1. Uzmanlar
  2. Hidayet ÇALIŞKAN
  3. Blog Yazıları
  4. Stockholm Sendromu: Tanımı, Belirtileri ve Tedavi Yöntemleri

Stockholm Sendromu: Tanımı, Belirtileri ve Tedavi Yöntemleri

Stockholm Sendromu, psikoloji literatüründe, mağdurların kendilerine zarar veren ya da onları esir tutan kişilere karşı duygusal bir bağ geliştirdiği bir durum olarak tanımlanır. Bu sendrom, adını 1973 yılında İsveç’in başkenti Stockholm’de yaşanan bir banka soygunu olayından almıştır. Soyguncular tarafından altı gün boyunca rehin tutulan dört banka çalışanı, kurtarılmalarına rağmen soygunculara karşı sempati geliştirmiş, hatta bazıları onların avukatlık masraflarını karşılamış ve biri soyguncudan biriyle evlenmek için nişanlısından ayrılmıştır. Psikiyatr Nils Bejerot tarafından ilk kez tanımlanan bu durum, sadece rehine durumlarıyla sınırlı kalmayıp, aile içi şiddet, cinsel taciz, insan ticareti ve tarikat gibi baskıcı ilişkilerde de gözlemlenmektedir. Bu makalede, Stockholm Sendromu’nun tanımı, belirtileri, nedenleri ve tedavi yöntemleri detaylı bir şekilde ele alınacaktır.


Stockholm Sendromu Nedir?


Stockholm Sendromu, bir mağdurun, kendisini fiziksel ya da psikolojik olarak tehdit eden kişiye karşı empati, sempati ve hatta bağlılık geliştirmesi durumudur. Bu durum, genellikle hayatta kalma içgüdüsüne dayanan bir savunma mekanizması olarak ortaya çıkar. Mağdur, tehdit altında olduğu bir ortamda, saldırganın küçük iyiliklerini abartarak ona karşı olumlu duygular besleyebilir. Örneğin, bir rehine, kendisine yemek veren veya zarar vermemeyi seçen bir soyguncuyu “iyi” biri olarak algılayabilir. Bu, mağdurun stresli ve tehlikeli bir durumda kontrol hissi kazanma çabasıdır.


Sendrom, yalnızca rehine durumlarında değil, günlük hayatta da görülebilir. Örneğin, aile içi şiddet mağdurları, kendilerine zarar veren partnerlerine karşı bağlılık geliştirebilir. Benzer şekilde, tarikat üyeleri veya savaş esirleri de baskıcı figürlere karşı paradoksal bir bağlılık sergileyebilir. Bu durum, mağdurun dünyayı saldırganın perspektifinden görmeye başlaması ve kendi kimliğini kaybetmesiyle karakterizedir.


Stockholm Sendromu’nun Belirtileri


Stockholm Sendromu’nun belirtileri, mağdurun psikolojik ve duygusal durumunda belirgin değişikliklerle kendini gösterir. En yaygın belirtiler şunlardır:


1. *Saldırgana Karşı Sempati ve Empati*: Mağdur, kendisine zarar veren kişiyi suçlamak yerine onun davranışlarını haklı çıkarmaya çalışabilir. Örneğin, bir rehine, soyguncunun “zor bir hayatı” olduğunu düşünerek ona acıyabilir.

2. *Duygusal Bağlılık*: Mağdur, saldırganla güçlü bir duygusal bağ kurabilir. Bu bağ, saldırganın mağduru koruduğu veya ona anlayış gösterdiği yanılsamasına dayanabilir.

3. *Kurtarıcılara Karşı Olumsuz Tutum*: Mağdur, polise veya kendilerini kurtarmaya çalışan diğer kişilere karşı düşmanca bir tavır sergileyebilir. Örneğin, 1973 Stockholm olayında rehineler, polisin operasyon yapacağını öğrenince soyguncuları uyarmıştır.

4. *Kendini Suçlama*: Mağdur, yaşadığı durumu kendi hatası olarak görebilir ve saldırganı suçlamaktan kaçınabilir.

5. *İzolasyon Hissi*: Mağdur, yalnızca saldırgan tarafından anlaşıldığını düşünerek dış dünyadan kopabilir.

6. *Anksiyete ve Depresyon*: Mağdurlarda uyku bozuklukları, kabuslar, odaklanma sorunları ve duygusal boşluk gibi belirtiler sıkça görülür.


Bu belirtiler, mağdurun yaşadığı travmatik deneyimin bir sonucu olarak ortaya çıkar ve genellikle bilinçsiz bir şekilde gelişir.


Stockholm Sendromu’nun Nedenleri


Stockholm Sendromu’nun kesin nedenleri bilinmemekle birlikte, birkaç faktörün bu durumu tetiklediği düşünülmektedir. En temel neden, mağdurun hayatta kalma içgüdüsüdür. Tehdit altında olan bir birey, saldırganla bağ kurarak hayatta kalma şansını artırmaya çalışır. Diğer nedenler arasında şunlar yer alır:


- *Uzun Süreli Temas*: Mağdur ile saldırgan arasındaki uzun süreli etkileşim, duygusal bağlanmayı kolaylaştırır.

- *Güç Dengesizliği*: Saldırganın mağdur üzerindeki mutlak kontrolü, bağımlılık hissini artırır.

- *İzolasyon*: Mağdurun dış dünyayla bağlantısının kesilmesi, saldırganı tek ot [belirtme] kaynağı haline getirir.

- *Manipülasyon*: Saldırganın mağdura karşı hem tehditkar hem de “nazik” davranışları, mağdurda kafa karışıklığına yol açar.

- *Biyolojik Faktörler*: Travmatik durumlar, beyin kimyasında değişikliklere neden olabilir ve bu da duygusal bağlanmayı tetikleyebilir.


Stockholm Sendromu’nun Tedavisi


Stockholm Sendromu, resmi bir psikiyatrik tanı olarak DSM-V’te yer almasa da, psikolojik bir durum olarak kabul edilir ve tedavi edilmesi gereken ciddi bir durumdur. Tedavi, genellikle mağdurun travmatik deneyimlerini anlaması, duygusal bağlarını sorgulaması ve sağlıklı başa çıkma mekanizmaları geliştirmesi üzerine odaklanır. Başlıca tedavi yöntemleri şunlardır:


1. *Psikoterapi*: Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) ve travma odaklı terapi, mağdurun yanlış inançlarını sorgulamasına ve travmatik deneyimleriyle başa çıkmasına yardımcı olur. EMDR (Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme) terapisi de travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) belirtilerini hafifletmede etkilidir.

2. *İlaç Tedavisi*: Anksiyete, depresyon veya uyku bozuklukları gibi belirtiler için psikiyatristler tarafından antidepresan veya anksiyolitik ilaçlar reçete edilebilir.

3. *Destek Grupları*: Benzer deneyimler yaşayan kişilerle bir araya gelmek, mağdurun yalnız olmadığını hissetmesini sağlar ve iyileşme sürecini hızlandırır.

4. *Aile ve Çevresel Destek*: Mağdurun ailesi ve arkadaşlarının destekleyici bir tutum sergilemesi, duygusal iyileşme için kritik öneme sahiptir.

5. *Farkındalık ve Eğitim*: Mağdurun ve çevresinin Stockholm Sendromu hakkında bilgi sahibi olması, durumu tanımayı ve erken müdahale etmeyi kolaylaştırır.


Tedavi süreci, mağdurun bireysel hikayesine ve klinik belirtilerine göre özelleştirilir. Amaç, mağdurun kendi duygularını tanıması, özgüvenini yeniden kazanması ve sağlıklı ilişkiler kurabilmesidir.


Sonuç


Stockholm Sendromu, insan psikolojisinin karmaşık ve çoğu zaman anlaşılması zor bir yönünü temsil eder. Mağdurun, kendisine zarar veren kişiye karşı geliştirdiği duygusal bağ, hayatta kalma içgüdüsünün bir sonucu olarak ortaya çıkar ve hem bireysel hem de toplumsal düzeyde ciddi sonuçlar doğurabilir. Sendromun belirtilerini tanımak, erken müdahale için kritik öneme sahiptir. Psikoterapi, ilaç tedavisi, destek grupları ve çevresel destek gibi yöntemlerle, mağdurlar travmatik deneyimlerini aşabilir ve sağlıklı bir yaşam sürebilir. Ancak, bu süreçte profesyonel yardım almak ve sabırlı bir yaklaşım benimsemek esastır. Stockholm Sendromu, sadece mağdurları değil, aynı zamanda toplumu da etkileyen bir durumdur ve bu nedenle farkındalık yaratmak, önleyici adımlar atmak ve destek sistemlerini güçlendirmek büyük önem taşır.


*Kaynaklar*:

- Memorial Tıbbi Yayın Kurulu, “Stockholm Sendromu Nedir? Belirtileri ve Tedavi Yöntemleri,” 2024.[](https://www.memorial.com.tr/saglik-rehberi/stockholm-sendromu-nedir)

- Acıbadem Web ve Yayın Kurulu, “Stockholm Sendromu Nedir? Belirtileri ve Tedavi Yöntemleri,” 2024.[](https://www.acibadem.com.tr/ilgi-alani/stockholm-sendromu/)

- NPİSTANBUL, “Stockholm Sendromu Nedir, Belirtileri Nelerdir?,” 2025.[](https://npistanbul.com/stockholm-sendromu-nedir-belirtileri-nelerdir)


Yayınlanma: 21.04.2025 09:44

Son Güncelleme: 27.04.2025 10:57

Psikolog

Hidayet

ÇALIŞKAN

Psikolog

(*)(*)(*)(*)(*)
3 Yorum
Bedensel Belirti Bozuklukları (Somatizasyon)
Depresif Bozukluklar
Varoluşsal Anlam Arayışı
Yalnızlık
İlişki / Evlilik Problemleri
+6
Online TerapiOnline Ter...
süre 45 dk
ücret 2500
Yüz Yüze TerapiY. Yüze Ter..
Hizmet vermiyor
Yapay zeka ile, kişiselleştirilmiş destek:
Menta AI
Yapay zeka ile,
kişiselleştirilmiş destek: Menta AI

Şimdi indir, konuşmaya başla

App Store'dan İndirGoogle Play'den İndir
Bunları da sevebilirsiniz...

"Hayır" Diyememek ve Sınır Çizmenin Psikolojisi

Hayatınızda başkalarının taleplerini kendi ihtiyaçlarınızın önüne koyduğunuz kaç an var? Arkadaşınızı kırmamak için gittiğiniz o yorgun akşam yemeği, iş yerinde aslında göreviniz olmayan ama "hayır" diyemediğiniz için üstlendiğiniz projeler veya ailenizin beklentileri altında ezilen kendi istekleriniz... Eğer sürekli başkalarını memnun etmeye çalışırken kendinizden bir şeyler eksildiğini hissediyorsanız, özgüveninizin en büyük düşmanıyla tanışıyor olabilirsiniz: Sınır koyamama sorunu.Peki, neden "hayır" demek bu kadar zor? Neden sınırlarımızı korumaya çalıştığımızda suçluluk duyuyoruz? Bu yazıda, sınır çizmenin psikolojik temellerine inecek ve özgüvenle bağını keşfedeceğiz.1. Sınır Çizmek Neden Bu Kadar Zor?Psikolojide sınır koyamama davranışı, genellikle geçmişte edindiğimiz bazı temel inançlarla (şemalarla) yakından ilgilidir. Özellikle Şema Terapi ekolü çerçevesinden baktığımızda, şu şemalar sınır çizmemizi engelleyen ana unsurlardır:Boyun Eğicilik Şeması: Kişinin, başkaları tarafından kontrol edilme veya cezalandırılma korkusuyla kendi isteklerini bastırmasıdır. "Eğer hayır dersem beni sevmezler" veya "Öfkelenirlerse bununla baş edemem" düşüncesi bu şemanın temelidir.Kendini Feda Şeması: Başkalarının acı çekmesini engellemek veya onlara yardımcı olmak adına kendi ihtiyaçlarını tamamen göz ardı etmektir. Bu kişiler genellikle çevrelerinde "çok yardımsever" olarak bilinirler ama iç dünyalarında derin bir boşluk ve tükenmişlik hissederler.Onay Arayıcılık Şeması: Öz-değerini sadece başkalarından gelen takdir ve onaya bağlamaktır. "Hayır" demek, karşı taraftan gelecek olumsuz bir tepki riskini göze almak demektir ve onay arayıcı birey için bu risk çok korkutucudur.2. Sınır Çizmemenin Bedeli: Kronik Yorgunluk ve TükenmişlikSürekli olarak başkalarının beklentilerini karşılamaya çalışmak, sadece zihinsel bir yük değil, aynı zamanda fiziksel bir yorgunluk kaynağıdır. Sınır çizemeyen bireylerde sıklıkla kronik stres, uyku bozuklukları ve psikosomatik ağrılar (özellikle omuz ve boyun ağrıları) gözlemlenir. Zihin sürekli olarak "Acaba birini kırdım mı?" veya "Sıradaki istek ne olacak?" kaygısıyla meşgul olduğu için, dinlenme anlarında bile gerçek bir rahatlama yaşanamaz. Bu durum uzun vadede tükenmişlik sendromuna (burnout) ve yaşama karşı duyulan ilginin azalmasına yol açabilir. Kendi ihtiyaçlarımızı ertelemek, bir süre sonra öz-şefkat duygusunun kaybolmasına neden olur.3. İş Hayatında Profesyonel Sınırlar: Kariyerinizi KorumakPek çok danışanım, özellikle iş hayatında sınır çizmenin "tembellik" veya "başarısızlık" olarak algılanmasından korkar. Oysa sağlıklı sınırlar, sizi daha verimli bir çalışan yapar. Her şeye "evet" dediğinizde, asıl odaklanmanız gereken öncelikli işlerinizdeki kalite düşer. Profesyonel sınırlar; mesai saatlerinize sadık kalmak, uzmanlık alanınız dışındaki işleri nezaketle reddetmek ve mola zamanlarını korumaktır. Unutmayın, iş yerinde çizilen sınırlar sizi "zor biri" yapmaz; aksine, zamanını ve emeğini doğru yöneten "saygın biri" yapar.4. Sınırlar ve Özgüven Arasındaki Kritik BağÖzgüven, sadece "ben yapabilirim" demek değildir; özgüven aynı zamanda "benim ihtiyaçlarım da önemli" diyebilme cesaretidir. Sağlıklı sınırları olmayan bir bireyin özgüveni sürekli dış faktörlere bağlıdır. Başkaları sizi onayladığında kendinizi iyi, eleştirdiğinde ise değersiz hissedersiniz.Sınır çizmek, kendinize olan saygınızı koruma biçiminizdir. Kendi alanınızı koruduğunuzda, zihninize şu mesajı gönderirsiniz: "Benim zamanım, enerjim ve duygularım kıymetli." Bu mesaj içselleştirildikçe, dışarıdan gelen onaya olan ihtiyacınız azalır ve gerçek özgüven inşa edilmeye başlar.5. Sınır Koyma Türlerini TanıyalımSınırlar sadece fiziksel değildir; yaşamın pek çok alanına yayılırlar:Duygusal Sınırlar: Başkalarının duygularından kendinizi sorumlu tutmamaktır. Bir yakınınız mutsuz olduğunda onu teselli edebilirsiniz, ancak onun mutsuzluğunun "sebebi" veya "çözümü" siz olmak zorunda değilsiniz.Zihinsel Sınırlar: Kendi düşünce ve inançlarınızı korumaktır. Başkalarının fikirlerine saygı duyarken, onlarla aynı fikirde olmama hakkınızı saklı tutmaktır.Zaman ve Enerji Sınırları: Sınırlı olan vaktinizi ve enerjinizi kime, ne kadar ayıracağınıza karar vermektir. "Bu akşam kendime vakit ayırmak istiyorum" demek, meşru bir sınırdır.6. Suçluluk Duymadan "Hayır" Demek Mümkün Mü? Kabul ve Kararlılık Terapisi (ACT), bize duygulardan kaçmak yerine onlarla nasıl yaşayacağımızı öğretir. Sınır koyduğunuzda suçluluk hissetmeniz çok normaldir; çünkü zihniniz eski alışkanlıklarını korumaya çalışıyordur.Duyguyu Gözlemleyin: Suçluluk geldiğinde onu bastırmayın. "Şu an zihnim bana başkalarını hayal kırıklığına uğrattığımı söylüyor ve bu yüzden suçluluk hissediyorum" diyerek duyguyu etiketleyin.Değerlerinize Odaklanın: Sınır koyduğunuzda neye "evet" dediğinizi düşünün. Arkadaşınıza "hayır" derken, belki de kendi dinlenme ihtiyacınıza veya ailenize ayıracağınız vakte "evet" diyorsunuzdur.Bilişsel Yeniden Yapılandırma (BDT): "Hayır dersem bencil biriyim" gibi otomatik düşüncelerinizi, "Kendi sınırlarımı korumak beni bencil değil, sağlıklı bir birey yapar" gibi daha gerçekçi düşüncelerle değiştirin.7. Profesyonel Destek Almanın ÖnemiSınır çizme sorunu genellikle çok derinlerde yatan değersizlik ve yetersizlik hislerinden beslenir. Yılların getirdiği bu kalıpları tek başına değiştirmek bazen direnç yaratabilir. Profesyonel bir psikolojik destek süreci; sınır koymanızı engelleyen çocukluk şemalarınızı fark etmenizi sağlar, güvenli ve yargısız bir alanda "hayır" deme pratiği yapmanıza yardımcı olur ve sosyal fobi veya anksiyete gibi sınır koymayı zorlaştıran diğer etmenleri ele almanıza imkan tanır.8. Kendi Değerinizi Yeniden TanımlayınSınır çizme yolculuğu, aslında kendinize verdiğiniz değeri yeniden keşfetme sürecidir. Başkalarını mutlu etmek için harcadığınız o muazzam enerjiyi, kendi iç dünyanızı iyileştirmeye ve öz-şefkat geliştirmeye yönlendirdiğinizde hayatınızdaki dengelerin nasıl değiştiğine şaşıracaksınız. "Hayır" demek, köprüleri yıkmak değil; kendi bahçenizin kapılarını sadece gerçekten davet etmek istediğiniz kişilere açmaktır.Bu süreçte zorlandığınız her an, bu değişimin sadece bir alışkanlık değişikliği değil, derin bir özgürleşme adımı olduğunu hatırlayın. Terapi odası, bu özgürleşme yolunda size güvenli bir laboratuvar sunar. Kendi ihtiyaçlarınızın sesini duymaya başladığınızda, sadece kendinizle değil, çevrenizle olan bağlarınızın da çok daha samimi ve dürüst bir zemine oturduğunu göreceksiniz. Siz, sınırlarınızla ve olduğunuz halinizle değerlisiniz.Unutmayın; "Hayır" bir tam cümledir ve herhangi bir açıklama gerektirmez. Kendi hayatınızın sınırlarını belirlemek, kendinize verdiğiniz en büyük değerdir. KaynakçaYoung, J. E., Klosko, J. S., & Weishaar, M. E. (2003). Şema Terapi: Uygulamacı Kılavuzu.Beck, J. S. (2011). Bilişsel Davranışçı Terapi: Temelleri ve Ötesi.Hayes, S. C., Strosahl, K. D., & Wilson, K. G. (2011). Kabul ve Kararlılık Terapisi.Neff, K. (2011). Öz-Şefkat: Kendinize Karşı Nazik Olmanın Kanıtlanmış Gücü.
Şevval TAŞ 04.02.2026

İçimizdeki Sahtekar: Imposter Sendromu Nedir?

Hayatınızda her şey dışarıdan bakıldığında "yolunda" görünse de, iç dünyanızda bitmek bilmeyen bir huzursuzluk mu var? İyi bir kariyer, sevgi dolu bir aile ya da akademik başarılar bile kendinizi "gerçekten başarılı" hissetmenize yetmiyor mu? Eğer içinizdeki bir ses sürekli olarak başarınızın bir "tesadüf" olduğunu, aslında yeterince zeki veya yetenekli olmadığınızı ve bir gün herkesin bu "gerçeği" anlayacağını fısıldıyorsa; muhtemelen imposter (Sahtekarlık) sendromu ve derin bir yetersizlik hissiyle karşı karşıyasınız demektir.Peki, neden kendimize karşı bu kadar acımasızız? Neden başkalarına gösterdiğimiz şefkati kendimizden esirgiyoruz? Bu yazıda, yetersizlik hissinin psikolojik kökenlerine inecek ve bu döngüden çıkış yollarını bilimsel ekoller ışığında inceleyeceğiz.1. Yetersizlik Hissi Nereden Gelir? Geçmişin Bugünkü YansımalarıPsikolojide hiçbir duygu sebepsiz değildir. Bugün hissettiğiniz yetersizlik duygusu, genellikle çocukluk döneminde atılan tohumların bir sonucudur. Özellikle Şema Terapi ekolü, bu durumu "Erken Dönem Uyumsuz Şemalar" ile açıklar. Zihnimizde çocuklukta oluşan bu kalıplar, birer gözlük gibidir ve dünyayı bu gözlüklerin renginde görmemize neden olur.Kusurluluk Şeması: Eğer çocukken duygusal ihtiyaçlarınız tam olarak karşılanmadıysa veya sürekli eleştirildiyseniz, "Ben temelde kusurluyum ve eğer insanlar beni gerçekten tanırsa benden uzaklaşırlar" inancını geliştirmiş olabilirsiniz. Bu inanç, yetişkinlikte kendinizi sürekli saklamanıza veya aşırı telafi mekanizmaları geliştirmenize yol açar.Yüksek Standartlar Şeması: Bazı aile yapılarında sevgi, performansa bağlıdır. Sadece "en iyi" olduğunuzda takdir edildiyseniz, yetişkinlikte kendinize hata yapma alanı bırakmayan, acımasız bir iç ses geliştirirsiniz. Bu şema altındaki kişi için "iyi", asla yeterli değildir; sadece "mükemmel" kabul edilebilirdir.Başarısızlık Şeması: Kişinin kendini akranlarıyla kıyasladığında her zaman daha yeteneksiz, daha şanssız veya daha başarısız hissetmesidir. Kişi gerçekten başarılı olsa bile, bu başarıyı dışsal faktörlere (şans, başkasının yardımı, kolay sınav vb.) bağlar; başarısızlığı ise tamamen kendi beceriksizliği olarak görür.2. Modern Dünyanın Tuzakları: Sosyal Medya ve "Mükemmel" Hayatlar İllüzyonuİçsel şemalarımızın üzerine bir de günümüzün dijital dünyası eklendiğinde, yetersizlik hissi kaçınılmaz hale gelebiliyor. Sosyal medya, bizlere başkalarının hayatlarının sadece "en parlak" anlarını sunar. Ancak biz kendi hayatımızın mutfağını, dağınıklığını, sabahki yorgunluğunu ve geceki kaygılarını biliyoruz. Başkasının "sahne önü" ile kendi "sahne arkamımızı" kıyaslamak, adil olmayan bir yarıştır.Sürekli maruz kalınan "ideal beden", "ideal kariyer" ve "ideal ebeveynlik" görselleri, zihnimizdeki "yeterli değilim" inancını her gün yeniden besler. Bu durum, bireyin kendi özgün değerlerinden uzaklaşmasına ve başkalarının onayına bağımlı bir yaşam sürmesine neden olur.3. İş Hayatında ve Akademik Yaşamda YetersizlikYetersizlik hissi en çok performans sergilediğimiz alanlarda bizi yakalar. İş hayatında yeni bir sorumluluk aldığınızda ya da akademik bir başarı elde ettiğinizde gelen o "Acaba hata mı yaptım?" korkusu, aslında gelişme arzunuzun gölgesidir. Bu duyguyla baş etmenin yolu, başarıyı sadece sonuç odaklı değil, süreç odaklı değerlendirmektir. Kazandığınız her deneyim, attığınız her adım sizi "yetersiz" değil, "öğrenen ve dönüşen" bir birey kılar. Profesyonel hayatta uzmanlaşmak, her şeyi bilmek değil, bilmediklerimizi nasıl öğreneceğimizi keşfetmektir.4. İçimizdeki Eleştirel Sesle Nasıl Bağ Kurarız?İçimizdeki eleştirel ses aslında bizi korumaya çalışan, ancak yöntemini şaşırmış bir parçamızdır. Genellikle bizi başarısızlıktan veya reddedilmekten korumak için "Zaten yapamazsın, deneme bile" diyerek bizi konfor alanımızda tutmaya çalışır. Kabul ve Kararlılık Terapisi (ACT) bu noktada bize çok kıymetli bir perspektif sunar: Bu sesi susturmaya çalışmak yerine, onunla olan bağımızı değiştirmek.Düşünceleri birer "mutlak gerçek" olarak değil, zihnimizden geçen "kelime dizileri" olarak görmeye başladığımızda (Bilişsel Ayrışma), bu seslerin üzerimizdeki kontrolü azalır. "Ben yetersizim" demek yerine, "Şu an zihnimden yetersiz olduğuma dair bir düşünce geçiyor" demek, duyguyla aranıza sağlıklı bir mesafe koymanızı sağlar.5. Yetersizlik Hissini Yönetmek İçin 5 Somut AdımEğer bu duygu hayatınızın direksiyonuna geçtiyse, şu adımları uygulamaya başlayabilirsiniz:Kanıt Analizi Yapın (BDT Tekniği): Kendinizi yetersiz hissettiğiniz bir anı seçin. Bu duygunun lehine ve aleyhine olan somut kanıtları bir kağıda yazın. Göreceksiniz ki, aleyhteki (başarılarınız, çabalarınız, olumlu geri bildirimler) kanıtlar genellikle daha fazladır.Öz Şefkat Pratiği: Kendinize, çok sevdiğiniz bir arkadaşınız aynı durumda olsaydı ona neler söylerdiniz, diye sorun. Kendinize karşı kullandığınız dil, bir düşman dili mi yoksa destekleyici bir dost dili mi?Hata Yapma İzni Verin: Mükemmeliyetçilik gelişim değildir; gelişim, hatalardan ders çıkarabilme becerisidir. Haftada en az bir kez "bilinçli olarak" küçük, önemsiz bir hata yapın ve dünyanın başınıza yıkılmadığını deneyimleyin.Değerlerinize Odaklanın: Başkalarının beklentilerine veya onayına göre değil; sizin için gerçekten neyin önemli olduğuna göre hareket edin. Başarı, başkalarını geçmek değil, kendi değerlerinizle uyumlu bir hayat yaşamaktır.Duygularınızı Etiketleyin: Kaygı veya yetersizlik geldiğinde onu bastırmayın. "Şu an yetersizlik hissi geldi, hoş geldi. Onu hissediyorum ama onun peşinden gitmek zorunda değilim" diyerek duyguyu misafir edin.6. Profesyonel Destek Almanın Önemi ve Terapi SüreciYetersizlik hissiyle tek başına mücadele etmeye çalışmak, fırtınalı bir denizde pusulasız yol almaya benzer. Birey, çoğu zaman kendi zihinsel kör noktalarını görmekte zorlanabilir ve içsel eleştirel sesleri "mutlak gerçekler" olarak kabul etme eğilimi gösterebilir. Profesyonel bir psikolojik destek süreci, bu noktada bireyin kendi iç dünyasına objektif bir ayna tutmasını ve bu köklü inançları bilimsel yöntemlerle incelemesini sağlar.KaynakçaYoung, J. E., Klosko, J. S., & Weishaar, M. E. (2003). Schema Therapy: A Practitioner's Guide. Guilford Press.Beck, J. S. (2011). Cognitive Behavior Therapy: Basics and Beyond. Guilford Press.Harris, R. (2009). ACT Made Simple: An Easy-to-Read Primer on Acceptance and Commitment Therapy. New Harbinger Publications.Clance, P. R., & Imes, S. A. (1978). The imposter phenomenon in high achieving women: Dynamics and therapeutic intervention. Psychotherapy: Theory, Research & Practice.
Şevval TAŞ 03.02.2026

Psikolojik Danışmanla Konuşmak Neden Arkadaşla Sohbet Etmekten Farklıdır?

Zor bir gün geçirdiğimizde, içimiz sıkıştığında ya da bir konuda kararsız kaldığımızda ilk refleksimiz çoğu zaman bir arkadaşımızı aramak olur. “Bir kahve içelim, anlatayım” demek tanıdıktır, güvenlidir ve iyi hissettirir. Peki o zaman şu soru ortaya çıkar: Psikolojik danışmanla konuşmanın farkı ne? Arkadaşıma anlatsam yetmez mi?Bu soru çok yaygındır ve son derece anlaşılırdır. Çünkü her iki durumda da konuşuruz, anlatırız, paylaşırız. Ancak yüzeyde benzer görünen bu iki deneyim, aslında amaç, yapı, rol ve etki açısından birbirinden oldukça farklıdır.1. Amaç Farkı: Rahatlamak mı, Dönüşmek mi?Arkadaşla yapılan sohbetin temel amacı çoğu zaman rahatlamaktır. İç dökmek, anlaşılmak, yalnız olmadığını hissetmek… Bunların hepsi çok kıymetlidir. Arkadaşınız sizi teselli edebilir, güldürebilir, “haklısın” diyebilir.Psikolojik danışmada ise amaç yalnızca rahatlamak değildir. Asıl hedef fark etmek, anlamlandırmak ve değişim yaratmaktır.Danışman, anlattıklarınızı sadece dinlemez; tekrar eden kalıpları, düşünce biçimlerini, duygusal tepkileri ve bunların kökenlerini birlikte keşfetmenize yardımcı olur. Yani terapi, “iyi hissettiren bir konuşma”dan ziyade, bazen zorlayıcı ama uzun vadede dönüştürücü bir süreçtir.2. Tarafsızlık ve Güvenli AlanArkadaşlar bizi sever. Ama aynı zamanda bizi kendi bakış açılarıyla dinlerler. Sizi korumak isterler, bazen taraf tutarlar, bazen de kendi yaşantılarını sizin hikâyenizin içine katarlar:“Ben olsam asla katlanmazdım.” “Bence sen çok iyi niyetlisin ama insanlar kötü.” “Bana da aynısı olmuştu…”Bu cümleler çoğu zaman iyi niyetlidir ama tarafsız değildir.Psikolojik danışman ise yargılamadan, taraf tutmadan ve kişisel gündem katmadan dinler. Sizin hikâyeniz, sizin duygularınız ve sizin anlam dünyanız merkezde kalır. Danışman, “kim haklı?” sorusuna değil, “bu durum sende neye dokunuyor?” sorusuna odaklanır.Bu da danışma odasını, duyguların sansürlenmeden var olabildiği güvenli bir alan hâline getirir.3. Sorumluluk ve Rol SınırlarıArkadaşlık ilişkisinde roller karşılıklıdır. Bugün siz anlatırsınız, yarın o anlatır. Denge vardır. Ancak bu karşılıklılık bazen şu sonucu doğurur: Anlatırken “onu da yormayayım”, “zaten benim yüzümden üzülmesin” diye kendimizi tutabiliriz.Psikolojik danışmada ise ilişki tamamen sizin ihtiyaçlarınıza göre yapılandırılmıştır. Danışman sizi “yük” olarak görmez. Tam tersine, o odadaki tek gündem sizsiniz.Ayrıca danışman:Sizi kurtarmaya çalışmazSizin adınıza karar vermezSize ne yapmanız gerektiğini dikte etmezBunun yerine, sorumluluğu size ait olan bir farkındalık sürecine eşlik eder. Bu, ilk bakışta daha zor ama çok daha güçlendirici bir yaklaşımdır.4. Tavsiye Vermek Yerine Anlamayı DerinleştirmekArkadaş sohbetlerinde tavsiye çok yaygındır:“Boş ver, takma kafana.” “Ayrıl gitsin.” “Biraz daha sabret.”Oysa psikolojik danışmada amaç tavsiye vermek değil, danışanın kendi cevaplarını bulmasını sağlamaktır. Çünkü bir başkasının hayatında işe yarayan bir çözüm, sizin hayatınızda aynı sonucu vermeyebilir.Danışman, sorularla, yansıtmayla ve bilimsel yaklaşımlarla şunu hedefler: Kişinin kendi iç sesini duyması ve seçimlerinin sorumluluğunu alabilmesi.5. Bilimsel ve Etik Bir TemelPsikolojik danışma, yalnızca “iyi dinlemek” değildir. Bu süreç; psikoloji bilimine, kuramsal çerçevelere ve etik ilkelere dayanır.Danışman:Gizlilik ilkesine bağlıdırMesleki sınırlar içinde çalışırKendi duygularını sürecin önüne koymazSürekli eğitim ve süpervizyon alırArkadaş sohbetinde ise böyle bir yapı yoktur. Arkadaşınız iyi niyetli olabilir ama duygusal olarak sürecin içine fazlasıyla dahil olabilir. Bu da bazen çözümden çok karmaşa yaratır.6. “Anlatmak” ile “Çalışmak” Arasındaki FarkArkadaşla konuşmak çoğu zaman anlatmak üzerinedir. Psikolojik danışmada ise bir konuyu çalışmayı içerir.Yani:Aynı olayın neden tekrar tekrar yaşandığına bakılırDuyguların bedensel ve zihinsel yansımaları fark edilirGeçmiş deneyimlerin bugünkü tepkilerle ilişkisi kurulurBu nedenle bazı danışanlar şunu söyler: “Arkadaşlarıma yıllardır anlattığım şeyi burada bir seansta bambaşka yerden fark ettim.”Terapide Zorlanmak da Sürecin Bir ParçasıdırPsikolojik danışman sürecinin arkadaş sohbetinden bir diğer önemli farkı da şudur: Terapi her zaman “iyi hissettirmez”. Bazen bir seanstan sonra danışan kendini daha düşünceli, daha yorgun ya da duygusal olarak dalgalı hissedebilir. Bu durum çoğu kişi için şaşırtıcıdır çünkü konuşmanın her zaman rahatlatması gerektiği düşünülür. Oysa terapide amaç, sadece anlık rahatlama değil, uzun vadeli bir içsel düzenleme sağlamaktır.Arkadaş sohbetinde zor konular genellikle hızlıca geçiştirilir ya da dağıtılır. Terapi odasında ise kaçınılan duygulara, ertelenen meselelerine ve kişinin kendisiyle ilgili görmekte zorlandığı alanlara nazik ama dürüst bir şekilde bakılır. Bu da zaman zaman rahatsız edici olabilir. Ancak bu rahatsızlık, kişinin sınırlarını, ihtiyaçlarını ve gerçek duygularını fark etmesi için önemli bir eşiktir.Bu nedenle psikolojik danışman, “her seans iyi geçmeli” beklentisiyle değil; “her seans beni biraz daha kendime yaklaştırıyor mu?” sorusuyla değerlendirilir. Ve çoğu zaman asıl değişim, tam da zorlanılan o anlarda başlar.Bu konuları yalnızca okumak ya da düşünmek bazen yetmeyebilir. Ben, seanslarda danışanla birlikte bu farkları konuşmakla kalmayıp çalışmayı önemsiyorum. Aynı olayın neden tekrar ettiğini, bir duygunun neden bu kadar yoğun yaşandığını ya da neden bazı adımları atmanın zorlaştığını birlikte, yargısızca ele alıyoruz. Terapi, hazır cevaplar sunmak değil; senin kendi cevaplarına ulaşabileceğin güvenli bir alan yaratmaktır. Eğer arkadaş sohbetlerinin artık yetmediğini, aynı döngülerin içinde kaldığını hissediyorsan, bu süreci birlikte çalışmak için seansa gelmeni öneririm. Değişim, konuşmaya cesaret ettiğin yerde başlar. Sonuç: İkisi Rakip Değil, Ama Yerleri FarklıArkadaş sohbeti değersiz değildir. Aksine, sosyal destek ruh sağlığının önemli bir parçasıdır. Ancak psikolojik danışman, arkadaş sohbetinin yerine geçen bir şey değil; başka bir ihtiyaca cevap veren profesyonel bir süreçtir.Arkadaşlar:Teselli ederYalnız olmadığını hissettirirPsikolojik danışma ise:Fark ettirirDerinleştirirDeğişim için alan açarBazen bir kahve sohbeti iyi gelir. Bazen ise bir danışma odasında durup gerçekten kendinle yüzleşmeye ihtiyaç duyarsın.Ve bu ikisi aynı şey değildir.
Buse AZLAĞ 29.01.2026