1. Uzman
  2. İrem UZUNTAŞ
  3. Blog Yazıları

İrem UZUNTAŞ - Blog Yazıları

Bilişsel Davranışçı Terapi(BDT);bireyin psikolojik problemlerini süreğen hale getiren uyumsuz biliş ve davranışlarını değiştirerek iyi oluşu sağlamayı amaçlayan bir psikoterapi yaklaşımıdır. Bu yaklaşımınbilişseltarafı bireyin zihinsel süreçlerini çalışır. Bazı bireylerin deneyimledikleri birtakım olguları değerlendirirken, zihinlerinde negatif duygular ortaya çıkaran düşünce çarpıtmaları yaptıkları görülür. Terapide ise bu düşünce çarpıtmaları tespit edilir ve bireyle beraber bu çarpıtmaların gerçeğe ne kadar yakın olduğu üzerine çalışılarak kişiye daha gerçekçi ve uyumlu düşünme şekli öğretilir. BDT’nindavranışçı tarafı ise bireyin problemleriyle bağlantılı veya negatif duygularını devam ettiren uyumsuz davranışlarını çeşitli tekniklerle değiştirerek bireyin daha uyumlu davranışları kullanmasını hedefler. Bu düşünce ve davranış değişikliği sayesinde bireyin hissetmekten sıkıntı duyduğu korku, kaygı, üzüntü, öfke, acı, utanç gibi negatif duygularında ve süreç içinde psikolojik problemlerinde azalma meydana gelir. Aaron T. Beck bilişsel terapinin kurucularındandır ve sistematik bir biçimde yaptığı klinik ve deneysel çalışmalar sonucunda bir depresyon modeli geliştirmiştir. Beck’in depresyonun psikolojik yapısını tanımlamak için ileri sürdüğü kavramlardan biri “Bilişsel Üçlü (Cognitive Triad)” kavramıdır (Beck, Rush, Shaw, Emery, 1987). Bilişsel üçlü kişinin kendisi, çevresi (deneyimler) ve geleceğini yansıtan üç temel bilişsel örüntüden oluşur. Üçlünün ilk örüntüsü kişinin kendisi konusundaki negatif bakış açısıdır. Kişi kendini kusurlu, yetersiz, hastalıklı ya da eksik bir insan olarak görür. Nahoş olan tüm deneyimlerini benliğinde olan psikolojik, ahlaki ya da bedensel kusura atfetmeye meyillidir. Kişi bu kusurları sebebiyle istenmeyen ve değersiz biri olduğuna inanır. Bu sebeple kendisini sıkça eleştirmeye meyillidir. Mutluluğu ve bireysel değerliliği elde edebilmek için gereken özelliklerden yoksun olduğuna inanır. Bilişsel üçlünün ikinci örüntüsü depresif bireyin deneyimlediği yaşantıları negatif biçimde değerlendirme eğiliminden meydana gelir. Birey dünyayı amaçlarına ulaşma yolunda üstesinden gelemeyeceği engeller dolu bir yer olarak değerlendirir. Canlı ya da cansız çevresiyle ilişkilerini, hatalı bir biçimde bu ilişkiler mağlubiyeti veya eksikliği temsil ediyorlarmış şeklinde yorumlar. Bilişsel üçlünün üçüncü örüntüsü ise geleceğe dair negatif bakıştır. Depresif birey o anda içinde bulunduğu zorlukların sonsuza dek süreceğini düşünür. Bir görev üstlendiğinde başaramayacağına inanır (Arkar, 1992). Eğer birey olumsuz bir sonuç bekliyorsa, hedefe ulaşmak için hiçbir şey yapmaz. Bu hiçbir şey yapmama hali kişinin bir kısır döngüye girmesine sebep olur. Ortaya çıkan kısır döngü kişinin harekete geçmesini de engellediğinden, düşüncelerindeki olumsuzluğu değiştirebilecek bir kanıt yakalayabilme ihtimalini de yok etmiş olur. Kişinin süreğen bir eylemsizlik içinde kalması mutsuzluğunun yordayıcısı haline dönüşür. Bilişsel üçlüdeki hatalar değiştirilmediği sürece kişinin kendisi, çevresi ve geleceği konusundaki negatif düşünceleri ve bu düşüncelerin sebep olduğu mutsuzluk devamlılığını korur. Olayları olduğu gibi değil, olduğumuz gibi görürüz. Bizi biz yapan düşüncelerimiz ne kadar uyumlu ve işlevsel olursa mutluluğumuzun devamlılığı o kadar sürecektir. Psikolog İrem UzuntaşDİLİMİZİN DÜŞÜNCELERİMİZE ETKİSİDilimiz sahip olduğumuz eşsiz yeteneklerimizden birisi. Bu yeteneğimiz sayesinde oldukça karmaşık düşüncelerimizi zihinler arası aktarabiliyoruz. Şu an da tamamen tuhaf bir düşünceyi aklınıza getirebilirim. Örneğin "Kütüphanede vals yapan bir denizanası hayal edin". Eğer hayatta her şey nispeten yolunda gittiyse böyle bir şey düşündüğünüzü pek sanmıyorum. Ama biraz önce dil aracılığıyla bunu düşündünüz.Dünya üzerinde konuşulan yaklaşık 7000 dil var ve tüm diller her açıdan bir diğerinden farklıdır. Bu da bizi şu soruya getiriyor. Dil düşünce şeklimizi etkiliyor mu? Bu çok eski ve insanların birçok çıkarım yaptığı bir soru. Fakat son zamanlarda dünya üzerindeki laboratuvarlarda araştırmalar yapıldı ve artık bu konu üzerinde çıkarım yapacak gerçek bilimsel verilere sahibiz. Bu doğrultuda birkaç örnekten bahsetmek istiyorum. Avustralyalı bir Aborjin topluluğu olan Kuuk Thaayorre insanları kendi dillerinde "sağ" ve "sol" sözcüklerini kullanmıyorlar. Bunun yerine her şey için coğrafi yönleri kullanıyorlar. Kuzey, Güney, Doğu, Batı. Öyle ki bu toplulukta yönleri bilmiyorsanız merhabadan öteye geçemiyorsunuz. Aynı zamanda bu dil yapısı oldukça hızlı bir şekilde yön duygunuzun gelişmesini sağlıyor. Bu, dili bizim gibi kullanan insanlar için son derece alışılmadık. Dili bizim gibi kullanan yetişkin insanlar güneybatı, kuzeydoğu gibi yönleri göstermekte zorlanırken, Kuuk Thaayorre insanlarında 5 yaşındaki bir çocuk yönleri profesyonelce gösterebilmekte.Diller aynı zamanda renk spektrumu konusunda da farklılık gösteriyor. Bazı dillerde renkler için çok fazla kelime varken bazılarında ise farklı tonlarına rağmen tek bir kelime kullanılmaktadır. Örneğin İngilizcede mavinin tüm tonları için bir kelime varken Rusçada bu tonlar açık ve koyu olarak ayrılmaktadır. Bu renkleri ayırmaları için insanları test ettiklerinde Rusların açık ve koyu mavi arasındaki farkı çok daha hızlı belirledikleri tespit edilmiş. Aynı zamanda Rusların açık ve koyu tonlar arasındaki geçişlerinde beyinsel aktivitelerinde değişiklik yaşanmış. Bu da bize kategorisel olarak Rusların zihinlerinde bir şeylerin değiştiğini, İngilizlerde ise aynı durum karşısında hiçbir değişiklik gözlenmediğini gösteriyor.Dillerdeki dilbilimsel cinsiyetten de bahsetmeden geçmeyelim. Çoğu dilde her ismin bir cinsiyeti var; eril ve dişil. Bu cinsiyetler ise diller arasında farklılık gösteriyor. Örneğin güneş Almancada dişil fakat İspanyolcada eril, ay ise bunun tam tersi. Acaba bu insanların düşünme şekillerini etkiliyor mu? Almanca ve İspanyolca konuşanlardan bir köprü tarif etmelerini istesek (köprü Almancada dişil, İspanyolcada eril) Almanca konuşanlar muhtemelen "güzel" ve "şık" gibi basmakalıp feminen sözcükleri, İspanyolca konuşanlar ise "dayanıklı" ve "uzun" gibi maskülen sözcükleri kullanırlar. Yani bir isimle tarif edeceğiniz bir şeyi nasıl düşüneceğinize yön verirler. Bu neresinden bakarsanız bakın çok şeydir :)Sonuç olarak dilin bilişsel yeteneklerimiz ve psikolojimiz üzerinde ne kadar büyük etkileri olduğu yadsınamaz. Her ne kadar başkalarının nasıl düşündüğünden bahsetmiş olsak da burada asıl nokta sizin nasıl düşündüğünüz, konuştuğunuz dilin sizi nasıl şekillendirdiği hakkında. Bu da size şu soruyu sorma fırsatı veriyor; "Niçin böyle düşünüyorum ?" "Nasıl daha farklı düşünebilirim ?". Psikolog İrem UzuntaşDevamını oku

Yayınlanma: 04.02.2021 10:41

Son Güncelleme: 04.02.2021 10:41

İrem UZUNTAŞ
İrem UZUNTAŞ
Psikolog
Uzmanlıklar: Sosyal Fobi , Ruhsal-Toplumsal, Kişisel ve Çevresel Diğer Koşullarla İlişkili Sorunlar, Kaygı (Anksiyete) Bozuklukları
Online Terapi
süre 55 dk
ücret 100
Yüz Yüze Terapi
Hizmet vermiyor