1. Uzmanlar
  2. Beniz YILMAZ
  3. Blog Yazıları
  4. TRAVMA SONRASI PSİKOLOJİK GELİŞİM

TRAVMA SONRASI PSİKOLOJİK GELİŞİM

TRAVMA SONRASI PSİKOLOJİK GELİŞİM


Travma, kişide kontrolü kaybetme hissi yaratan ve sonucunda kontrolsüz tepkiler bırakan, gerçek bir ölüm veya ölüm tehdidinin bulunduğu, ağır yaralanmanın, fiziksel yaşama yönelik bütünlüğe bir tehdidin ortaya çıktığı ve kişinin kendisinin yaşadığı, şahit olduğu veya sevdiği bir kişinin başına geldiğini öğrendiği olağandışı olaylar olarak tanımlanmaktadır (Köroğlu E.). Travmatik olaylar yaşamdaki baş etme yollarına tehlikeli ya da ezici niteliktedir ve aniden ortaya çıkmaları sebebiyle korku, kaygı, geri çekilme ve kaçınma tepkilerine neden olur (Türksoy, 2003). Travmatik olaylar fiziksel sonuçlarla birlikte bireyde depresyon, anksiyete, alkol ve madde bağımlılığı, travma sonrası stres bozukluğu ve intihar gibi çeşitli psikolojik sonuçlar yaratır (Kılıç C. 2013).

Travmatik olaylar karşısında bireylerin gösterdiği tepkiler arasında önemli farklılıklar olabilir, travmatik olayların ardından sadece olumsuz değil, olumlu değişimler de yaşanabileceğini gözlemlenmiştir (Tedeschi ve Calhoun, 2004). Bireylerin bazılarında travmatik olay sonrasında anksiyete, depresyon ve post travmatik stres bozukluğu gibi ciddi bozulmalar görülebileceği gibi, bazı bireylerde travma deneyimi; önceliklerin belirlenmesi, yaşamın anlamı bulma, ilişkilerin iyileştirilmesi, kişisel güçlenme ve gelişme algısı gibi önemli olumlu değişikliklere yol açabileceği gözlemlenmiştir (Shakespeare-Finch, ve ark. 2003). Bu bakış açısı, travma sonrası büyüme kavramını gündeme getirmiştir Tedeschi ve Calhoun tarafından, travma sonrası büyüme yoğun bir şekilde karşımıza çıkan hayatımızın tümünü etkileyen olaylarla mücadeledeki olumlu değişim, yaşamdaki işlevselliğin iyileştirilmesi, kendini gerçekleştirmesi adına adımlar atması olarak tanımlanmıştır (Tedeschi RG, Calhoun LG. 1996). Travma sonrası büyüme literatürde yeni bir kavram olarak görülsede birçok inançta insanların acı çekmenin sonucunda değişmesi ve olgunlaşmasına yönelik düşünceler yer alır.

Tedeschi ve Calhoun (1996) travma sonrası büyümeyi, genellikle kanser gibi terminal hastalık yaşayan kişilerde araştırarak büyüme terimini, kişinin önceki uyum düzeyinin, psikolojik işlevselliğinin ve yaşama yönelik farkındalığının gelişmesine vurgu yapar. Kişilerin maruz kaldıkları travmatik olaylar ile mücadele sonucunda yaşadıkları bu olumlu değişim; “yorumlanan kazanç”, “stres ilişkili büyüme”, “gelişmek”, “travmadan dönüşüm”, “olumlu değişim”, “gelişmek”, “anlam bulma”, “dönüşümsel baş etme”, “olumlu psikolojik değişiklikler”, “ters büyüme” (adversial growth) gibi farklı terimlerle de bahsedilmiştir (Linley ve Joseph, 2004).

Janoff-Bulman’ın (1989), Temel Varsayımlar Modeli’nde sözedilen insanların inançları ve varsayımları “dünyanın iyiliği varsayımı”, “dünyanın anlamlılığı varsayımı”, “kendilik değeri varsayımı”, olarak 3 ana grupta ele alınır.

Dünyanın iyiliği varsayımında; kişisel olmayan insanların iyiliği ve dünyanın iyiliği birbiri ile bağlantılı olarak bireyin insanların iyiliğine inanışı ile dünyanın iyi bir yer olduğuna kötülüklerinde az olduğuna benzer şekilde inanılmaktadır. Dünyanın anlamlılığı varsayımında insanların hak ettiklerini yaşadıkları, adil dünya kuramı olarak açıklanabilmektedir. Bir diğer etmen olan rastlantısallık varsayımı ise, neden bazı olayların bazı insanların başına geldiğini anlamanın bir yolunun olmadığını, bu durumun yalnızca bir rastlantının sonucu olduğunu ve anlamsızlığın egemen olduğunu anlatır (Janoff-Bulman ve Berg,1998; Yılmaz, 2006). Kendilik değeri varsayımında birey kendi kişiliği ile ilgili olumlu bir düşüncesi olduğu sonuçları kontrol etmek için gerekeni yaptığı zaman adil bir dünyada zarar görmeyecekleri inanışı vardır (Janoff-Bulman, 1989; Yılmaz, 2006).

Travmatik olaylar bireyin içsel dünyasına darbe vurup bu varsayımları sarsarak, kişinin dünya ve kendisiyle ilgili olumlu inançlarını sorgulamasına; kendi incinebilirliğini fark etmesine neden olur (Janoff-Bulman ve Berg, 1998). Travma mağdurları, yaşadıkları olayların kendi başlarına gelebileceğini düşünmedikleri için, olay gerçekleştiğinde, temel varsayımlar sarsılır ve dünya anlamsız ve kötü bir yer olarak görülmeye başlanır, güvensiz ve korumasız hissedebilir, bu durum “incinmezlik yanılsaması” temelinde yaşamını sürdürdüğü gözlemlenir. Olaya bir anlam verme amacı sonucunda kendini suçlama ve gerçeği değiştirme çabalarına rastlanabilir, bu şekilde birey kendi davranışlarıyla olay arasında bir bağlantı kurmaya ve dünyanın anlamsız olduğuna ilişkin yeni veriyi etkisizleştirmeyi amaçlamaktadır (Janoff-Bulman ve Yopyk, 2004). Birey kaygı ve dehşet duygusunu yaşamış, talihsizlik ve kötülük olasılığını fark ederek anlamsızlıkla yüzleşmiştir. Stresin devam ettiği bu süreç, bilişsel işlemeyi aktif durumda tutarak travma sonrası büyümenin gerçekleşebilmesini sağlar. Hızlı bir rahatlama ise varsayımsal dünyanın ciddi olarak sorgulanmadığının göstergesi olabilir (Tedeschi ve Calhoun, 2004).

Yanılsamalarla yüzleşme sürecinde eski güvenliklerin ve kesinliklerin ortadan kalkması, kendisine ve sevdiklerinin başına da kötü bir şeyler gelebileceğinin farkında olması nedeniyle, travmatik olaylarda doğrudan ve ani olarak gerçekleşir. Kaybın önlenemeyeceğinin farkındalığı ile yaşamın değeri anlaşılır, önem ve değere ilişkin sorgulamalar başlar. Hayat takdir edilerek yeniden anlamlandırılır ve yaşamı anlamlı kılmaya dönüşen bir süreç başlamış olur.

Tedeschi ve Calhoun (1996), faktör analizi kullanarak yaptıkları çalışmada travma sonrası büyüme yaşantıdaki beş farklı alanda meydana gelen değişikliklerle açıklamıştır. Bu alanlar; yaşamın daha fazla takdir edilmesi ve önceliklerin yeniden değerlendirilmesi, daha yakın ilişkiler geliştirilmesi, kişinin kendi gücünün daha çok farkına varması, yaşamındaki yeni olasılıkların farkına varması ve ruhsal olarak gelişim şeklinde sıralanmaktadır (Tedeschi RG, Calhoun LG.). Hayatın daha çok önemsenmesi ve önceliklerin değiştirilmesi ile birey daha önceden fark etmediği günlük hayatın parçası olan şeylerden daha fazla keyif almaya başlayabilir. Böylece günlük hayatın rutinleri dışına çıkabilir, önceliklerini değerlendirerek yaşamını kendisi için daha anlamlı ve doyumlu hale gelmesini sağlayabilir. Travmatik deneyimden sonra yakın ilişkilerine daha çok değer vermeye başlayabilir ve “kötü gün dostları” ile daha da bağlılık kurup yakınlaşabilir. Ayrıca travmatik yaşantı ile birlikte “bunun üstesinden geldiysem, her şeyin üstesinden gelirim” düşüncesi gelişebilir, amaçlarının da yeniden değerlendirilmesi ve ulaşılabilir amaçlar ile ulaşılamayacak amaçlar arasında tercih yapılması, dini inançların yeniden şekillendirilmesi, yaşanan tehdit sonrasında varoluşsal deneyimin derinleşmesi olarak değişime uğratabilir (Tedeschi RG, Calhoun LG.).

Travmatik bir deneyimin yaşanması kişide travma sonrası büyümenin olması için yeterli değildir. Travmatik yaşantı sonucu büyümenin meydana gelebilmesi için olayın sarsıcı bir olay olması ve kişinin bu travma ile mücadele etmesi gerekmektedir. Travma sonrası büyüme düzeyini etkileyen değişkenler, demografik değişkenler, travmatik olayın şiddeti, travma sonrası stres belirtilerinin varlığı, sosyal destek varlığı, duyguların dışa vurulabilmesi, baş etme becerilerinin kullanılabilmesi bireysel özellikler (başa çıkma stratejileri, kendine güven), çevresel kaynaklar (sosyal destek, maddi kaynaklar) ve travmatik olay ile ilgili değişkenler etkilemektedir (Park CL. 1998).

Demografik özelliklere bakıldığı zaman yapılan bazı çalışmalarda genç insanlara nazaran yaşlı bireylerin daha çok büyüme gösterdikleri gözlemlenmiştir (Carver ve ark. 2004). Meme kanserli kadınların daha çok büyüme gösterdiği gözlemlenmiştir (Belizzi ve Blank, 2006). Genç kadınların bu durumu ölümle ilişkilendirilip daha fazla incinmeleri ile yorumlanmıştır, bu duruma paralel olarak tehdit algısı, daha fazla büyümeyle ilişkili olabileceği belirtilmiştir (Kyriaki Mystakidou ve ark. 2008). Belizzi ve Blank (2006), yaptıkları çalışmada evli olmanın kadınların travma sonrası büyüme algısında önemli bir değişken olduğunu, evli kadınların travma sonrası büyümenin arttığını gözlemlemiştir.

Travmatik olayın şiddeti bireyin yaşamındaki varsayımlarına etki edecek kadar güçlü olmasının büyüme için gerekli olduğunu bildirmektedir. Yakınını kaybeden 146 kişi ile yapılan bir araştırmada 1. derece yakınını kaybeden kişinin 2. dereceden yakınını ya da arkadaşını kaybedene göre daha fazla büyüme gösterdiği görülmüştür. Kayıp ne kadar büyük olursa, büyümenin o kadar fazla olduğu gözlemlenmiştir (Armstrong, 2011).

Travma sonrası stres belirtilerinde travma sonrası stres tek başına olumlu değişikliğe yol açmaya yeterli değildir. Kişinin temel inançlarının ve baş etme becerilerinin yoğun bir şekilde tehdit altında olması, büyüme için önemli bir göstergedir. Yapılan bir çalışmada cinsel taciz mağdurları için tacizin özellikleri büyüme açısından önemli bulunmazken kadının taciz sırasındaki hayati tehlike durumu büyüme açısından önemli olarak gözlemlenmiştir. Tecavüz sonrasında çevreden olumsuz tepkiler, kendini suçlama, uyumsal olmayan baş etme mekanizmaları, TSSB bulguları büyümenin daha az olmasıyla bağdaştırılmıştır (Ullman, 2014).

Sosyal destek travma sonrası büyümeyle ilişkili bulunmuştur (Karancı ve ark. 2005). Algılanan sosyal destek, travma sonrası büyüme için önemli bir faktör oluştururken, sosyal baskı ve sosyal aktivitelerin azalması, büyümenin düşük olması ile ilişkilendirilmiştir (Schulz, 2004; Thornton, 2006).

Duyguların dışavurumu travma sonrası uyumu ve büyümeyi arttırdığı gözlemlenmiştir (Stanton A., 2000). Bireyin olumsuz duyguları ifade etmesiyle bu duygulara karşı hassasiyeti azalmakta, bu şekilde de olumlu duygular ve kazanımları benimsenmesine olanak sağladığı gözlemlenir (Foa EB. 1989).

Baş etme becerileri bireyin olay ile nasıl baş ettiğine dair karakteristik özellikleri ile ilgilidir. Travmatik olayın birey üzerindeki etkisini kabul etmek, baş etme ve problem çözmede aktif rol oynamak ve olumlu yeniden değerlendirme yapmak travma sonrası büyüme ile olumlu yönde ilişkili bulunmuştur (Lechner ve ark 2006).

Kişilik özelliklerine göre değerlendirildiğinde travmatik yaşantıdan önceki psikolojik sağlıklılığın, travma sonrası büyümeyle ilişkisi çok açık değildir (Calhoun ve Tedeschi, 1998). İyimserlik ile travma sonrası büyüme arasında güçlü bir ilişki bulunmuştur. Bireylerin iyimser tutumları baş etme stratejilerinde daha esnek olmalarından dolayı, soruna karşı daha uyumlu olabilecekleri düşünülmektedir (Helgelson ve ark., 2006).

İnsanların travma sonrası verdikleri tepkilerde sosyal norm ya da kuralların etkisi dikkate alınması gereken bir diğer önemli konudur. Bir kültürde duyguların açıkça ifade edilmesi için cesaretlendirilirken, diğerinde engellenebilir; ya da bazı kültürel gruplarda yaşamsal kriz karşısında kadınların ağlamasına izin verilir, erkeklerin duygularını ifade biçiminde daha fazla kontrol sahibi olması beklenebilir. Kuramsal olarak büyümenin ifade edilmesine yönelik kendini açma davranışlarının sosyal destek ya da kabul ile karşılanmasının, krizle etkili biçimde başa çıkma ve olası travma sonrası büyümeye katkıda sağlayabilir (Calhoun, Cann ve Tedeschi, 2013).

Yayınlanma: 07.06.2021 09:12

Son Güncelleme: 07.06.2021 09:12

Psikolog

Beniz

YILMAZ

Uzman Klinik Psikolog

Alkol ve Madde Bağımlılığı
Cinsel İşlev Bozuklukları
Online TerapiOnline Ter...
süre 50 dk
ücret 3000
Yüz Yüze TerapiY. Yüze Ter..
süre 50 dk
ücret 3000
Yapay zeka ile, kişiselleştirilmiş destek:
Menta AI
Yapay zeka ile,
kişiselleştirilmiş destek: Menta AI

Şimdi indir, konuşmaya başla

App Store'dan İndirGoogle Play'den İndir
Bunları da sevebilirsiniz...

"Hayır" Diyememek ve Sınır Çizmenin Psikolojisi

Hayatınızda başkalarının taleplerini kendi ihtiyaçlarınızın önüne koyduğunuz kaç an var? Arkadaşınızı kırmamak için gittiğiniz o yorgun akşam yemeği, iş yerinde aslında göreviniz olmayan ama "hayır" diyemediğiniz için üstlendiğiniz projeler veya ailenizin beklentileri altında ezilen kendi istekleriniz... Eğer sürekli başkalarını memnun etmeye çalışırken kendinizden bir şeyler eksildiğini hissediyorsanız, özgüveninizin en büyük düşmanıyla tanışıyor olabilirsiniz: Sınır koyamama sorunu.Peki, neden "hayır" demek bu kadar zor? Neden sınırlarımızı korumaya çalıştığımızda suçluluk duyuyoruz? Bu yazıda, sınır çizmenin psikolojik temellerine inecek ve özgüvenle bağını keşfedeceğiz.1. Sınır Çizmek Neden Bu Kadar Zor?Psikolojide sınır koyamama davranışı, genellikle geçmişte edindiğimiz bazı temel inançlarla (şemalarla) yakından ilgilidir. Özellikle Şema Terapi ekolü çerçevesinden baktığımızda, şu şemalar sınır çizmemizi engelleyen ana unsurlardır:Boyun Eğicilik Şeması: Kişinin, başkaları tarafından kontrol edilme veya cezalandırılma korkusuyla kendi isteklerini bastırmasıdır. "Eğer hayır dersem beni sevmezler" veya "Öfkelenirlerse bununla baş edemem" düşüncesi bu şemanın temelidir.Kendini Feda Şeması: Başkalarının acı çekmesini engellemek veya onlara yardımcı olmak adına kendi ihtiyaçlarını tamamen göz ardı etmektir. Bu kişiler genellikle çevrelerinde "çok yardımsever" olarak bilinirler ama iç dünyalarında derin bir boşluk ve tükenmişlik hissederler.Onay Arayıcılık Şeması: Öz-değerini sadece başkalarından gelen takdir ve onaya bağlamaktır. "Hayır" demek, karşı taraftan gelecek olumsuz bir tepki riskini göze almak demektir ve onay arayıcı birey için bu risk çok korkutucudur.2. Sınır Çizmemenin Bedeli: Kronik Yorgunluk ve TükenmişlikSürekli olarak başkalarının beklentilerini karşılamaya çalışmak, sadece zihinsel bir yük değil, aynı zamanda fiziksel bir yorgunluk kaynağıdır. Sınır çizemeyen bireylerde sıklıkla kronik stres, uyku bozuklukları ve psikosomatik ağrılar (özellikle omuz ve boyun ağrıları) gözlemlenir. Zihin sürekli olarak "Acaba birini kırdım mı?" veya "Sıradaki istek ne olacak?" kaygısıyla meşgul olduğu için, dinlenme anlarında bile gerçek bir rahatlama yaşanamaz. Bu durum uzun vadede tükenmişlik sendromuna (burnout) ve yaşama karşı duyulan ilginin azalmasına yol açabilir. Kendi ihtiyaçlarımızı ertelemek, bir süre sonra öz-şefkat duygusunun kaybolmasına neden olur.3. İş Hayatında Profesyonel Sınırlar: Kariyerinizi KorumakPek çok danışanım, özellikle iş hayatında sınır çizmenin "tembellik" veya "başarısızlık" olarak algılanmasından korkar. Oysa sağlıklı sınırlar, sizi daha verimli bir çalışan yapar. Her şeye "evet" dediğinizde, asıl odaklanmanız gereken öncelikli işlerinizdeki kalite düşer. Profesyonel sınırlar; mesai saatlerinize sadık kalmak, uzmanlık alanınız dışındaki işleri nezaketle reddetmek ve mola zamanlarını korumaktır. Unutmayın, iş yerinde çizilen sınırlar sizi "zor biri" yapmaz; aksine, zamanını ve emeğini doğru yöneten "saygın biri" yapar.4. Sınırlar ve Özgüven Arasındaki Kritik BağÖzgüven, sadece "ben yapabilirim" demek değildir; özgüven aynı zamanda "benim ihtiyaçlarım da önemli" diyebilme cesaretidir. Sağlıklı sınırları olmayan bir bireyin özgüveni sürekli dış faktörlere bağlıdır. Başkaları sizi onayladığında kendinizi iyi, eleştirdiğinde ise değersiz hissedersiniz.Sınır çizmek, kendinize olan saygınızı koruma biçiminizdir. Kendi alanınızı koruduğunuzda, zihninize şu mesajı gönderirsiniz: "Benim zamanım, enerjim ve duygularım kıymetli." Bu mesaj içselleştirildikçe, dışarıdan gelen onaya olan ihtiyacınız azalır ve gerçek özgüven inşa edilmeye başlar.5. Sınır Koyma Türlerini TanıyalımSınırlar sadece fiziksel değildir; yaşamın pek çok alanına yayılırlar:Duygusal Sınırlar: Başkalarının duygularından kendinizi sorumlu tutmamaktır. Bir yakınınız mutsuz olduğunda onu teselli edebilirsiniz, ancak onun mutsuzluğunun "sebebi" veya "çözümü" siz olmak zorunda değilsiniz.Zihinsel Sınırlar: Kendi düşünce ve inançlarınızı korumaktır. Başkalarının fikirlerine saygı duyarken, onlarla aynı fikirde olmama hakkınızı saklı tutmaktır.Zaman ve Enerji Sınırları: Sınırlı olan vaktinizi ve enerjinizi kime, ne kadar ayıracağınıza karar vermektir. "Bu akşam kendime vakit ayırmak istiyorum" demek, meşru bir sınırdır.6. Suçluluk Duymadan "Hayır" Demek Mümkün Mü? Kabul ve Kararlılık Terapisi (ACT), bize duygulardan kaçmak yerine onlarla nasıl yaşayacağımızı öğretir. Sınır koyduğunuzda suçluluk hissetmeniz çok normaldir; çünkü zihniniz eski alışkanlıklarını korumaya çalışıyordur.Duyguyu Gözlemleyin: Suçluluk geldiğinde onu bastırmayın. "Şu an zihnim bana başkalarını hayal kırıklığına uğrattığımı söylüyor ve bu yüzden suçluluk hissediyorum" diyerek duyguyu etiketleyin.Değerlerinize Odaklanın: Sınır koyduğunuzda neye "evet" dediğinizi düşünün. Arkadaşınıza "hayır" derken, belki de kendi dinlenme ihtiyacınıza veya ailenize ayıracağınız vakte "evet" diyorsunuzdur.Bilişsel Yeniden Yapılandırma (BDT): "Hayır dersem bencil biriyim" gibi otomatik düşüncelerinizi, "Kendi sınırlarımı korumak beni bencil değil, sağlıklı bir birey yapar" gibi daha gerçekçi düşüncelerle değiştirin.7. Profesyonel Destek Almanın ÖnemiSınır çizme sorunu genellikle çok derinlerde yatan değersizlik ve yetersizlik hislerinden beslenir. Yılların getirdiği bu kalıpları tek başına değiştirmek bazen direnç yaratabilir. Profesyonel bir psikolojik destek süreci; sınır koymanızı engelleyen çocukluk şemalarınızı fark etmenizi sağlar, güvenli ve yargısız bir alanda "hayır" deme pratiği yapmanıza yardımcı olur ve sosyal fobi veya anksiyete gibi sınır koymayı zorlaştıran diğer etmenleri ele almanıza imkan tanır.8. Kendi Değerinizi Yeniden TanımlayınSınır çizme yolculuğu, aslında kendinize verdiğiniz değeri yeniden keşfetme sürecidir. Başkalarını mutlu etmek için harcadığınız o muazzam enerjiyi, kendi iç dünyanızı iyileştirmeye ve öz-şefkat geliştirmeye yönlendirdiğinizde hayatınızdaki dengelerin nasıl değiştiğine şaşıracaksınız. "Hayır" demek, köprüleri yıkmak değil; kendi bahçenizin kapılarını sadece gerçekten davet etmek istediğiniz kişilere açmaktır.Bu süreçte zorlandığınız her an, bu değişimin sadece bir alışkanlık değişikliği değil, derin bir özgürleşme adımı olduğunu hatırlayın. Terapi odası, bu özgürleşme yolunda size güvenli bir laboratuvar sunar. Kendi ihtiyaçlarınızın sesini duymaya başladığınızda, sadece kendinizle değil, çevrenizle olan bağlarınızın da çok daha samimi ve dürüst bir zemine oturduğunu göreceksiniz. Siz, sınırlarınızla ve olduğunuz halinizle değerlisiniz.Unutmayın; "Hayır" bir tam cümledir ve herhangi bir açıklama gerektirmez. Kendi hayatınızın sınırlarını belirlemek, kendinize verdiğiniz en büyük değerdir. KaynakçaYoung, J. E., Klosko, J. S., & Weishaar, M. E. (2003). Şema Terapi: Uygulamacı Kılavuzu.Beck, J. S. (2011). Bilişsel Davranışçı Terapi: Temelleri ve Ötesi.Hayes, S. C., Strosahl, K. D., & Wilson, K. G. (2011). Kabul ve Kararlılık Terapisi.Neff, K. (2011). Öz-Şefkat: Kendinize Karşı Nazik Olmanın Kanıtlanmış Gücü.
Şevval TAŞ 04.02.2026

İçimizdeki Sahtekar: Imposter Sendromu Nedir?

Hayatınızda her şey dışarıdan bakıldığında "yolunda" görünse de, iç dünyanızda bitmek bilmeyen bir huzursuzluk mu var? İyi bir kariyer, sevgi dolu bir aile ya da akademik başarılar bile kendinizi "gerçekten başarılı" hissetmenize yetmiyor mu? Eğer içinizdeki bir ses sürekli olarak başarınızın bir "tesadüf" olduğunu, aslında yeterince zeki veya yetenekli olmadığınızı ve bir gün herkesin bu "gerçeği" anlayacağını fısıldıyorsa; muhtemelen imposter (Sahtekarlık) sendromu ve derin bir yetersizlik hissiyle karşı karşıyasınız demektir.Peki, neden kendimize karşı bu kadar acımasızız? Neden başkalarına gösterdiğimiz şefkati kendimizden esirgiyoruz? Bu yazıda, yetersizlik hissinin psikolojik kökenlerine inecek ve bu döngüden çıkış yollarını bilimsel ekoller ışığında inceleyeceğiz.1. Yetersizlik Hissi Nereden Gelir? Geçmişin Bugünkü YansımalarıPsikolojide hiçbir duygu sebepsiz değildir. Bugün hissettiğiniz yetersizlik duygusu, genellikle çocukluk döneminde atılan tohumların bir sonucudur. Özellikle Şema Terapi ekolü, bu durumu "Erken Dönem Uyumsuz Şemalar" ile açıklar. Zihnimizde çocuklukta oluşan bu kalıplar, birer gözlük gibidir ve dünyayı bu gözlüklerin renginde görmemize neden olur.Kusurluluk Şeması: Eğer çocukken duygusal ihtiyaçlarınız tam olarak karşılanmadıysa veya sürekli eleştirildiyseniz, "Ben temelde kusurluyum ve eğer insanlar beni gerçekten tanırsa benden uzaklaşırlar" inancını geliştirmiş olabilirsiniz. Bu inanç, yetişkinlikte kendinizi sürekli saklamanıza veya aşırı telafi mekanizmaları geliştirmenize yol açar.Yüksek Standartlar Şeması: Bazı aile yapılarında sevgi, performansa bağlıdır. Sadece "en iyi" olduğunuzda takdir edildiyseniz, yetişkinlikte kendinize hata yapma alanı bırakmayan, acımasız bir iç ses geliştirirsiniz. Bu şema altındaki kişi için "iyi", asla yeterli değildir; sadece "mükemmel" kabul edilebilirdir.Başarısızlık Şeması: Kişinin kendini akranlarıyla kıyasladığında her zaman daha yeteneksiz, daha şanssız veya daha başarısız hissetmesidir. Kişi gerçekten başarılı olsa bile, bu başarıyı dışsal faktörlere (şans, başkasının yardımı, kolay sınav vb.) bağlar; başarısızlığı ise tamamen kendi beceriksizliği olarak görür.2. Modern Dünyanın Tuzakları: Sosyal Medya ve "Mükemmel" Hayatlar İllüzyonuİçsel şemalarımızın üzerine bir de günümüzün dijital dünyası eklendiğinde, yetersizlik hissi kaçınılmaz hale gelebiliyor. Sosyal medya, bizlere başkalarının hayatlarının sadece "en parlak" anlarını sunar. Ancak biz kendi hayatımızın mutfağını, dağınıklığını, sabahki yorgunluğunu ve geceki kaygılarını biliyoruz. Başkasının "sahne önü" ile kendi "sahne arkamımızı" kıyaslamak, adil olmayan bir yarıştır.Sürekli maruz kalınan "ideal beden", "ideal kariyer" ve "ideal ebeveynlik" görselleri, zihnimizdeki "yeterli değilim" inancını her gün yeniden besler. Bu durum, bireyin kendi özgün değerlerinden uzaklaşmasına ve başkalarının onayına bağımlı bir yaşam sürmesine neden olur.3. İş Hayatında ve Akademik Yaşamda YetersizlikYetersizlik hissi en çok performans sergilediğimiz alanlarda bizi yakalar. İş hayatında yeni bir sorumluluk aldığınızda ya da akademik bir başarı elde ettiğinizde gelen o "Acaba hata mı yaptım?" korkusu, aslında gelişme arzunuzun gölgesidir. Bu duyguyla baş etmenin yolu, başarıyı sadece sonuç odaklı değil, süreç odaklı değerlendirmektir. Kazandığınız her deneyim, attığınız her adım sizi "yetersiz" değil, "öğrenen ve dönüşen" bir birey kılar. Profesyonel hayatta uzmanlaşmak, her şeyi bilmek değil, bilmediklerimizi nasıl öğreneceğimizi keşfetmektir.4. İçimizdeki Eleştirel Sesle Nasıl Bağ Kurarız?İçimizdeki eleştirel ses aslında bizi korumaya çalışan, ancak yöntemini şaşırmış bir parçamızdır. Genellikle bizi başarısızlıktan veya reddedilmekten korumak için "Zaten yapamazsın, deneme bile" diyerek bizi konfor alanımızda tutmaya çalışır. Kabul ve Kararlılık Terapisi (ACT) bu noktada bize çok kıymetli bir perspektif sunar: Bu sesi susturmaya çalışmak yerine, onunla olan bağımızı değiştirmek.Düşünceleri birer "mutlak gerçek" olarak değil, zihnimizden geçen "kelime dizileri" olarak görmeye başladığımızda (Bilişsel Ayrışma), bu seslerin üzerimizdeki kontrolü azalır. "Ben yetersizim" demek yerine, "Şu an zihnimden yetersiz olduğuma dair bir düşünce geçiyor" demek, duyguyla aranıza sağlıklı bir mesafe koymanızı sağlar.5. Yetersizlik Hissini Yönetmek İçin 5 Somut AdımEğer bu duygu hayatınızın direksiyonuna geçtiyse, şu adımları uygulamaya başlayabilirsiniz:Kanıt Analizi Yapın (BDT Tekniği): Kendinizi yetersiz hissettiğiniz bir anı seçin. Bu duygunun lehine ve aleyhine olan somut kanıtları bir kağıda yazın. Göreceksiniz ki, aleyhteki (başarılarınız, çabalarınız, olumlu geri bildirimler) kanıtlar genellikle daha fazladır.Öz Şefkat Pratiği: Kendinize, çok sevdiğiniz bir arkadaşınız aynı durumda olsaydı ona neler söylerdiniz, diye sorun. Kendinize karşı kullandığınız dil, bir düşman dili mi yoksa destekleyici bir dost dili mi?Hata Yapma İzni Verin: Mükemmeliyetçilik gelişim değildir; gelişim, hatalardan ders çıkarabilme becerisidir. Haftada en az bir kez "bilinçli olarak" küçük, önemsiz bir hata yapın ve dünyanın başınıza yıkılmadığını deneyimleyin.Değerlerinize Odaklanın: Başkalarının beklentilerine veya onayına göre değil; sizin için gerçekten neyin önemli olduğuna göre hareket edin. Başarı, başkalarını geçmek değil, kendi değerlerinizle uyumlu bir hayat yaşamaktır.Duygularınızı Etiketleyin: Kaygı veya yetersizlik geldiğinde onu bastırmayın. "Şu an yetersizlik hissi geldi, hoş geldi. Onu hissediyorum ama onun peşinden gitmek zorunda değilim" diyerek duyguyu misafir edin.6. Profesyonel Destek Almanın Önemi ve Terapi SüreciYetersizlik hissiyle tek başına mücadele etmeye çalışmak, fırtınalı bir denizde pusulasız yol almaya benzer. Birey, çoğu zaman kendi zihinsel kör noktalarını görmekte zorlanabilir ve içsel eleştirel sesleri "mutlak gerçekler" olarak kabul etme eğilimi gösterebilir. Profesyonel bir psikolojik destek süreci, bu noktada bireyin kendi iç dünyasına objektif bir ayna tutmasını ve bu köklü inançları bilimsel yöntemlerle incelemesini sağlar.KaynakçaYoung, J. E., Klosko, J. S., & Weishaar, M. E. (2003). Schema Therapy: A Practitioner's Guide. Guilford Press.Beck, J. S. (2011). Cognitive Behavior Therapy: Basics and Beyond. Guilford Press.Harris, R. (2009). ACT Made Simple: An Easy-to-Read Primer on Acceptance and Commitment Therapy. New Harbinger Publications.Clance, P. R., & Imes, S. A. (1978). The imposter phenomenon in high achieving women: Dynamics and therapeutic intervention. Psychotherapy: Theory, Research & Practice.
Şevval TAŞ 03.02.2026

Psikolojik Danışmanla Konuşmak Neden Arkadaşla Sohbet Etmekten Farklıdır?

Zor bir gün geçirdiğimizde, içimiz sıkıştığında ya da bir konuda kararsız kaldığımızda ilk refleksimiz çoğu zaman bir arkadaşımızı aramak olur. “Bir kahve içelim, anlatayım” demek tanıdıktır, güvenlidir ve iyi hissettirir. Peki o zaman şu soru ortaya çıkar: Psikolojik danışmanla konuşmanın farkı ne? Arkadaşıma anlatsam yetmez mi?Bu soru çok yaygındır ve son derece anlaşılırdır. Çünkü her iki durumda da konuşuruz, anlatırız, paylaşırız. Ancak yüzeyde benzer görünen bu iki deneyim, aslında amaç, yapı, rol ve etki açısından birbirinden oldukça farklıdır.1. Amaç Farkı: Rahatlamak mı, Dönüşmek mi?Arkadaşla yapılan sohbetin temel amacı çoğu zaman rahatlamaktır. İç dökmek, anlaşılmak, yalnız olmadığını hissetmek… Bunların hepsi çok kıymetlidir. Arkadaşınız sizi teselli edebilir, güldürebilir, “haklısın” diyebilir.Psikolojik danışmada ise amaç yalnızca rahatlamak değildir. Asıl hedef fark etmek, anlamlandırmak ve değişim yaratmaktır.Danışman, anlattıklarınızı sadece dinlemez; tekrar eden kalıpları, düşünce biçimlerini, duygusal tepkileri ve bunların kökenlerini birlikte keşfetmenize yardımcı olur. Yani terapi, “iyi hissettiren bir konuşma”dan ziyade, bazen zorlayıcı ama uzun vadede dönüştürücü bir süreçtir.2. Tarafsızlık ve Güvenli AlanArkadaşlar bizi sever. Ama aynı zamanda bizi kendi bakış açılarıyla dinlerler. Sizi korumak isterler, bazen taraf tutarlar, bazen de kendi yaşantılarını sizin hikâyenizin içine katarlar:“Ben olsam asla katlanmazdım.” “Bence sen çok iyi niyetlisin ama insanlar kötü.” “Bana da aynısı olmuştu…”Bu cümleler çoğu zaman iyi niyetlidir ama tarafsız değildir.Psikolojik danışman ise yargılamadan, taraf tutmadan ve kişisel gündem katmadan dinler. Sizin hikâyeniz, sizin duygularınız ve sizin anlam dünyanız merkezde kalır. Danışman, “kim haklı?” sorusuna değil, “bu durum sende neye dokunuyor?” sorusuna odaklanır.Bu da danışma odasını, duyguların sansürlenmeden var olabildiği güvenli bir alan hâline getirir.3. Sorumluluk ve Rol SınırlarıArkadaşlık ilişkisinde roller karşılıklıdır. Bugün siz anlatırsınız, yarın o anlatır. Denge vardır. Ancak bu karşılıklılık bazen şu sonucu doğurur: Anlatırken “onu da yormayayım”, “zaten benim yüzümden üzülmesin” diye kendimizi tutabiliriz.Psikolojik danışmada ise ilişki tamamen sizin ihtiyaçlarınıza göre yapılandırılmıştır. Danışman sizi “yük” olarak görmez. Tam tersine, o odadaki tek gündem sizsiniz.Ayrıca danışman:Sizi kurtarmaya çalışmazSizin adınıza karar vermezSize ne yapmanız gerektiğini dikte etmezBunun yerine, sorumluluğu size ait olan bir farkındalık sürecine eşlik eder. Bu, ilk bakışta daha zor ama çok daha güçlendirici bir yaklaşımdır.4. Tavsiye Vermek Yerine Anlamayı DerinleştirmekArkadaş sohbetlerinde tavsiye çok yaygındır:“Boş ver, takma kafana.” “Ayrıl gitsin.” “Biraz daha sabret.”Oysa psikolojik danışmada amaç tavsiye vermek değil, danışanın kendi cevaplarını bulmasını sağlamaktır. Çünkü bir başkasının hayatında işe yarayan bir çözüm, sizin hayatınızda aynı sonucu vermeyebilir.Danışman, sorularla, yansıtmayla ve bilimsel yaklaşımlarla şunu hedefler: Kişinin kendi iç sesini duyması ve seçimlerinin sorumluluğunu alabilmesi.5. Bilimsel ve Etik Bir TemelPsikolojik danışma, yalnızca “iyi dinlemek” değildir. Bu süreç; psikoloji bilimine, kuramsal çerçevelere ve etik ilkelere dayanır.Danışman:Gizlilik ilkesine bağlıdırMesleki sınırlar içinde çalışırKendi duygularını sürecin önüne koymazSürekli eğitim ve süpervizyon alırArkadaş sohbetinde ise böyle bir yapı yoktur. Arkadaşınız iyi niyetli olabilir ama duygusal olarak sürecin içine fazlasıyla dahil olabilir. Bu da bazen çözümden çok karmaşa yaratır.6. “Anlatmak” ile “Çalışmak” Arasındaki FarkArkadaşla konuşmak çoğu zaman anlatmak üzerinedir. Psikolojik danışmada ise bir konuyu çalışmayı içerir.Yani:Aynı olayın neden tekrar tekrar yaşandığına bakılırDuyguların bedensel ve zihinsel yansımaları fark edilirGeçmiş deneyimlerin bugünkü tepkilerle ilişkisi kurulurBu nedenle bazı danışanlar şunu söyler: “Arkadaşlarıma yıllardır anlattığım şeyi burada bir seansta bambaşka yerden fark ettim.”Terapide Zorlanmak da Sürecin Bir ParçasıdırPsikolojik danışman sürecinin arkadaş sohbetinden bir diğer önemli farkı da şudur: Terapi her zaman “iyi hissettirmez”. Bazen bir seanstan sonra danışan kendini daha düşünceli, daha yorgun ya da duygusal olarak dalgalı hissedebilir. Bu durum çoğu kişi için şaşırtıcıdır çünkü konuşmanın her zaman rahatlatması gerektiği düşünülür. Oysa terapide amaç, sadece anlık rahatlama değil, uzun vadeli bir içsel düzenleme sağlamaktır.Arkadaş sohbetinde zor konular genellikle hızlıca geçiştirilir ya da dağıtılır. Terapi odasında ise kaçınılan duygulara, ertelenen meselelerine ve kişinin kendisiyle ilgili görmekte zorlandığı alanlara nazik ama dürüst bir şekilde bakılır. Bu da zaman zaman rahatsız edici olabilir. Ancak bu rahatsızlık, kişinin sınırlarını, ihtiyaçlarını ve gerçek duygularını fark etmesi için önemli bir eşiktir.Bu nedenle psikolojik danışman, “her seans iyi geçmeli” beklentisiyle değil; “her seans beni biraz daha kendime yaklaştırıyor mu?” sorusuyla değerlendirilir. Ve çoğu zaman asıl değişim, tam da zorlanılan o anlarda başlar.Bu konuları yalnızca okumak ya da düşünmek bazen yetmeyebilir. Ben, seanslarda danışanla birlikte bu farkları konuşmakla kalmayıp çalışmayı önemsiyorum. Aynı olayın neden tekrar ettiğini, bir duygunun neden bu kadar yoğun yaşandığını ya da neden bazı adımları atmanın zorlaştığını birlikte, yargısızca ele alıyoruz. Terapi, hazır cevaplar sunmak değil; senin kendi cevaplarına ulaşabileceğin güvenli bir alan yaratmaktır. Eğer arkadaş sohbetlerinin artık yetmediğini, aynı döngülerin içinde kaldığını hissediyorsan, bu süreci birlikte çalışmak için seansa gelmeni öneririm. Değişim, konuşmaya cesaret ettiğin yerde başlar. Sonuç: İkisi Rakip Değil, Ama Yerleri FarklıArkadaş sohbeti değersiz değildir. Aksine, sosyal destek ruh sağlığının önemli bir parçasıdır. Ancak psikolojik danışman, arkadaş sohbetinin yerine geçen bir şey değil; başka bir ihtiyaca cevap veren profesyonel bir süreçtir.Arkadaşlar:Teselli ederYalnız olmadığını hissettirirPsikolojik danışma ise:Fark ettirirDerinleştirirDeğişim için alan açarBazen bir kahve sohbeti iyi gelir. Bazen ise bir danışma odasında durup gerçekten kendinle yüzleşmeye ihtiyaç duyarsın.Ve bu ikisi aynı şey değildir.
Buse AZLAĞ 29.01.2026