Ama bu yargı, insanı ileri taşımaz. Aksine, geçmişte takılı kalmasına neden olur. Geçmişle ilgili düşünmek öğretici olabilir, fakat overthinking öğretmez; sadece yorar.Geleceğe dönük overthinking ise çoğu zaman kaygı üretir. Henüz olmamış şeyler, sanki olmuş gibi hissedilmeye başlanır. Bir konuşma yapılmadan önce defalarca prova edilir. Bir adım atılmadan önce onlarca senaryo düşünülür. Zihin “hazırlanıyorum” zanneder ama aslında korkuyu besler. Çünkü ne kadar çok ihtimal düşünülürse, o kadar çok risk görünür hale gelir. Bu da insanı hareketsiz bırakır. Yanlış yapma korkusu, hiçbir şey yapmamaya dönüşür.Overthinking’in sinsi taraflarından biri, zamanla kimliğin bir parçasıymış gibi algılanmasıdır. İnsan kendini “fazla düşünen biri” olarak tanımlar. Sanki bu değişmez bir özellikmiş gibi. Oysa overthinking bir karakter özelliği değil, öğrenilmiş bir zihinsel alışkanlıktır. Çoğu insan, hayatın erken dönemlerinde düşünerek ayakta kalmayı öğrenir. Duygularını ifade edemediği, ihtiyaçlarının görülmediği ya da hata yapmanın ağır sonuçlar doğurduğu ortamlarda zihin güvenli bir alan haline gelir. Hissetmek karmaşıktır, düşünmek ise daha kontrol edilebilir görünür. Zihin bu yüzden zamanla direksiyona geçer.Bu noktada overthinking’in çoğu zaman duygulardan kaçış olduğunu görmek önemlidir. Kaygı, korku, değersizlik, yalnızlık gibi duygular doğrudan temas edilmesi zor alanlardır. Zihin bu duygularla yüzleşmek yerine, onların etrafında düşünceler üretir. Böylece insan hissetmek yerine düşünür. Ama duygular düşünülerek çözülmez. Bastırıldıkça başka şekillerde kendini gösterir. Bedende bir gerginlik, içte tarif edilemeyen bir huzursuzluk, sürekli bir tetikte olma hali… Overthinking bu belirtilerle birlikte yürür.Düşünmekle düşünceye tutunmak arasındaki fark burada belirginleşir. Sağlıklı düşünme, bir noktada tamamlanır. Bir karar verilir, bir adım atılır ya da bir konu rafa kaldırılır. Overthinking ise açık uçludur. Zihin hep biraz daha ister. Bir ihtimal daha, bir analiz daha, bir senaryo daha. Ama bu “biraz daha” hali hiçbir zaman tatmin olmaz. Hayat ise beklemez. Hayat, kesinlik olmadan da akmaya devam eder.Overthinking’le baş etmeye çalışırken yapılan en yaygın hata, onu tamamen yok etmeye çalışmaktır. “Artık düşünmeyeceğim” demek, çoğu zaman zihni daha da gürültülü hale getirir. Çünkü zihin susturulmak istemez. Anlaşılmak ister. Overthinking’i dönüştürmenin yolu, onunla savaşmak değil, onun ne anlatmaya çalıştığını fark etmektir. Zihin neden bu kadar meşgul? Hangi belirsizlik tahammül edilmez hale gelmiş? Hangi duygu görülmek istiyor?Zihnin yavaşladığı anlar genellikle çok basit anlardır. Büyük farkındalıklar ya da derin çözümler gerekmez. Bazen sadece bedene dönmek yeterlidir. Yürürken adımların yere temasını hissetmek, nefesin ritmini fark etmek, bir nesneye gerçekten bakmak… Bu anlar zihni tamamen susturmaz ama onun merkezdeki yerini alır. Overthinking, hayatla temas koptuğunda güçlenir. Temas geri geldiğinde zayıflar.Overthinking’den çıkmak, daha az düşünmek anlamına gelmez. Zihin her zaman düşünecek. Bu onun doğası. Asıl mesele, zihnin hayatın direksiyonunda olup olmamasıdır. Düşünceler gelir ve gider. Ama insan onlarla özdeşleşmediğinde, arada bir boşluk oluşur. O boşlukta seçim vardır. O boşlukta hareket vardır. O boşlukta nefes vardır.Belki de en rahatlatıcı farkındalık şu olabilir: Her şeyi çözmek zorunda değilsin. Hayatın tüm soruları net cevaplar içermez. Bazı belirsizlikler çözülmek için değil, taşınmak içindir. Overthinking belirsizliği ortadan kaldırmaya çalışır. Hayat ise belirsizlikle birlikte akmayı öğretir. Bu fark kabul edildiğinde, zihin biraz olsun gevşer.Zihin sustuğunda değil, dinlendiğinde iyileşir. Overthinking de ancak böyle dönüşür. Bastırarak değil, anlayarak. Zorlayarak değil, temas ederek. İnsan bir noktada fark eder ki düşünceler hâlâ geliyor ama artık hayatın önüne geçmiyor. Zihin arka planda çalışıyor, hayat ise nihayet öne çıkıyor. Ve belki de en önemli şey, insanın tekrar kendi yaşamıyla temas kurabilmesi oluyor.
Yarkın EREN 03.01.2026

Aşk Acısı: Birini Kaybetmekten Çok, Kendini Kaybetmenin Yasını Tutmaktır

Aşk acısı çoğu zaman hafife alınır. “Geçer”, “zamanla unutursun”, “yenisini bulursun” gibi cümlelerle küçültülür. Oysa aşk acısı, insanın yaşadığı en derin psikolojik sarsıntılardan biridir. Çünkü bu acı sadece bir insanın yokluğuyla ilgili değildir. Aynı zamanda o insanla kurulan hayallerin, kimliğin ve geleceğe dair senaryoların da yıkılmasıdır. Aşk acısı, bir ayrılıktan çok daha fazlasıdır; bir anlam kaybıdır.İnsan birini sevdiğinde sadece onu sevmez. Onunla birlikte kendinin başka bir versiyonunu da sever. Daha umutlu, daha canlı, daha cesur bir hâl… Ayrılık olduğunda kaybolan sadece kişi değildir; o versiyon da gider. Bu yüzden aşk acısı çoğu zaman “onu özlüyorum”dan çok “eskisi gibi değilim” cümlesiyle anlatılır. İnsan, kendine yabancılaşır.Aşk acısının bu kadar yakıcı olmasının nedenlerinden biri de ani boşluktur. Hayatın içinde büyük bir yer kaplayan biri bir anda yok olur. Mesaj atılan saatler, paylaşılan anlar, rutinler kesilir. Zihin bu boşluğu doldurmak ister ama dolduramaz. Bu yüzden kişi sık sık geçmişe döner. Mesajlar okunur, fotoğraflar incelenir, anılar tekrar tekrar oynatılır. Bu bir zayıflık değil; zihnin kaybı anlamlandırma çabasıdır.Aşk acısı yaşayan insan genellikle iki uç arasında gider gelir. Bir yanda inkâr vardır: “Aslında o da beni seviyordu”, “bir gün geri dönebilir”, “şartlar farklı olsaydı…” Diğer yanda sert bir gerçeklik: “Bitti”, “istemedi”, “seçilmedim”. Bu gidip gelmeler yorucudur ama doğaldır. Zihin, gerçeği bir anda kabul edemez. Yas süreci böyle çalışır.Aşk acısında en yıkıcı duygu çoğu zaman özlem değil, reddedilmişliktir. İnsan, sevilmediğini değil; seçilmediğini düşünür. Bu düşünce özgüveni zedeler. Kişi kendini sorgulamaya başlar: “Yeterince iyi miydim?”, “Daha farklı olsaydım kalır mıydı?”, “Neyi yanlış yaptım?” Bu soruların çoğu adil değildir. Çünkü bir ilişkinin bitmesi, tek bir kişinin eksikliğiyle açıklanamaz. Ama acı çeken zihin, suçlayacak bir yer arar ve en kolay hedef çoğu zaman kendisidir.Aşk acısı beden üzerinde de etkilidir. Uyku bozulur, iştah değişir, halsizlik artar. Kalp çarpıntısı, göğüs sıkışması, mide sorunları görülebilir. Bu belirtiler “abartı” değildir. Beyin, ayrılığı gerçek bir tehdit gibi algılar. Bağ kurulan kişi gittiğinde, sinir sistemi alarma geçer. Bu yüzden aşk acısı sadece duygusal değil, fizyolojik bir süreçtir.Toplumda sıkça yapılan bir hata, aşk acısını “güçsüzlük” olarak etiketlemektir. Oysa derin acı, derin bağ kurabilen insanların yaşadığı bir deneyimdir. Hiç acı çekmeyenler genellikle hiç risk almayanlardır. Aşk acısı, insanın sevebilme kapasitesinin bir yan ürünüdür. Bu acıdan utanmak değil, onu anlamak gerekir.Aşk acısında yapılan en yaygın hatalardan biri, duyguları bastırmaya çalışmaktır. “Güçlü olmalıyım”, “bunu atlatmalıyım”, “düşünmemeliyim” gibi cümleler, iyileşmeyi hızlandırmaz; aksine geciktirir. Bastırılan duygu kaybolmaz, şekil değiştirir. Daha sonra öfke, kaygı ya da değersizlik olarak geri döner. Acı yaşanmak ister. Kaçıldıkça büyür.Bir diğer tuzak ise idealize etmektir. Ayrılıktan sonra kişi, karşı tarafı olduğundan daha kusursuz hatırlamaya başlar. Kötü anlar silinir, iyi anlar parlatılır. “Aslında çok mutluyduk” algısı oluşur. Bu durum gerçeği çarpıtır. Her ilişki hem iyi hem zor anlar barındırır. Sadece iyiyi hatırlamak, ayrılığı daha katlanılmaz hâle getirir.Aşk acısı yaşayan kişiler çoğu zaman kendilerini yalnız hisseder. Anlaşılamadıklarını düşünürler. “Kimse benim hissettiğim gibi hissetmedi” algısı yaygındır. Bu da doğaldır; çünkü herkes acıyı farklı yaşar. Ancak bu yalnızlık hissi, insanı daha da içine kapatabilir. Oysa bu süreçte paylaşım iyileştiricidir. Anlatmak, acıyı küçültmez ama taşınabilir hâle getirir.Aşk acısında “neden” sorusu zihni en çok meşgul eden sorudur. İnsan sürekli bir açıklama arar. Mantıklı bir sebep bulursa rahatlayacağını düşünür. Ama çoğu ayrılık net bir “neden”le açıklanamaz. İnsanlar bazen hisseder, bazen hissetmez. Bu belirsizlik, kabul etmeyi zorlaştırır. Ancak kabul, her şeyi anlamak değildir; her şeyi anlamadan da ilerleyebilmektir.İyileşme süreci doğrusal değildir. Bir gün iyi hissedersin, ertesi gün en başa dönmüş gibi olursun. Bu iniş çıkışlar “iyileşemiyorum” anlamına gelmez. İyileşme, acının giderek daha seyrek gelmesiyle ölçülür. İlk başta her an vardır; sonra anlar olur; sonra hatırlamalar… Zamanla acının tonu değişir.Aşk acısının dönüştürücü bir tarafı da vardır. İnsan bu süreçte kendisiyle yüzleşir. Neye tutunduğunu, neyi tolere ettiğini, nerede kendinden vazgeçtiğini fark eder. Bu farkındalık kolay gelmez ama değerlidir. Çünkü her ayrılık, kişiye sınırlarını yeniden çizme fırsatı verir.Ancak burada önemli bir ayrım vardır: Acıdan ders çıkarmak ile kendini suçlamak aynı şey değildir. “Ben böyleyim, o yüzden gitti” düşüncesi, öğrenme değil; kendine şiddettir. Sağlıklı olan, “Bu ilişkide ben ne yaşadım, ne istemiyorum, neye dikkat edeceğim?” sorularını sorabilmektir.Aşk acısı yaşayan birçok insan, hemen yeni bir ilişkiye atlamayı çözüm olarak görür. Bu bazen işe yarar gibi görünür ama çoğu zaman sadece dikkati dağıtır. Gerçek iyileşme, boşlukla bir süre kalabilmeyi gerektirir. Bu boşluk korkutucudur ama öğreticidir. İnsan, kendi sesiyle baş başa kalır.Bu süreçte kendine şefkat göstermek çok önemlidir. Kendini toparlamaya zorlamak, “artık yeter” demek iyileştirmez. Bazı günler sadece ağlamak gerekir. Bazı günler hiçbir şey yapmak istememek normaldir. Aşk acısı yaşayan biri tembel değildir; yas tutuyordur.Zamanla, acının içinden başka bir şey filizlenir: güç değil belki ama dayanıklılık. İnsan, acıya rağmen ayakta kalabildiğini görür. Bu deneyim, gelecekteki ilişkilerde daha bilinçli seçimler yapmasını sağlar. Aşk acısı, kişiyi sertleştirmek zorunda değildir; derinleştirebilir.Sonuç olarak aşk acısı, insanın başına gelen bir felaket değil; insan olmanın bedellerinden biridir. Sevmek risklidir. Kaybetme ihtimali her zaman vardır. Ama acı çekmemek uğruna sevmemek, insanı korumaz; yoksullaştırır.Ve en net gerçek şudur:Aşk acısı seni tanımlamaz. Şu an hissettiğin şey, kim olduğun değil; başına gelen bir durumdur. Şu an bunu göremiyor olabilirsin ama bu acı değişir. Unutmak zorunda değilsin. Hatırladığında artık canının yanmaması yeterlidir. Ve bu, düşündüğünden daha mümkün bir ihtimaldir.