1. Uzmanlar
  2. Hidayet ÇALIŞKAN
  3. Blog Yazıları
  4. Dikkat Eksikliği yaşıyorum, Ne yapmalıyım?

Dikkat Eksikliği yaşıyorum, Ne yapmalıyım?


Karnınız ağrıdığında ve hekime gittiğinizde, hekim tüm tetkikleri yapar ve karın ağrınızın sebebini yani ağrıya neden olan kaynağı bulmaya çalışır. Çünkü karın ağrınıza sebep olan durum apandisit de olabilir, tümör de olabilir, ya da soğuk algınlığı olabilir. Dolayısıyla bu kaynağı bulmak, hekimin tedavi yöntemini belirlemesi için ilk adımdır. Aynı süreç psikopatolojik durumlar için de geçerli… Örneğin Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite için yazılmış ve kullanılan bir ilaç; kaygının sebep olduğu bir dikkatsizlik/dikkatini verememe durumu için işe yaramayacaktır. Ya da kişisel olarak sık karşılaştığım ve bazen maalesef ebeveynler tarafından kabul edilmesinde güçlük yaşadığım; dolayısıyla da konulan olası tanılara inanılmadığı için bir sonraki seansa gelinmesine mani bir durum olan gelişimsel aksamalar ve gerilikler… Bir çocuğun konuşma geriliğinin, tuvalet alışkanlığını henüz edinememiş olmasının ya da akranlarıyla uyumlu ilişki içerisinde olamamasının sebebi nörogelişimsel bir bozukluk da olabilir (örneğin; otizm spektrum bozuklukları, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu…gibi) ki bunun için nörolojik bir değerlendirme gerekir, ya da çocuk o yaşa kadar doğru zamanda, doğru içerik ve üslupla uyaran almamış olabilir (örneğin; çocuğun gelişimine katkı sağlayabilecek ebeveynlik, oyun-oyuncak, akran etkileşim ve iletişimi). Dolayısıyla, herhangi bir teşhis koymadan ve tedavi yöntemi belirlemeden önce -geçtiğimiz hafta da bahsettiğim gibi- detaylı ve bütüncül bir tarama yapmak, biyolojik ve psikolojik tetkikleri göz önünde bulundurmak hatalı tanı konmaması ve dolayısıyla da bireyi hatalı tedavi yöntemlerine yöneltmemek adına her zihin sağlığı profesyonelinin sorumluluğundadır.

 

Peki, araştırmalara göre semptomları hatalı ya da kısıtlı yorumlayarak sıklıkla karıştırılan, anne-babaların çocuklarını hatalı etiketlemesine sebep olabilecek teşhisler kısaca nelerdir?

 

  • Dikkat eksikliği / Dikkatini verememe

Çoğunlukla düşünülen tanı: Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu

Olası başka tanılar: Takıntı-Zorlantı Bozukluğu (Obsesif Kompulsif Bozukluk), Travma Sonrası Stres Bozukluğu, Kaygı Bozukluğu, Öğrenme Güçlüğü

 

  • Tekrar eden (yaşanmış bir olay ile ilgili) stres yaratan düşünceler

Çoğunlukla düşünülen tanı: Travma Sonrası Stres Bozukluğu

Olası başka tanılar: Takıntı-Zorlantı Bozukluğu (Obsesif Kompulsif Bozukluk)

 

  • Kısıtlı konuşma becerisi/ iletişim becerisi

Çoğunlukla düşünülen tanı: Otizm

Olası başka tanılar: Seçici Konuşmazlık, organik bir sebebe bağlı olmayan gelişim gerilikleri

 

  • Üzüntü hali, yorgunluk, mutsuzluk

Çoğunlukla düşünülen tanı: Depresyon

Olası başka tanılar: Hipotiroidizm (tiroid hormonunun yeterli çalışmaması, kaygı bozuklukları

 

  • Yıkıcı/Olumsuz ve uyumsuz davranım

Çoğunlukla düşünülen tanı: Yıkıcı Davranım Bozukluğu, Karşı(t) Gelme Bozukluğu

Olası başka tanılar: Kaygı bozuklukları, Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite, Öğrenme Güçlüğü

 

Bu liste böyle uzayıp gidebilir, daha da detaylandırılabilir. Söz konusu olan insan sağlığı ve çocuğunuzun geleceği iken; size ilk seanslarda ‘net tanı/teşhis’ beyan edemeyecek uzmanınızla girmiş ya da girecek olduğunuz psikoterapi yolunda sabırla ve istikrarla devam etmeniz; olası hatalı tanılardan ve gelecekte geri dönüşü olmayan yollara girmekten sizi ve çocuğunuzu koruyacaktır.


YETİŞKİNLERDE DİKKAT EKSİKLİĞİ BELİRTİLERİ NELERDİR?

Yetişkinlerde dikkat eksikliği belirtileri ile çocuklardaki dikkat eksikliği belirtileri aynı değildir. Çocuklar genellikle öğrenme güçlüğü çekerken yetişkinler işinde ve sosyal hayatında problemler yaşayabilir. Eğer kendinizle ilgili dikkat eksikliği şüpheniz varsa aşağıdaki listeyi kullanabilirsiniz. Aşağıdaki dikkat eksikliği belirtileri sizi ifade ediyor mu?

YETİŞKİN DİKKAT EKSİKLİĞİ NASIL ANLAŞILIR?

  • Karşınızdaki konuşurken uzun süre dinlemekte zorlanmak, detaylara inilmesinden hoşlanmamak
  • Karşınızdaki konuşurken bir anda hayal kurmaya başlamak, konuşmadan tamamen kopmak
  • İki işle aynı anda ilgilenemeyip iyi yaptığınız bir işe de normalinden fazla odaklanarak dış dünyaya tamamen kapanmak. Örnek: Bilgisayarda bir işlem yaparken ofise girip çıkanları görmemek, size seslenildiğinde duymamak gibi
  • Sabahları işe geç kalmak, işleri sürekli ertelemek, işleri bir türlü sıraya koyamamak
  • Cüzdanı ofiste veya arabada unutmak, cep telefonunu masada unutmak gibi sık kullanılan eşyaları kaybetmek veya yanınıza almayı unutmak.
  • Düşünmeden konuşup, fevri davranıp sonrasında pişman olmak
  • Bir anda parlama, öfke kontrolünde zorluk çekme.

Yukarıdaki durumlardan sadece 1’ini yaşıyor olmanız dahi dikkat eksikliği belirtisi olabilir. Birkaçı veya tamamını da aynı anda yaşıyor olabilirsiniz. Bu durumda derhal önlem almanız gerekmektedir. Dikkat eksikliği testi çözmek ve dikkat egzersizleri yapmak gerekebilir. Birazdan yetişkinlerde dikkat eksikliği tedavisi konusuna da değineceğiz ama erişkinler için hiperaktif belirtileri başlığını da hızlıca incelemeliyiz. Okumaya devam edin.

HİPERAKTİF MİYİM?

Aşağıdaki hiperaktif belirtileri size tanıdık geliyor mu? Kendinizde bu gibi davranışları gözlemliyor musunuz?

  • Aceleci olmak, sabırsız davranmak, sinirlenmek. Örnek: Kırmızı ışıkta beklerken aracı ufak ufak hareket ettirmek veya trafikte öndeki araçlara sinirlenmek.
  • Çevreden sık sık “çok tez canlısın” şeklinde tepki almak
  • Telaşlı olmak, gereksiz bir paniğe kapılmak
  • Bir iş veya aktiviteden çabuk sıkılmak
  • Heyecan aramak ve riskli işler yapmak
  • Çok konuşmak

Yukarıdaki maddelerde belirtilen durumlar yetişkin hiperaktivitesi belirtisidir. Maddelerden biri veya birkaçı sizin için “evet” ise DEHB belirtileri gösteriyor; belki de DEHB tedavisi olmanız gerekiyordur. Bu ihtimalleri değerlendirip uzman psikiyatrist yardımı alabilirsiniz. Eğer şikayetleriniz yaşamınızı engelleyecek boyutta değilse çeşitli egzersiz ve besinler ile önlem alabilirsiniz.

Yetişkinlerde Dikkat Eksikliği Tedavisi

Egzersiz ve Besinler

İlaç kullanmak istemeyenilaç kullanacak boyutta şikayetleri olmayan ve kendi imkanlarıyla dikkat eksikliğini yenmek isteyen kişilerin en iyi tercihi kendi alışkanlıklarını düzenlemek olacaktır. Örneğin şeker kullanımını azaltmak ve havuç suyu içmek dikkat eksikliğine iyi gelir. Egzersiz olarak da spor faaliyetleriyle ilgilenmek ve beyin egzersizleri yapmak dikkat eksikliğine iyi gelir. Özellikle nokta atışı çözümlerden birisi beyin egzersizleri yapmaktır.


Dikkat Eksikliği Bozukluğu Tedavi Yöntemleri Nelerdir?

Dikkat eksikliği bozukluğu tanısı alan kişinin tedavisi, kişinin yaşı, cinsiyeti, var olan diğer hastalıkları ve bulguları doğrultusunda düzenlenir. Dikkat eksikliğine eşlik eden hiperaktivite varlığında farklı tedavi yöntemleri uygulanabilir. İlaçlı ve ilaçsız tedavi yöntemleri bulunan dikkat eksikliği rahatsızlığında genellikle her iki tedavi yöntemi bir arada uygulanır. İlaçsız tedavide mental ve fiziksel egzersizler önemli bir paya sahiptir. Psikolojik destek türlerinden biri olan terapi de süreç boyunca uygulanabilir. Çocuklarda ilaçsız tedavi, çocuğun aldığı terapi ve eğitimlerin yanı sıra ebeveyn eğitimi de gerektirir. Ailenin tedavi süreci boyunca anlayışlı ve sabırlı olması gerekir.

Çocuğun yaptığı eylemlerin yaramazlıktan değil bir rahatsızlıktan kaynaklandığı unutulmamalıdır. Tüm bunlarla birlikte hekim, tedaviyi desteklemek amacıyla bazı ilaçlar reçete edebilir. İlaçların düzenli ve önerilen dozda kullanımının yanı sıra tedavi süreci boyunca ailenin öğretmenlerle ve ailenin hekimle sürekli olarak irtibat hâlinde olması, tedavinin sürdürülebilirliği ve etkinliği açısından önemlidir.

kaynak

https://www.gizemceviker.com.tr/makale/10/dikkat-eksikligi-mi-kaygi-mi-cocuk-psikopatolojisinde-sik-karsilasilan-hatali-teshisler

https://www.medicalpark.com.tr/dikkat-eksikligi/hg-

Yayınlanma: 26.11.2023 11:50

Son Güncelleme: 16.08.2024 17:41

Psikolog

Hidayet

ÇALIŞKAN

Psikolog

(*)(*)(*)(*)(*)
3 Yorum
Bedensel Belirti Bozuklukları (Somatizasyon)
Depresif Bozukluklar
Varoluşsal Anlam Arayışı
Yalnızlık
+7
Online TerapiOnline Ter...
süre 45 dk
ücret 2500
Yüz Yüze TerapiY. Yüze Ter..
Hizmet vermiyor
Yapay zeka ile, kişiselleştirilmiş destek:
Menta AI
Yapay zeka ile,
kişiselleştirilmiş destek: Menta AI

Şimdi indir, konuşmaya başla

App Store'dan İndirGoogle Play'den İndir
Bunları da sevebilirsiniz...

Terapiye Ne Zaman Başlanmalı?

Terapiye başlamak için hayatın mutlaka altüst olması, büyük bir kriz yaşanması ya da kişinin kendini “artık dayanamıyorum” noktasında hissetmesi gerekmez; çoğu zaman terapi, yalnızca işler tamamen kontrolden çıktığında başvurulan bir destek yolu gibi düşünülse de aslında terapiye başlamak, kişi henüz işlevselliğini büyük ölçüde kaybetmeden, kendine dönme cesareti gösterebildiğinde de son derece anlamlı ve dönüştürücü bir adımdır. Günlük yaşamda aynı sorunların tekrar ettiğini fark etmek, benzer ilişkilerde benzer hayal kırıklıkları yaşamak, sürekli ertelemek, kendini tükenmiş hissetmek, duygularını bastırarak idare etmeye çalışmak ya da “her şey yolunda gibi ama ben iyi hissetmiyorum” düşüncesinin zihinde sıkça yer etmesi çoğu zaman kişinin kendine dair verdiği sessiz ama önemli sinyallerdir. Bu sinyaller yalnızca düşünce düzeyinde kalmaz; beden de çoğu zaman bu yükü taşır ve açıklanamayan yorgunluklar, sık tekrarlayan baş ağrıları, mide ve bağırsak sorunları, kas gerginlikleri ya da uyku düzensizlikleri aracılığıyla kişinin duygusal olarak zorlandığını haber vermeye çalışır. Terapi, bu belirtileri bastırmayı ya da hızla ortadan kaldırmayı hedeflemekten ziyade, onların neye işaret ettiğini anlamaya, kişinin iç dünyasında neler olup bittiğine birlikte bakmaya davet eden güvenli bir alan sunar. Pek çok kişi terapiye başlamak konusunda tereddüt yaşar; “başkalarının sorunları daha büyük”, “ben bunu kendi kendime çözmeliyim”, “şu an o kadar da kötü değilim” ya da “zamanla geçer” gibi düşüncelerle yardım istemeyi erteler. Oysa yardım istemek bir zayıflık göstergesi değil, kişinin kendisiyle kurduğu ilişkiye verdiği değerin, kendi ruhsal sağlığını ciddiye aldığının ve sorumluluk alabildiğinin bir işaretidir. Terapi, kişinin uzun zamandır tek başına taşıdığı yükleri paylaşabildiği, düşüncelerini ve duygularını yargılanmadan ifade edebildiği, çoğu zaman ilk kez gerçekten duyulmuş ve anlaşılmış hissettiği bir süreçtir. Terapiye başlamak için herkesin anlayabileceği net, somut ve büyük bir problem tanımı yapmak da şart değildir; bazen yalnızca tarif edilemeyen bir huzursuzluk hissi, bir boşluk duygusu, yönünü kaybetmiş olma hali ya da “hayatımda bir şeyler eksik ama adını koyamıyorum” düşüncesi terapiye başlamak için yeterlidir. Terapi süreci bu belirsizliği hızla ortadan kaldırmaya çalışmaz; aksine belirsizliğe birlikte bakabilmeyi, kişinin kendi iç dünyasında olup bitenleri acele etmeden keşfetmesini ve sorularla temas edebilmesini mümkün kılar. Bu süreçte kişi, ne hissettiğini, hangi duygularla zorlandığını, neye ihtiyaç duyduğunu ve yaşamında hangi örüntülerin tekrar eden bir döngü haline geldiğini yavaş yavaş fark etmeye başlar. Terapi aynı zamanda kişinin geçmiş yaşantılarının bugünkü duygu, düşünce ve ilişki biçimlerini nasıl şekillendirdiğini anlamasına alan açar; çocuklukta öğrenilen baş etme yolları, aile içinde kurulan ilişkisel roller, erken dönem deneyimlerin bıraktığı izler ve kişinin kendisiyle konuşma biçimi çoğu zaman farkında olunmadan bugünkü yaşamı yönlendirir. Terapi, bu otomatikleşmiş ve çoğu zaman sorgulanmadan sürdürülen kalıpları görünür kılarak kişiye daha esnek, daha işlevsel ve kendisine iyi gelen alternatifler geliştirme imkânı sunar; böylece kişi yalnızca geçmişini anlamakla kalmaz, bugünü dönüştürme ve geleceğini daha bilinçli bir yerden inşa etme gücünü de elde eder. Bazı dönemlerde kişi hayatını “idare ediyorum” modunda sürdürür; duygular ertelenir, ihtiyaçlar geri plana atılır, sınırlar ihmal edilir ve yaşam giderek yalnızca yapılması gerekenlerden ibaret bir hâl alır. Terapi, tam da bu noktada kişiye durma, yavaşlama ve kendini yeniden hatırlama fırsatı sunar; “Ben bu hayatın neresindeyim?”, “Beni ne besliyor, ne tüketiyor?”, “Gerçekten neye ihtiyacım var?” gibi sorular terapi sürecinde daha net, daha dürüst ve daha şefkatli bir şekilde ele alınır. Terapiye başlama ihtiyacı bazen bir kayıp, bir ayrılık, bir taşınma, bir iş değişikliği, ebeveyn olma, mezuniyet ya da yaşamın doğal geçiş dönemleriyle daha görünür hâle gelir; bu tür dönemlerde kişi kendini eskisi gibi hissedemediğini, dengesini kaybettiğini ya da yönünü şaşırdığını düşünebilir. Terapi, bu deneyimleri yalnızca “atlatılması gereken krizler” olarak değil, kişinin yaşam öyküsünün bir parçası olan ve anlamlandırılmayı hak eden süreçler olarak ele alır.İlişkiler de çoğu zaman terapiye başlama ihtiyacının güçlü göstergelerindendir; sürekli aynı tür ilişkilere çekilmek, sınır koymakta zorlanmak, onay arayışıyla hareket etmek, yakınlık kurmaktan kaçınmak ya da ilişkilerde kendini tekrar tekrar kaybolmuş hissetmek, kişinin farkında olmadığı içsel dinamiklere işaret edebilir. Terapi, ilişkilerde yaşananları yalnızca “diğerleriyle ilgili sorunlar” olarak değil, kişinin kendisiyle kurduğu ilişki üzerinden de ele alarak daha derin ve dönüştürücü bir farkındalık sağlar. Bu süreçte çoğu zaman sadece zorlanmalar değil, kişinin güçlü yanları, dayanıklılığı, baş etme becerileri ve bugüne kadar hayatta kalmasını sağlayan içsel kaynakları da görünür hâle gelir; bu fark ediş, kişinin kendine bakışını yumuşatır, suçlayıcı dili azaltır ve öz-şefkat geliştirmesine katkı sağlar. Sonuç olarak terapi, yalnızca psikolojik belirtileri azaltmaya ya da sorunları çözmeye yönelik bir müdahale değil, kişinin kendisiyle daha dürüst, daha şefkatli ve daha gerçek bir ilişki kurmasını destekleyen bir yolculuktur; hayat tamamen kontrolden çıktığında değil, kendinizle ilgili bir merak hissettiğinizde, duygularınızı anlamak istediğinizde, tekrar eden zorlanmalarınızı fark ettiğinizde ve yaşamda daha doyumlu, daha anlamlı bir yerden durmayı arzuladığınızda terapiye başlamak için zaten yeterince iyi bir zamandasınız, çünkü terapiye başlamak çoğu zaman kişinin kendisine attığı en cesur, en sorumlu ve en iyileştirici adımlardan biridir. Bu satırlar sizde bir karşılık bulduysa, kendiniz için bir adım atabilirsiniz. Danışma süreci, yaşadıklarınızı anlamlandırabileceğiniz güvenli bir alan sunar. Uygun bir zamanda benimle iletişime geçerek danışma randevusu oluşturabilir, bu yolculuğa birlikte başlayabiliriz ve ihtiyaçlarınıza uygun hedefler belirleyip ilerlemeyi birlikte takip edebiliriz. Gizlilik, saygı ve profesyonel sınırlar içinde destek sunarım.
Buse AZLAĞ 19.01.2026

Depresyon: Geçici Bir Mutsuzluktan Daha Fazlası

Depresyon, çoğu zaman günlük hayatta “keyifsizlik”, “isteksizlik” ya da “moral bozukluğu” gibi ifadelerle hafife alınır. Oysa klinik depresyon, kişinin duygu durumunu, düşünce yapısını, bedensel işlevlerini ve yaşamla kurduğu bağı derinden etkileyen ciddi bir ruhsal bozukluktur. Depresyon yalnızca üzgün hissetmek değildir; kişinin hayata karşı motivasyonunu kaybetmesi, kendini değersiz ve yetersiz hissetmesi, geleceğe dair umudunu yitirmesiyle karakterizedir.Bu yazıda depresyonun ne olduğu, belirtileri, nedenleri, günlük hayata etkileri ve tedavi süreçleri ele alınacaktır. Amaç, depresyonu romantize etmeden, dramatize etmeden; olduğu gibi, gerçekçi ve anlaşılır bir çerçevede anlatmaktır.Depresyon Nedir?Depresyon; duygusal, bilişsel ve davranışsal alanlarda belirgin bozulmalara yol açan bir duygu durum bozukluğudur. Kişinin en az iki hafta boyunca neredeyse her gün çökkün bir ruh hali içinde olması, daha önce keyif aldığı etkinliklerden zevk alamaması ve işlevselliğinde düşüş yaşamasıyla kendini gösterir.Burada kritik nokta şudur: Depresyon, kişinin “elinde olan” bir durum değildir. “Güçlü ol”, “pozitif düşün”, “kendine gel” gibi iyi niyetli ama yüzeysel telkinler depresyonu çözmez. Çünkü depresyon bir karakter zayıflığı değil, çok boyutlu bir ruh sağlığı sorunudur.Depresyonun Belirtileri Nelerdir?Depresyon belirtileri kişiden kişiye farklı yoğunlukta görülebilir. Ancak en sık karşılaşılan belirtiler şu şekilde sıralanabilir:Duygusal BelirtilerSürekli üzgün, boşlukta ya da çökkün hissetmeUmutsuzluk ve çaresizlik duygularıHayattan zevk alamama (anhedoni)Suçluluk ve değersizlik düşünceleriBilişsel BelirtilerKendine yönelik olumsuz düşüncelerGeleceğe dair karamsarlıkOdaklanma ve karar verme güçlüğüZihinsel yavaşlamaDavranışsal BelirtilerSosyal geri çekilmeGünlük aktivitelerde azalmaİş, okul veya sorumlulukları ertelemeEskiden yapılan şeylere karşı isteksizlikFiziksel BelirtilerUyku problemleri (çok uyuma ya da uykusuzluk)İştah artışı veya kaybıSürekli yorgunluk hissiBedensel ağrılar, halsizlikBu belirtilerin bir arada ve süreklilik göstermesi depresyon açısından değerlendirilmeyi gerektirir.Depresyonun NedenleriDepresyon tek bir nedene bağlı olarak ortaya çıkmaz. Biyolojik, psikolojik ve sosyal etkenlerin etkileşimi sonucunda gelişir.Biyolojik EtkenlerBeyindeki bazı nörotransmitterlerin (serotonin, dopamin, noradrenalin gibi) dengesizliği depresyonla ilişkilidir. Ayrıca genetik yatkınlık da önemli bir risk faktörüdür. Ailede depresyon öyküsü olan bireylerde görülme olasılığı daha yüksektir.Psikolojik EtkenlerTravmatik yaşantılarKayıp ve yas süreçleriÇocukluk döneminde yaşanan ihmal veya duygusal yoksunlukMükemmeliyetçilik, aşırı öz eleştiriSosyal Etkenlerİşsizlik, ekonomik zorluklarİlişki problemleriSosyal destek eksikliğiYalnızlıkÖzellikle uzun süreli stres faktörleri, depresyonun ortaya çıkmasında ve sürmesinde belirleyici rol oynar.Depresyon Günlük Hayatı Nasıl Etkiler?Depresyon yalnızca kişinin iç dünyasında yaşanmaz; hayatın her alanına yayılır. Kişi sabah yataktan kalkmakta zorlanabilir, basit görünen işler bile gözünde büyüyebilir. Sosyal ilişkilerde mesafe artar, kişi anlaşılmadığını hisseder ve giderek içine kapanır.Depresyon ilerledikçe “yapamıyorum” düşüncesi yerini “ben zaten yetersizim” inancına bırakır. Bu noktada sorun artık sadece ruh hali değil, kişinin kendilik algısıdır.Depresyon ve İntihar DüşünceleriHer depresyon intihar düşüncesiyle sonuçlanmaz; ancak depresyon, intihar riski açısından önemli bir risk faktörüdür. Kişi yoğun çaresizlik ve umutsuzluk yaşadığında, yaşamanın bir anlamı kalmadığını düşünebilir.Bu tür düşünceler mutlaka ciddiye alınmalı ve profesyonel destek alınmalıdır. İntihar düşüncesi yardım istemenin bir zayıflık değil, hayatta kalma çabası olduğunun göstergesidir.Depresyonun Tedavisi Mümkün mü?Evet. Depresyon tedavi edilebilir bir ruhsal bozukluktur. Ancak tedavi süreci kişiye özeldir ve sabır gerektirir.PsikoterapiBilişsel Davranışçı Terapi, depresyon tedavisinde en sık kullanılan ve etkisi bilimsel olarak kanıtlanmış yaklaşımlardan biridir. Terapide kişinin olumsuz otomatik düşünceleri fark etmesi, bunları sorgulaması ve daha işlevsel düşünce biçimleri geliştirmesi hedeflenir.Ayrıca kişinin duygu düzenleme becerileri, problem çözme kapasitesi ve kendilik algısı üzerinde çalışılır.Psikiyatrik DestekBazı durumlarda ilaç tedavisi gerekli olabilir. Antidepresanlar, beyindeki kimyasal dengenin düzenlenmesine yardımcı olur. İlaç kullanımı mutlaka bir psikiyatrist kontrolünde olmalıdır.Sosyal Destek ve Yaşam DüzeniDüzenli uykuFiziksel aktiviteSosyal bağların güçlendirilmesiGünlük rutin oluşturmaBunlar tedaviyi destekleyen önemli unsurlardır ancak tek başına yeterli değildir.“Geçer mi?” SorusuDepresyon kendiliğinden geçebilen bir durum değildir. Bazı kişilerde belirtiler zamanla azalabilir; ancak altta yatan düşünce kalıpları ve duygusal yükler ele alınmadıkça depresyon tekrarlama eğilimindedir.Profesyonel destek almak, süreci kısaltır ve kişinin yaşam kalitesini belirgin şekilde artırır.SonuçDepresyon; zayıflık, tembellik ya da şımarıklık değildir. Görünmeyen ama derinden hissedilen bir yorgunluktur. Anlaşılmadığında daha da ağırlaşır, ciddiye alındığında ise iyileşme yoluna girer.Eğer kendinizde ya da bir yakınınızda depresyon belirtileri fark ediyorsanız, bunu görmezden gelmek yerine bir ruh sağlığı uzmanına başvurmak en sağlıklı adımdır. Yardım istemek, insan olmanın doğal bir parçasıdır.Son Söz: Depresyonla Yaşamak Değil, Depresyondan Çıkmak MümkünDepresyonla yaşayan birçok kişi, zamanla bu duruma alışmak zorunda olduğunu düşünür. “Ben böyleyim”, “hayat zaten zor”, “herkes böyle hissediyor” gibi düşünceler, kişinin yardım aramasını geciktirir. Oysa depresyon, katlanılması gereken bir kader değil; üzerinde çalışılabilen, değiştirilebilen ve iyileştirilebilen bir süreçtir. En zor adım genellikle ilk adımdır: Sorunun adını koymak ve destek aramaya izin vermek.Psikolojik destek sürecinde amaç, kişiyi sürekli mutlu hissettirmek değildir. Amaç; kişinin duygularını bastırmadan, gerçekçi bir şekilde anlamlandırabilmesi, kendine karşı daha adil bir iç ses geliştirebilmesi ve yaşamla yeniden bağ kurabilmesidir. Terapi, acıyı yok etmez; acıyla baş edebilme kapasitesini güçlendirir. Bu da zamanla umudun yeniden filizlenmesini sağlar.Unutulmamalıdır ki depresyon, kişinin kim olduğu değildir; yaşadığı bir durumdur. Kişi, depresyondan ibaret değildir. Duygular geçicidir, beceriler öğrenilebilir, düşünceler değiştirilebilir. İyileşme doğrusal bir çizgi halinde ilerlemez; inişler ve çıkışlar olabilir. Ancak bu, sürecin başarısız olduğu anlamına gelmez.Eğer şu an bu satırları okurken kendinizden bir parça buluyorsanız, bu farkındalık küçümsenmemelidir. Destek almak için “daha kötü olmayı” beklemek gerekmez. Ruh sağlığı, ertelenebilecek bir konu değildir. Atılan her küçük adım, kişinin kendine verdiği bir değerin göstergesidir. Ve bu değer, iyileşmenin en sağlam temelidir.

Çocuklarda Tuvalet Eğitimi

2-3 Yaş Çocuklarda Tuvalet EğitimiBahar mevsiminin yaklaşmasıyla birlikte, ebeveynler için önemli bir gündem maddesi haline gelen tuvalet eğitimi, çocukların gelişiminde kritik bir yer tutar. 2-3 yaş grubu, çocuğun bağımsızlık kazanma yolundaki ilk adımlarını attığı, duygusal ve psikolojik gelişiminin şekillendiği bir dönemdir. Bu süreç, yalnızca fiziksel becerilerin kazandırılması değil, aynı zamanda çocuğun özgüveninin inşa edilmesi için de oldukça önemlidir.Okul öncesi dönemde, özellikle kreş ve anaokulu yaş grubunda yer alan çocuklar için tuvalet alışkanlığı kazanmak, hem evde hem de eğitim kurumlarında sağlıklı bir rutin oluşturmak açısından oldukça değerlidir.Tuvalet eğitimi, her çocuk için farklı bir zamanlama gerektiren bir süreçtir. Bazı çocuklar daha erken yaşlarda tuvalet eğitimine hazır olurken, diğerleri için bu süreç daha geç bir dönemde başlayabilir. Çocuğun tuvalet eğitimine başlamaya hazır olup olmadığını belirlemek, ebeveynlerin doğru zamanlamayı yapabilmesi açısından kritik bir adımdır. Bu hazırlık süreci, sadece çocuğun fizyolojik ihtiyaçlarının karşılanabilmesi değil, aynı zamanda onun psikolojik olarak da hazır olması gerektiği bir dönemdir.Çocuğun bezini ıslatmasından rahatsız olması, tuvaletini tutabilmesi, isteklerini sözlü olarak ifade edebilmesi ve basit yönergeleri anlayıp uygulayabilmesi, tuvalet eğitimine başlamak için dikkat edilmesi gereken sinyallerdir. Bu noktada, ebeveynlerin gözlemleri ve sabırları büyük önem taşır.Kampüs Kreş’te görev yapan uzmanlar, tuvalet eğitimi sürecini çocukların günlük rutinine entegre ederek destekler. Özellikle 3 yaş civarındaki çocuklar için bu destek, sürecin daha sağlıklı ve hızlı ilerlemesini sağlar.Tuvalet eğitimi sürecine başlamadan önce, ebeveynlerin doğru bir hazırlık yapması faydalıdır. Çocuğa tuvalet alışkanlıklarını öğretmeye başlamadan önce, yaşına uygun kitaplar okuyarak ve tuvaletin nasıl kullanıldığı hakkında basit açıklamalar yaparak, çocuğun bu sürece olan ilgisini artırabilirsiniz. Aynı zamanda, tuvalet sonrası ellerin yıkanması gibi hijyen alışkanlıklarını kazandırmak da eğitim sürecinin önemli bir parçasıdır.Tuvaletini yapmak için belirli aralıklarla çocuğa hatırlatmalarda bulunmak, onu tuvalet alışkanlıkları kazanmada yönlendirmede etkili olacaktır. Ayrıca, çocuğun tuvaletini yapıp yapmadığına dair sürekli soru sormak yerine, günün belli aralıklarında tuvalete gitmesi konusunda ona eşlik edilmesi, bu alışkanlıkların pekişmesine yardımcı olabilir.Bez değiştirme sırasında, çocuğun bezsiz kalması fikrine alışabilmesi için ona fırsat tanımak önemlidir. Bezini çıkarmayı reddeden çocuklar için, bezle tuvalet eğitimine başlamak da uygun bir yöntem olabilir. Bu süreçte, küçük kazalar yaşanması oldukça doğaldır. Bu kazalar, çocuğun öğrenme sürecinin bir parçası olup, ebeveynlerin olumsuz tepkilerden kaçınarak, yapıcı bir tutum sergilemeleri gerekmektedir.Bebek döneminden yeni çıkmış çocuklar için bu tür geçişler, hassasiyetle yaklaşılması gereken konular arasında yer alır. Çocuğa yönelik olumsuz ifadeler kullanmak, onun stres yaşamasına ve bu sürece olan direncinin artmasına yol açabilir. Yaşanılan kaza durumlarında çocuğun yaptığı şeyden utanmasına yol açacak kelimeler ya da cümleler kullanmaktan kaçınmanız gerekmektedir. (“Pis”, “Kötü koktu”, “Bebek misin sen?” gibi.) Bunun yerine, kazalardan sonra çocuğa cesaretlendirici tutum içerisinde olmak, sürecin sağlıklı bir şekilde ilerlemesini sağlayacaktır.Tuvalet eğitimi, sadece davranışsal değil; aynı zamanda fizyolojik ihtiyaçlarla da bağlantılıdır. Bu nedenle dikkat edilmesi gereken bir diğer önemli nokta, çocuğun beslenme alışkanlıklarıdır. Lifli gıdalar ve bol sıvı alımı, kabızlık gibi sağlık sorunlarını engelleyecek ve tuvalet eğitimini olumsuz etkileyebilecek sağlık problemlerini önleyecektir. Çocuğun tuvalet alışkanlığı kazandığı dönemde, sindirim sisteminin düzgün çalışması süreci daha sağlıklı hale getirecektir.Sonuç olarak, tuvalet eğitimi süreci, ebeveynlerin sabırlı ve anlayışlı bir şekilde yönetmesi gereken önemli bir aşamadır. Çocuğun hazır olup olmadığını gözlemlemek, doğru zamanlamayı yapmak ve ona güven vermek, bu sürecin başarısı için büyük rol oynar. Bu dönem, sadece fiziksel bir beceri kazanımı değil, aynı zamanda çocuğun psikolojik ve duygusal gelişimi açısından da önemli bir adımdır.Ebeveynlerin bu dönemde çocuğa karşı olumlu, yapıcı ve cesaretlendirici bir tutum sergilemeleri, çocuğun özgüvenini artırır ve ebeveyn ile çocuk arasındaki bağı güçlendirir. Bu süreç, doğru bir şekilde yönetildiğinde, çocuğun gelişimindeki önemli bir basamak tamamlanmış olur.Tuvalet eğitimi sürecinde, ebeveynlerin kendi kaygı ve beklentilerinin farkında olması da oldukça önemlidir. Çevreden gelen “Artık öğrenmesi gerekiyordu”, “Biz bu yaşta çoktan bırakmıştık” gibi karşılaştırıcı söylemler, ebeveyn üzerinde baskı yaratabilir ve bu baskı farkında olmadan çocuğa yansıyabilir. Oysa her çocuğun gelişim hızı, mizacı ve hazır bulunuşluğu farklıdır. Bu nedenle tuvalet eğitimi sürecinde başka çocuklarla kıyaslama yapılmaması, sürecin daha sağlıklı ilerlemesine katkı sağlar.Gece tuvalet kontrolü ise gündüz tuvalet alışkanlığı kazandıktan sonra zamanla gelişen bir beceridir. 2-3 yaş döneminde gece alt ıslatmaları gelişimsel olarak normal kabul edilir ve bu durum için çocuğun suçlanmaması ya da baskı altına alınmaması gerekir. Gece kuru kalma becerisi, çocuğun sinir sistemi olgunlaşmasıyla yakından ilişkilidir ve çoğu çocukta kendiliğinden gelişir.Tuvalet eğitimi sürecinde tutarlılık da önemli bir unsurdur. Evde uygulanan yaklaşım ile bakım verenlerin ya da okul ortamındaki uygulamaların mümkün olduğunca benzer olması, çocuğun kafasının karışmasını önler. Bu nedenle ebeveynlerin kreş öğretmenleriyle iletişim halinde olması ve ortak bir tutum belirlemesi süreci destekleyici olacaktır.Unutulmamalıdır ki tuvalet eğitimi, çocuğun kontrol duygusunu kazandığı ilk alanlardan biridir. Bu süreçte çocuğa alan tanımak, onun bedenine saygı göstermek ve başarabildiği her adımı fark edip takdir etmek, çocuğun hem beden farkındalığını hem de duygusal dayanıklılığını güçlendirecektir. Sabır, anlayış ve sevgiyle ilerleyen bir tuvalet eğitimi süreci, çocuğun yaşam boyu sürecek sağlıklı alışkanlıklarının temelini oluşturur.Ebeveynler, tuvalet eğitimi sürecinde zorlandıklarını hissettiklerinde ya da sürecin ilerleyişiyle ilgili kaygı yaşadıklarında profesyonel destek almaktan çekinmemelidir. Her çocuğun ihtiyacı farklı olduğu için, tuvalet eğitimi süreci de bireysel olarak ele alınmalıdır. Çocuğunuzun gelişim özelliklerine ve ailenizin dinamiklerine uygun bir yol haritası oluşturmak için, bu süreçte benden profesyonel destek alabilirsiniz. Doğru yönlendirme ve sağlıklı bir yaklaşım, hem ebeveynin hem de çocuğun bu süreci daha güvenli ve huzurlu bir şekilde deneyimlemesine yardımcı olur.Sevgilerimle,Uzm. Psk. Selen Bulut Kapan