Romantik ilişkilerin çoğu, taraflardan birinin “Artık yapamıyorum.” cümlesiyle son bulur. Bu cümle genellikle ilişkinin bittiğine dair bir “karar” gibi görünür; oysa çoğu zaman bu, bir karar değil, bir kapasite meselesidir. İlişkiyi bitiren; aşkın kendisi, duyguların eksikliği ya da karşı tarafın değersizliği değildir. İlişkiyi bitiren, çoğu zaman bağlanma sistemindeki düzenlenmemiş yaralar ve kişinin duygusal yakınlığı yönetme kapasitesidir. Bu nedenle birçok insan sevmesine rağmen sürdüremez; ister ama yapamaz, yaklaşır ama kalamaz. Ve bu durum, ilişki yaşayan tarafların çoğu tarafından yanlış yorumlanır. Oysa gerçek, çok daha sakin ve bilimsel bir zemine dayanır: İlişkileri bitiren aşk değil, bağlanma stili olabilir.
Bağlanma teorisi, insanların ilişki içindeki davranışlarının büyük ölçüde erken dönem bakım deneyimleri tarafından şekillendiğini söyler. Bu kuramsal çerçeve kapsamında bağlanma stilleri; bireyin yakınlık kurma, güven geliştirme, ayrılık durumlarını yönetme ve duygusal düzenleme becerilerini anlamada önemli bir kavramsal araç olarak değerlendirilmektedir. Bu erken deneyimler; güvenli, kaygılı ve kaçıngan olmak üzere farklı bağlanma örüntülerinin oluşmasına katkıda bulunur.
Güvenli bağlanan bireyler yakınlıkla rahat, duygusal olarak istikrarlı ve ilişkiyi yönetebilen kişilerdir.
Kaygılı bağlanan bireyler terk edilmekten korkar ve duygusal yoğunluğa daha duyarlıdır.
Kaçıngan bağlanan bireyler ise yakınlık arttığında tehdit algılar ve kendilerini korumak için uzaklaşma eğilimi gösterirler. Romantik ilişkilerde en çok zorlanan ve en fazla “keşke” üreten grup ise çoğu zaman kaçıngan bağlananlardır.
Kaçıngan bireyler ilişkiye başlarken oldukça tutkulu olabilir. Yakınlık isterler, paylaşırlar, bağ kurarlar. Bu aşamada verdikleri sözler içten ve gerçektir: “Ben hep yanındayım.”, “Seni kimse üzemeyecek.”, “Artık biz varız.” Fakat ilişki ciddileştikçe ve duygu yoğunluğu arttıkça, çocukluk döneminden taşıdıkları “yakınlık = tehlike” algısı tetiklenir. Bu, bilinçli bir karar değil; otomatik ve refleksif bir duygusal savunmadır. Bu noktada kişinin zihninde şu çatışma başlar: “Yaklaşmak istiyorum. Ama yaklaşınca kaygım yükseliyor. Kaygıyı yönetmek yerine uzaklaşıyorum.” Bu uzaklaşma, sevginin bitmesinden değil, duygusal kapasitenin tükenmesinden kaynaklanır.
Kaçıngan bireylerde sık görülen döngü genellikle şöyledir: Yaklaşırlar, bağ kurarlar, kaygıları artar, geri çekilirler, uzaklıkta rahatlarlar, özlem başlar, geri dönmek isterler; ancak yüzleşme korkusu nedeniyle adım atamazlar. Bu döngü, partnerde ciddi bir kafa karışıklığı yaratır: “Neden gitti?”, “Benden mi korktu?”, “Bir anda nasıl vazgeçti?” Oysa kişi çoğu zaman vazgeçmemiştir; sadece yakınlığın ağırlığını taşıyamamıştır.
Kaygılı bağlanan bireyler ise ilişkide daha adanmıştır; bağlanır, yatırım yapar ve ilişkiyi sürdürmek ister. Karşı taraf uzaklaştığında ilk tepkileri kendilerini suçlamak olur: “Yeterli gelmedim.”, “Bende bir eksik var.”, “Daha dikkatli olmalıydım.” Ancak bu düşünceler gerçeği yansıtmaz. Çünkü kaçıngan bağlanan kişiler için aslında sevgi konusunda bir eksiklikten söz etmek doğru değildir; eksik olan, çoğu zaman kişinin duygusal düzenleme kapasitesidir. Bu nedenle ilişkinin neden bittiği sorusunun cevabı çoğu zaman şudur:
İki bağlanma stili birbirini tamamlayamamıştır.
Kaçıngan bireyler duygularını bastırdıkları için ilişki biterken güçlü görünürler. Ancak zaman geçtikçe bastırılan duygular geri döner; özlem, pişmanlık, merak ve idealizasyon ortaya çıkabilir. Birçok kaçınganın ortak cümlesi şudur: “Keşke farklı olsaydı… ama elimden gelmedi.” Bu durum, sevginin eksikliğinden değil, duygusal olgunluğun sınırlılığından kaynaklanır. Geri dönmek isterler mi? Evet. Dönebilirler mi? Çoğu zaman hayır. Çünkü geri dönüş, yüzleşmeyi; yüzleşme ise kırgınlığı, hatayı ve sorumluluğu kabul etmeyi gerektirir. Ve bunlar, kaçıngan bağlanmanın en zorlandığı alanlardır.
Aşk tek başına yeterli değildir. Bir ilişkinin sürdürülebilmesi için duygusal esneklik, yük taşımaya dayanıklılık, yüzleşme becerisi, ilişki içinde sorumluluk alabilme ve bağlanma güvenliği gerekir. Bunlardan biri eksik olduğunda ilişki kendi ağırlığı altında çöker. Bu nedenle terk edilen tarafın kendisini değersiz hissetmesi, bilimsel olarak temeli olmayan bir duygudur. Ayrılık, sevginin azlığını değil, bağlanma kapasitesinin sınırlılığını gösterir.
Burada küçük bir parantez açmakta fayda var: İnsan zihni, yaşadığı duygusal acıya anlam vermek ister. Bu nedenle ayrılık sonrası birçok kişi “Merkür retrosu yüzünden oldu”, “Zaten o İkizler burcuydu”, “Burçlarımız hiç uymuyordu” ya da “Demek ki beni hiç sevmemiş” gibi açıklamalara yönelir. Bu açıklamalar, yaşanan karmaşık duyguları anlamlandırmak açısından geçici bir rahatlama sağlayabilir. Ancak psikolojik açıdan bakıldığında, ilişkilerin sürdürülmesinde belirleyici olan unsur çoğu zaman burçlar ya da gezegen hareketlerinden ziyade, bireylerin duygusal yakınlığa ne kadar tahammül edebildiği, çatışmayı nasıl yönettiği ve bağlanma sistemlerinin nasıl çalıştığıdır. Elbette aynı burçtan olup yıllarca sağlıklı ilişki sürdüren çiftler de vardır, birbirine “uyumsuz” denilen burçlardan olup güvenli bağ kurabilen çiftler de. Çünkü ilişkinin kaderini çoğu zaman astrolojik uyumdan çok, kişinin kendi duygusal yaralarıyla ne ölçüde yüzleşebildiği belirler. Kısacası, ayrılıkların sorumluluğunu tamamen Merkür retrosuna, burçlara ya da “beni hiç sevmemiş” düşüncesine yüklemeden önce, bağlanma örüntülerimize de bakmakta fayda vardır. Çünkü bazen sorun gerçekten aşk değil, bağlanma sistemimizin bize öğrettiği ilişki kurma biçimidir. Bu yüzden bir ilişki bittiğinde, kendinizi eksik ya da yetersiz ilan etmeden önce, bazen sorunun sevgide değil, sevginin sürdürülebilmesi için gereken duygusal kapasitede olabileceğini hatırlayın. Bazı aşklar bitmez; sadece onları taşıyacak duygusal kapasite tükenir.
Sonuç olarak, ilişki bitişlerinde mutlaka bir suçlu aramaya gerek yoktur. Her birey, kendi gelişmişlik düzeyinin izin verdiği kadar ilişki kurabilir. Bağlanabilen kalır, bağlanamayan gider, kaygılı olan anlamaya çalışır, kaçıngan olan ise çoğu zaman açıklamadan uzaklaşır. Bitmek zorunda kalan ilişkilerde kaybeden biri yoktur; ancak kalan taraf çoğu zaman daha fazla duygusal olgunluk geliştirmiş olan taraftır. Kısacası, her ayrılığı Merkür retrosuna, burçlara ya da “beni hiç sevmemiş” düşüncesine bağlamadan önce, bağlanma stilimize de bir göz atalım. Çünkü o zaman aşkın bir suçu yoktur, diyebiliriz.
Uzman Klinik Psikolog
Elif Darıdereli
AŞKIN GİZLİ KODLARI:
Modern Zamanın Suçluluk Duygusu
İLİŞKİLERDE REKABET Mİ, TEKRAR MI? GÖRÜNMEZ BAĞLAR