İnsan ilişkileri, hayatın en karmaşık ama aynı zamanda en büyüleyici labirentlerinden biridir. Çoğumuz yetişkin birer birey olduğumuzda, kararlarımızı tamamen özgür irademizle, mantığımızla ve o anki isteklerimizle verdiğimizi düşünürüz. Hayatımıza alacağımız partneri seçerken kriterlerimiz bellidir: Saygı, sevgi, dürüstlük, ortak zevkler… Ancak süreç ilerledikçe, kendimizi hiç istemediğimiz halde tanıdık bir kısırdöngünün içinde buluveririz. "Neden hep benzer insanlar beni buluyor?", "Neden ilişkilerimde hep aynı noktada tıkanıyorum?" ya da "Neden en çok sevdiğim insanla en çok yaralandığım tartışmaları yaşıyorum?" gibi sorular, zihnimizde yankılanmaya başlar.
Eğer siz de ilişkilerinizde adeta bir senaryonun sürekli yeniden vizyona girmesi gibi aynı duygusal çıkmazları yaşıyorsanız, yalnız değilsiniz. Aslında yetişkinlikte kurduğumuz o yetişkin bağları, çocukluğumuzun görünmez ipleriyle yönetiliyor. Psikoloji literatüründe bu görünmez iplere, dünyayı ve ilişkileri algılama biçimimizi şekillendiren derin inanç kalıpları, yani "Şemalar" diyoruz.
Şemalar, çocukluk ve ergenlik döneminde anne-baba, kardeşler veya bakım veren diğer önemli figürlerle kurduğumuz ilişkiler neticesinde oluşan zihinsel haritalardır. Bir çocuğun dünyayı anlamlandırabilmesi için temel bazı duygusal ihtiyaçları vardır: Güvenli bağlanma, özerklik, kendini ifade edebilme özgürlüğü, kendiliğindenlik ve gerçekçi sınırlar. Bu temel ihtiyaçlar yeterince karşılanmadığında, çocuk zihni hayatta kalabilmek ve bu duygusal boşluğu doldurabilmek için bazı kalıplar geliştirir.
Çocukken geliştirilen bu kalıplar, o yaşlarda bizi duygusal acıdan koruyan birer kalkan işlevi görse de, yetişkinlik dünyasına adım attığımızda ayağımıza dolanan birer prangaya dönüşür. Çünkü şemalar, adeta gözümüze taktığımız renkli bir gözlük gibidir. Gözlüğümüz ne renkse, karşımızdaki insanın davranışlarını da o renge boyayarak algılarız. İşin daha da çarpıcı yanı, zihnimiz bu şemaları doğrulamak için bizi bilerek veya bilmeyerek çocukluğumuzdaki duygusal iklimi yeniden yaratacak partnerlere doğru sürükler. Psikolojide "Şema Kimyası" olarak adlandırılan bu durum, bize aslında acı veren ama bir o kadar da "tanıdık" gelen dinamiğe doğru çekilmemize neden olur.
Yetişkinlik ilişkilerinde en sık karşılaştığımız ve partner seçimlerimizi doğrudan sabote eden üç temel şemayı yakından inceleyelim:
Çocukluğunda ebeveyn kaybı, boşanma, bir ebeveynin uzun süreli hastalığı ya da daha da önemlisi duygusal olarak tutarsız bir anne-baba figürüyle büyüyen bireylerde bu şema sıkça görülür. Çocuk, sevginin kalıcı bir şey olmadığını, her an yalnız bırakılabileceğini öğrenmiştir.
Bu şemaya sahip bir yetişkin ilişkisinde sürekli tetiktedir. Partnerinin telefonunu geç açması, bir akşam arkadaşlarıyla dışarı çıkmak istemesi ya da bir anlık sessizliği, zihinde hemen şu alarmları çaldırır: "Beni artık sevmiyor, benden sıkıldı, gidecek." Kişi bu yoğun kaygıyla baş edebilmek için ya aşırı kıskançlık, denetleme ve partnerini boğma eğilimi gösterir ya da "O beni bırakmadan ben onu bırakayım" diyerek ilişkiyi kendi elleriyle sabote eder. Sonuçta yaşanan ayrılık, zihindeki o yıkıcı inancı doğrular: "Gördün mü, yine haklı çıktım, herkes bir gün gider."
Eğer çocukken sürekli eleştirildiyseniz, başkalarıyla kıyaslandıysanız, başarılarınız görmezden gelinip sadece hatalarınız öne çıkarıldıysa iç dünyanızda "Ben derinlerde bir yerde kusurluyum ve sevilmeye layık değilim" inancı kök salar.
Bu şemayı taşıyan bireyler, ilişkilerinde gerçek duygu ve düşüncelerini açıkça ortaya koymaktan korkarlar. Sürekli olarak maskeler takarlar çünkü partnerlerinin onların "gerçek" halini gördüğünde uzaklaşacağına inanırlar. Eleştiriye karşı aşırı hassastırlar; partnerin yapıcı bir geri bildirimi bile bu kişilerde çok büyük bir öfke patlamasına ya da derin bir kabuğuna çekilmeye yol açabilir. Çoğu zaman da şema kimyası gereği, kendilerini sürekli eleştiren, değersizleştiren ve aşağılayan narsistik partnerleri seçerek çocukluktaki o tanıdık yetersizlik hissini yetişkinliklerinde de beslemeye devam ederler.
Bu şema genellikle çocuk yaşta ebeveyninin sorumluluğunu almak zorunda kalmış, anne ya da babasının duygusal dert ortağı olmuş, kendi çocukluğunu yaşayamadan "büyümüş de küçülmüş" kişilerin şemasıdır. Kişi, sevilmek ve kabul görmek için kendi isteklerini yok sayıp, sürekli başkalarının ihtiyaçlarını karşılaması gerektiğini öğrenmiştir.
İlişkilerde bu dinamik, partnerini sürekli kurtarmaya çalışan, onun tüm sorumluluklarını sırtlanan, kendi sınırlarını çizemeyen "aşırı verici" bir rol olarak karşımıza çıkar. Kişi partneri adına her şeyi düşünür, her fedakarlığı yapar ama bir süre sonra içten içe derin bir öfke ve kırgınlık biriktirmeye başlar. "Ben onun için her şeyi yapıyorum ama o benim için kılını bile kıpırdatmıyor" cümlesi bu şemanın en net dışavurumudur. İlginçtir ki, fedakarlık şeması olan bireyler genellikle bencil, talepkar ve çocuksu partnerleri hayatlarına çekerek bu döngüyü sürekli kılarlar.
İlişkilerimizdeki bu gizli yönetmenleri fark etmek, hayatımızın kontrolünü yeniden elimize almanın ilk ve en önemli adımıdır. Peki, geçmişin bu görünmez bağlarından sıyrılıp sağlıklı, dengeli ve huzurlu ilişkiler inşa etmek nasıl mümkündür?
Tüm bu döngüleri tek başına fark etmek ve değiştirmek her zaman kolay olmayabilir. Çünkü şemalarımız o kadar derine kök salmıştır ki, onları hayatın tek gerçeği sanabiliriz. İşte bu noktada psikolojik danışmanlık süreci, kişinin kendi geçmişine güvenli bir mesafeden bakmasını sağlayan, kör noktalarını aydınlatan bir ayna görevi görür.
Terapi odası; ilişkilerinizde kendinizi tekrar tekrar cezalandırdığınız o eski senaryoları yırtıp atacağınız, içinizdeki o incinmiş çocukla barışarak kendi hayat hikayenizi yeniden ve çok daha sağlıklı bağlarla yazacağınız bir dönüşüm alanıdır. Unutmayın; geçmişiniz, gelecekteki ilişkilerinizin kaderi olmak zorunda değildir. İçinizdeki bağları çözmeye hazır olduğunuzda, gerçekten sevilmenin ve sevmenin hafifliğini de keşfedeceksiniz.
Nisa
SAĞLAM
Psikolojik Danışman
Modern Zamanın Suçluluk Duygusu
NEDEN BU KADAR ZOR-LANIYORUM? 😞
Kayıp ve Yas: Acıyla Baş Etme Sürecini Anlamak