Panik Atak Süreci ve Tedavisi

PANİK ATAK NEDİR,TANIYIN!


Temel özelliği, aniden ortaya çıkan ve zaman zaman tekrarlayan, insanı dehşet içinde bırakan yoğun sıkıntı ya da korku nöbetleridir. Panik atak kontrol edilemeyen kaygı duygusundan kaynaklı meydana gelir. Aslında kişinin kontrol edemediği şey; atak değil, kaygı duygusudur. Kaygı duygusu kişinin daha erken yaşantılarında edindiği ve kontrol etmekte güçlük çektiği bir duygu haline gelmektedir. İleriki yaşlarda ise panik ataklara sebep olabilmektedir.Panik ataklar genellikle birden ortaya çıkar ve 10 dakika gibi bir süre içerisinde zirveye ulaşarak sonlanır. Bazen panik ataklar art arda yaşanabilir.


Panik atak; ani kayıplar, kazalar, boşanmalar gibi stresli dönemler ile terfi alma, evlenme, bebek sahibi olma gibi yaşamı olumlu yönde etkileyen hayat değişikliklerinden sonra da tetiklenebilir. Eğer tekrarlayan panik atak yaşanıyor ve tekrarlanacağı endişesiyle yoğun bir beklenti kaygısı içine giriliyorsa, hayatın işleyişi bozulmaya başlamışsa ve yaşanılanlar bedensel değişiklikler ile açıklanamıyorsa, bir uzmana başvurulmalıdır.  


En az 4 belirti varsa panik atak hastası olabilirsiniz

Göğüs ağrısı, göğüste sıkışma, çarpıntı, kalbin kuvvetli ya da hızlı vurması,

Terleme, uyuşma ya da karıncalanma,

Nefes darlığı ya da boğulur gibi olma, soluğun kesilmesi,

Baş dönmesi, sersemlik, bayılacak gibi olma,

Üşüme, ürperme ya da ateş basması, çıldırma korkusu,

Bulantı, karın ağrısı, titreme ya da sarsılma, ölüm korkusu ve

Kendini, çevresindekileri değişmiş, tuhaf ve farklı hissetme.


Panik Atağa Yatkınlık Durumları:

  • Birinci derece akrabalarında panik ya da başka anksiyete bozukluğu olması
  • Sıkıntılı, telaşlı, aceleci, mükemmeliyetçi olma
  • Düşünce ve duyguların yeterince dışarıya yansıtamama
  • Geçmişinde panik atak, diğer anksiyete bozukluklarından bir rahatsızlık ya da depresyon geçirmiş olma
  • Sürekli baskı altında olma, engellenmek ya da kendi kendini baskılama
  • Sosyal fobik, kaçıngan kişilik yapıları
  • Sürekli “verici” davranma “hayır” diyememe
  • Öfkesini, kızgınlığı dışarıya yansıtamama
  • Dürtülerini sürekli bastırma
  • Aşırı hırslı, sürekli başarı ile beslenen, başarısızlıklarda kendisini suçlayan yapı
  • Alkol ya da başka bağımlılık yapabilen maddelere yatkınlık ve bağımlılık


PANİK BOZUKLUĞU NASIL OLUŞUR?


Hiçbir neden yokken birdenbire başlayan göğüs ağrısı, göğüste sıkışma, çarpıntı, nefes alamama, terleme, titreme, üşüme ya da ürperme, bazen de bulantı ya da karın ağrısı, baş dönmesi, dengesizlik; düşecek ya da bayılacakmış gibi olma, uyuşma ya da karıncalanma gibi belirtiler, kişiyi dehşet içinde bırakır. 

O an “kalp krizi” geçirdiğini ya da felç geçirmekte olduğunu zannederek yoğun bir “ölüm korkusu” ya da “felç olma korkusu” yaşar.

Bazen de başında bir tuhaflık, sersemlik, kendisini ya da çevresini bir garip ya da değişik hissetme gibi duyguların ortaya çıkmasıyla, “kontrolünü kaybetmeye” ya da “çıldırmaya başladığını” düşünerek kendisine ya da çevresindekilere bir zarar vermekten korkmaya başlar.

Hasta büyük bir korku ve endişe ile yakınları tarafından en yakın doktor ya da acil servise götürülür. Orada yapılan bir çok muayene, çekilen film, EKG, BT ve diğer incelemelerde hiçbir şey bulunmaz, oksijen verilerek ya da “sakinleştirici” bir iğne yapılarak evine gönderilir.


Beklenti Anksiyetesi gelişiyor:

Ataklar tekrarlamaya devam ettikçe, hasta, ataklar arasındaki dönemde; gergin, huzursuz ve endişeli bir şekilde her an yeni bir Panik atağının geleceğini beklemeye başlar. Bu endişeli bekleyişe “beklenti anksiyetesi” adı verilir. Atakların çoğu zaman belirsiz zaman ve yerlerde gelmesi bu kaygıyı daha çok artırır.

Ataklar sıklaştıkça, kalp krizi geçirip ölme, felç olma ya da kontrolünü kaybedip çıldırma korkuları pekişir.


Davranışlar Değişiyor:

Bir süre sonra ataklara ve ataklar sırasında geçekleşeceğine inandıkları “felaketler”e karşı bazı önlemler almaya ve kimi davranışlarını değiştirmeye başlarlar.

Ataklara neden olabileceğini düşündükleri etkinliklerden, yiyecek ve içeceklerden vazgeçerler. Ataklara karşı evden çıkarken alkol/madde/ilaç kullanırlar. Ataklar sırasında olabileceklere karşı önlem alırlar.


AGORAFOBİ NEDİR?

Hastaların % 60 ‘ından fazlası, atakların geleceği yer ve durumlardan kaçınmaya başlarlar.

Yalnız başına evde kalamaz, sokağa yalnız çıkamaz, taşıt araçlarına, asansöre binemez, dar sokak ya da köprülerden geçemez, pazar yeri, büyük mağazalar gibi kalabalık yerlere ya hiç giremez olurlar ya da ancak yanlarında birisi ile yoğun bir endişe ve rahatsızlık duyarak bu tür yerlere gidebilirler.

Panik Atak Anında Yapılması Gerekenler Nelerdir?

Panik atak hastası iseniz ya da bir yakınız bu hastalıktan mustarip ise aşırı bir kaygıya kapılmamalı ve yaşadığı korku ya da endişeyi rahat bırakmalı. Çünkü panik atak korkuyu besler ve şiddetini arttırır. Yoğun endişenin kendisine zarar veremeyeceğini mutlaka kişi bilmeli ve bir süre sonra geçeceğine gerçekten emin olmalı. 

Panik atak esnasında karıncalanma ve kalp atışında hızlanma hemen bedende etkisini gösterir ve hastayı endişeye sürükler. Kalp krizi ile karıştırılan bu belirtiler panik atağın şiddetlenmesinde doğrudan etkilidir. Atağın geldiği andan itibaren kişinin düşüncelerini kontrol etmeyi öğrenmesi çok önemlidir. Bilişsel- davranışsal terapi esnasında bu düşüncelerin nasıl kontrol edileceği öğretilir ve hastanın yaşadığı bu olumsuz kaygılar minimum seviyeye indirilebilir.


PANİK BOZUKLUĞUNUN TEDAVİSİ MÜMKÜN MÜDÜR?

Panik Bozukluğu, tedavisi mümkün bir hastalıktır. Bugün için etkinliği bilimsel araştırmalarla kanıtlanmış iki türlü tedavisi vardır.

Bunlar: 1.İlaç tedavisi, 2.Bilişsel-davranışçı tedavi.

Bilişsel-davranışçı tedavi:

Bu tedavi yönteminde iki amaç vardır:

1. Hastanın, aslında tamamen “zararsız” olan Panik Atağı belirtileri hakkındaki yanlış bilgi ve inanışlarının düzeltilmesi ve hastanın bu belirtiler ile korkmadan baş edebilmesinin öğretilmesi amaçlanır.

2. Panik Atağı geleceğinden korktuğu için tek başına bulunmaktan kaçındığı yer ve durumlarla aşamalı bir şekilde tekrar tekrar karşılaştırılması, böylece  korkularının“üstüne gitme”si sağlanarak korkularını yenmesi amaçlanır.

Bu tedavide psikolog danışanına dışarıya çıkma, pazara gitme, taşıt araçlarına binme gibi hastanın, korku ve panikleri nedeniyle yapamadığı etkinlikleri bir plan dahilinde en basitlerinden başlayarak “alıştırma ödevleri” olarak verir. Hasta basitleri yapabilir hale geldikçe zorlarına geçerek bütün korkulan durumlar bitinceye dek alıştırmalar sürdürülür.

Yayınlanma: 22.05.2021 16:00

Son Güncelleme: 22.05.2021 17:35

Psikolog

Gülçe Cansu

ŞİRVANCI

Psikolog

( )( )( )( )( )
0 Yorum
Kaygı (Anksiyete) Bozuklukları
Çevresel-Toplumsal Sorunlar
Online TerapiOnline Ter...
süre 50 dk
ücret 900
Yüz Yüze TerapiY. Yüze Ter..
Hizmet vermiyor
Yapay zeka ile, kişiselleştirilmiş destek:
Menta AI
Yapay zeka ile,
kişiselleştirilmiş destek: Menta AI

Şimdi indir, konuşmaya başla

App Store'dan İndirGoogle Play'den İndir
Bunları da sevebilirsiniz...

Psikolojik Danışmanla Konuşmak Neden Arkadaşla Sohbet Etmekten Farklıdır?

Zor bir gün geçirdiğimizde, içimiz sıkıştığında ya da bir konuda kararsız kaldığımızda ilk refleksimiz çoğu zaman bir arkadaşımızı aramak olur. “Bir kahve içelim, anlatayım” demek tanıdıktır, güvenlidir ve iyi hissettirir. Peki o zaman şu soru ortaya çıkar: Psikolojik danışmanla konuşmanın farkı ne? Arkadaşıma anlatsam yetmez mi?Bu soru çok yaygındır ve son derece anlaşılırdır. Çünkü her iki durumda da konuşuruz, anlatırız, paylaşırız. Ancak yüzeyde benzer görünen bu iki deneyim, aslında amaç, yapı, rol ve etki açısından birbirinden oldukça farklıdır.1. Amaç Farkı: Rahatlamak mı, Dönüşmek mi?Arkadaşla yapılan sohbetin temel amacı çoğu zaman rahatlamaktır. İç dökmek, anlaşılmak, yalnız olmadığını hissetmek… Bunların hepsi çok kıymetlidir. Arkadaşınız sizi teselli edebilir, güldürebilir, “haklısın” diyebilir.Psikolojik danışmada ise amaç yalnızca rahatlamak değildir. Asıl hedef fark etmek, anlamlandırmak ve değişim yaratmaktır.Danışman, anlattıklarınızı sadece dinlemez; tekrar eden kalıpları, düşünce biçimlerini, duygusal tepkileri ve bunların kökenlerini birlikte keşfetmenize yardımcı olur. Yani terapi, “iyi hissettiren bir konuşma”dan ziyade, bazen zorlayıcı ama uzun vadede dönüştürücü bir süreçtir.2. Tarafsızlık ve Güvenli AlanArkadaşlar bizi sever. Ama aynı zamanda bizi kendi bakış açılarıyla dinlerler. Sizi korumak isterler, bazen taraf tutarlar, bazen de kendi yaşantılarını sizin hikâyenizin içine katarlar:“Ben olsam asla katlanmazdım.” “Bence sen çok iyi niyetlisin ama insanlar kötü.” “Bana da aynısı olmuştu…”Bu cümleler çoğu zaman iyi niyetlidir ama tarafsız değildir.Psikolojik danışman ise yargılamadan, taraf tutmadan ve kişisel gündem katmadan dinler. Sizin hikâyeniz, sizin duygularınız ve sizin anlam dünyanız merkezde kalır. Danışman, “kim haklı?” sorusuna değil, “bu durum sende neye dokunuyor?” sorusuna odaklanır.Bu da danışma odasını, duyguların sansürlenmeden var olabildiği güvenli bir alan hâline getirir.3. Sorumluluk ve Rol SınırlarıArkadaşlık ilişkisinde roller karşılıklıdır. Bugün siz anlatırsınız, yarın o anlatır. Denge vardır. Ancak bu karşılıklılık bazen şu sonucu doğurur: Anlatırken “onu da yormayayım”, “zaten benim yüzümden üzülmesin” diye kendimizi tutabiliriz.Psikolojik danışmada ise ilişki tamamen sizin ihtiyaçlarınıza göre yapılandırılmıştır. Danışman sizi “yük” olarak görmez. Tam tersine, o odadaki tek gündem sizsiniz.Ayrıca danışman:Sizi kurtarmaya çalışmazSizin adınıza karar vermezSize ne yapmanız gerektiğini dikte etmezBunun yerine, sorumluluğu size ait olan bir farkındalık sürecine eşlik eder. Bu, ilk bakışta daha zor ama çok daha güçlendirici bir yaklaşımdır.4. Tavsiye Vermek Yerine Anlamayı DerinleştirmekArkadaş sohbetlerinde tavsiye çok yaygındır:“Boş ver, takma kafana.” “Ayrıl gitsin.” “Biraz daha sabret.”Oysa psikolojik danışmada amaç tavsiye vermek değil, danışanın kendi cevaplarını bulmasını sağlamaktır. Çünkü bir başkasının hayatında işe yarayan bir çözüm, sizin hayatınızda aynı sonucu vermeyebilir.Danışman, sorularla, yansıtmayla ve bilimsel yaklaşımlarla şunu hedefler: Kişinin kendi iç sesini duyması ve seçimlerinin sorumluluğunu alabilmesi.5. Bilimsel ve Etik Bir TemelPsikolojik danışma, yalnızca “iyi dinlemek” değildir. Bu süreç; psikoloji bilimine, kuramsal çerçevelere ve etik ilkelere dayanır.Danışman:Gizlilik ilkesine bağlıdırMesleki sınırlar içinde çalışırKendi duygularını sürecin önüne koymazSürekli eğitim ve süpervizyon alırArkadaş sohbetinde ise böyle bir yapı yoktur. Arkadaşınız iyi niyetli olabilir ama duygusal olarak sürecin içine fazlasıyla dahil olabilir. Bu da bazen çözümden çok karmaşa yaratır.6. “Anlatmak” ile “Çalışmak” Arasındaki FarkArkadaşla konuşmak çoğu zaman anlatmak üzerinedir. Psikolojik danışmada ise bir konuyu çalışmayı içerir.Yani:Aynı olayın neden tekrar tekrar yaşandığına bakılırDuyguların bedensel ve zihinsel yansımaları fark edilirGeçmiş deneyimlerin bugünkü tepkilerle ilişkisi kurulurBu nedenle bazı danışanlar şunu söyler: “Arkadaşlarıma yıllardır anlattığım şeyi burada bir seansta bambaşka yerden fark ettim.”Terapide Zorlanmak da Sürecin Bir ParçasıdırPsikolojik danışman sürecinin arkadaş sohbetinden bir diğer önemli farkı da şudur: Terapi her zaman “iyi hissettirmez”. Bazen bir seanstan sonra danışan kendini daha düşünceli, daha yorgun ya da duygusal olarak dalgalı hissedebilir. Bu durum çoğu kişi için şaşırtıcıdır çünkü konuşmanın her zaman rahatlatması gerektiği düşünülür. Oysa terapide amaç, sadece anlık rahatlama değil, uzun vadeli bir içsel düzenleme sağlamaktır.Arkadaş sohbetinde zor konular genellikle hızlıca geçiştirilir ya da dağıtılır. Terapi odasında ise kaçınılan duygulara, ertelenen meselelerine ve kişinin kendisiyle ilgili görmekte zorlandığı alanlara nazik ama dürüst bir şekilde bakılır. Bu da zaman zaman rahatsız edici olabilir. Ancak bu rahatsızlık, kişinin sınırlarını, ihtiyaçlarını ve gerçek duygularını fark etmesi için önemli bir eşiktir.Bu nedenle psikolojik danışman, “her seans iyi geçmeli” beklentisiyle değil; “her seans beni biraz daha kendime yaklaştırıyor mu?” sorusuyla değerlendirilir. Ve çoğu zaman asıl değişim, tam da zorlanılan o anlarda başlar.Bu konuları yalnızca okumak ya da düşünmek bazen yetmeyebilir. Ben, seanslarda danışanla birlikte bu farkları konuşmakla kalmayıp çalışmayı önemsiyorum. Aynı olayın neden tekrar ettiğini, bir duygunun neden bu kadar yoğun yaşandığını ya da neden bazı adımları atmanın zorlaştığını birlikte, yargısızca ele alıyoruz. Terapi, hazır cevaplar sunmak değil; senin kendi cevaplarına ulaşabileceğin güvenli bir alan yaratmaktır. Eğer arkadaş sohbetlerinin artık yetmediğini, aynı döngülerin içinde kaldığını hissediyorsan, bu süreci birlikte çalışmak için seansa gelmeni öneririm. Değişim, konuşmaya cesaret ettiğin yerde başlar. Sonuç: İkisi Rakip Değil, Ama Yerleri FarklıArkadaş sohbeti değersiz değildir. Aksine, sosyal destek ruh sağlığının önemli bir parçasıdır. Ancak psikolojik danışman, arkadaş sohbetinin yerine geçen bir şey değil; başka bir ihtiyaca cevap veren profesyonel bir süreçtir.Arkadaşlar:Teselli ederYalnız olmadığını hissettirirPsikolojik danışma ise:Fark ettirirDerinleştirirDeğişim için alan açarBazen bir kahve sohbeti iyi gelir. Bazen ise bir danışma odasında durup gerçekten kendinle yüzleşmeye ihtiyaç duyarsın.Ve bu ikisi aynı şey değildir.
Buse AZLAĞ 29.01.2026

Terapiye Ne Zaman Başlanmalı?

Terapiye başlamak için hayatın mutlaka altüst olması, büyük bir kriz yaşanması ya da kişinin kendini “artık dayanamıyorum” noktasında hissetmesi gerekmez; çoğu zaman terapi, yalnızca işler tamamen kontrolden çıktığında başvurulan bir destek yolu gibi düşünülse de aslında terapiye başlamak, kişi henüz işlevselliğini büyük ölçüde kaybetmeden, kendine dönme cesareti gösterebildiğinde de son derece anlamlı ve dönüştürücü bir adımdır. Günlük yaşamda aynı sorunların tekrar ettiğini fark etmek, benzer ilişkilerde benzer hayal kırıklıkları yaşamak, sürekli ertelemek, kendini tükenmiş hissetmek, duygularını bastırarak idare etmeye çalışmak ya da “her şey yolunda gibi ama ben iyi hissetmiyorum” düşüncesinin zihinde sıkça yer etmesi çoğu zaman kişinin kendine dair verdiği sessiz ama önemli sinyallerdir. Bu sinyaller yalnızca düşünce düzeyinde kalmaz; beden de çoğu zaman bu yükü taşır ve açıklanamayan yorgunluklar, sık tekrarlayan baş ağrıları, mide ve bağırsak sorunları, kas gerginlikleri ya da uyku düzensizlikleri aracılığıyla kişinin duygusal olarak zorlandığını haber vermeye çalışır. Terapi, bu belirtileri bastırmayı ya da hızla ortadan kaldırmayı hedeflemekten ziyade, onların neye işaret ettiğini anlamaya, kişinin iç dünyasında neler olup bittiğine birlikte bakmaya davet eden güvenli bir alan sunar. Pek çok kişi terapiye başlamak konusunda tereddüt yaşar; “başkalarının sorunları daha büyük”, “ben bunu kendi kendime çözmeliyim”, “şu an o kadar da kötü değilim” ya da “zamanla geçer” gibi düşüncelerle yardım istemeyi erteler. Oysa yardım istemek bir zayıflık göstergesi değil, kişinin kendisiyle kurduğu ilişkiye verdiği değerin, kendi ruhsal sağlığını ciddiye aldığının ve sorumluluk alabildiğinin bir işaretidir. Terapi, kişinin uzun zamandır tek başına taşıdığı yükleri paylaşabildiği, düşüncelerini ve duygularını yargılanmadan ifade edebildiği, çoğu zaman ilk kez gerçekten duyulmuş ve anlaşılmış hissettiği bir süreçtir. Terapiye başlamak için herkesin anlayabileceği net, somut ve büyük bir problem tanımı yapmak da şart değildir; bazen yalnızca tarif edilemeyen bir huzursuzluk hissi, bir boşluk duygusu, yönünü kaybetmiş olma hali ya da “hayatımda bir şeyler eksik ama adını koyamıyorum” düşüncesi terapiye başlamak için yeterlidir. Terapi süreci bu belirsizliği hızla ortadan kaldırmaya çalışmaz; aksine belirsizliğe birlikte bakabilmeyi, kişinin kendi iç dünyasında olup bitenleri acele etmeden keşfetmesini ve sorularla temas edebilmesini mümkün kılar. Bu süreçte kişi, ne hissettiğini, hangi duygularla zorlandığını, neye ihtiyaç duyduğunu ve yaşamında hangi örüntülerin tekrar eden bir döngü haline geldiğini yavaş yavaş fark etmeye başlar. Terapi aynı zamanda kişinin geçmiş yaşantılarının bugünkü duygu, düşünce ve ilişki biçimlerini nasıl şekillendirdiğini anlamasına alan açar; çocuklukta öğrenilen baş etme yolları, aile içinde kurulan ilişkisel roller, erken dönem deneyimlerin bıraktığı izler ve kişinin kendisiyle konuşma biçimi çoğu zaman farkında olunmadan bugünkü yaşamı yönlendirir. Terapi, bu otomatikleşmiş ve çoğu zaman sorgulanmadan sürdürülen kalıpları görünür kılarak kişiye daha esnek, daha işlevsel ve kendisine iyi gelen alternatifler geliştirme imkânı sunar; böylece kişi yalnızca geçmişini anlamakla kalmaz, bugünü dönüştürme ve geleceğini daha bilinçli bir yerden inşa etme gücünü de elde eder. Bazı dönemlerde kişi hayatını “idare ediyorum” modunda sürdürür; duygular ertelenir, ihtiyaçlar geri plana atılır, sınırlar ihmal edilir ve yaşam giderek yalnızca yapılması gerekenlerden ibaret bir hâl alır. Terapi, tam da bu noktada kişiye durma, yavaşlama ve kendini yeniden hatırlama fırsatı sunar; “Ben bu hayatın neresindeyim?”, “Beni ne besliyor, ne tüketiyor?”, “Gerçekten neye ihtiyacım var?” gibi sorular terapi sürecinde daha net, daha dürüst ve daha şefkatli bir şekilde ele alınır. Terapiye başlama ihtiyacı bazen bir kayıp, bir ayrılık, bir taşınma, bir iş değişikliği, ebeveyn olma, mezuniyet ya da yaşamın doğal geçiş dönemleriyle daha görünür hâle gelir; bu tür dönemlerde kişi kendini eskisi gibi hissedemediğini, dengesini kaybettiğini ya da yönünü şaşırdığını düşünebilir. Terapi, bu deneyimleri yalnızca “atlatılması gereken krizler” olarak değil, kişinin yaşam öyküsünün bir parçası olan ve anlamlandırılmayı hak eden süreçler olarak ele alır.İlişkiler de çoğu zaman terapiye başlama ihtiyacının güçlü göstergelerindendir; sürekli aynı tür ilişkilere çekilmek, sınır koymakta zorlanmak, onay arayışıyla hareket etmek, yakınlık kurmaktan kaçınmak ya da ilişkilerde kendini tekrar tekrar kaybolmuş hissetmek, kişinin farkında olmadığı içsel dinamiklere işaret edebilir. Terapi, ilişkilerde yaşananları yalnızca “diğerleriyle ilgili sorunlar” olarak değil, kişinin kendisiyle kurduğu ilişki üzerinden de ele alarak daha derin ve dönüştürücü bir farkındalık sağlar. Bu süreçte çoğu zaman sadece zorlanmalar değil, kişinin güçlü yanları, dayanıklılığı, baş etme becerileri ve bugüne kadar hayatta kalmasını sağlayan içsel kaynakları da görünür hâle gelir; bu fark ediş, kişinin kendine bakışını yumuşatır, suçlayıcı dili azaltır ve öz-şefkat geliştirmesine katkı sağlar. Sonuç olarak terapi, yalnızca psikolojik belirtileri azaltmaya ya da sorunları çözmeye yönelik bir müdahale değil, kişinin kendisiyle daha dürüst, daha şefkatli ve daha gerçek bir ilişki kurmasını destekleyen bir yolculuktur; hayat tamamen kontrolden çıktığında değil, kendinizle ilgili bir merak hissettiğinizde, duygularınızı anlamak istediğinizde, tekrar eden zorlanmalarınızı fark ettiğinizde ve yaşamda daha doyumlu, daha anlamlı bir yerden durmayı arzuladığınızda terapiye başlamak için zaten yeterince iyi bir zamandasınız, çünkü terapiye başlamak çoğu zaman kişinin kendisine attığı en cesur, en sorumlu ve en iyileştirici adımlardan biridir. Bu satırlar sizde bir karşılık bulduysa, kendiniz için bir adım atabilirsiniz. Danışma süreci, yaşadıklarınızı anlamlandırabileceğiniz güvenli bir alan sunar. Uygun bir zamanda benimle iletişime geçerek danışma randevusu oluşturabilir, bu yolculuğa birlikte başlayabiliriz ve ihtiyaçlarınıza uygun hedefler belirleyip ilerlemeyi birlikte takip edebiliriz. Gizlilik, saygı ve profesyonel sınırlar içinde destek sunarım.
Buse AZLAĞ 19.01.2026

Depresyon: Geçici Bir Mutsuzluktan Daha Fazlası

Depresyon, çoğu zaman günlük hayatta “keyifsizlik”, “isteksizlik” ya da “moral bozukluğu” gibi ifadelerle hafife alınır. Oysa klinik depresyon, kişinin duygu durumunu, düşünce yapısını, bedensel işlevlerini ve yaşamla kurduğu bağı derinden etkileyen ciddi bir ruhsal bozukluktur. Depresyon yalnızca üzgün hissetmek değildir; kişinin hayata karşı motivasyonunu kaybetmesi, kendini değersiz ve yetersiz hissetmesi, geleceğe dair umudunu yitirmesiyle karakterizedir.Bu yazıda depresyonun ne olduğu, belirtileri, nedenleri, günlük hayata etkileri ve tedavi süreçleri ele alınacaktır. Amaç, depresyonu romantize etmeden, dramatize etmeden; olduğu gibi, gerçekçi ve anlaşılır bir çerçevede anlatmaktır.Depresyon Nedir?Depresyon; duygusal, bilişsel ve davranışsal alanlarda belirgin bozulmalara yol açan bir duygu durum bozukluğudur. Kişinin en az iki hafta boyunca neredeyse her gün çökkün bir ruh hali içinde olması, daha önce keyif aldığı etkinliklerden zevk alamaması ve işlevselliğinde düşüş yaşamasıyla kendini gösterir.Burada kritik nokta şudur: Depresyon, kişinin “elinde olan” bir durum değildir. “Güçlü ol”, “pozitif düşün”, “kendine gel” gibi iyi niyetli ama yüzeysel telkinler depresyonu çözmez. Çünkü depresyon bir karakter zayıflığı değil, çok boyutlu bir ruh sağlığı sorunudur.Depresyonun Belirtileri Nelerdir?Depresyon belirtileri kişiden kişiye farklı yoğunlukta görülebilir. Ancak en sık karşılaşılan belirtiler şu şekilde sıralanabilir:Duygusal BelirtilerSürekli üzgün, boşlukta ya da çökkün hissetmeUmutsuzluk ve çaresizlik duygularıHayattan zevk alamama (anhedoni)Suçluluk ve değersizlik düşünceleriBilişsel BelirtilerKendine yönelik olumsuz düşüncelerGeleceğe dair karamsarlıkOdaklanma ve karar verme güçlüğüZihinsel yavaşlamaDavranışsal BelirtilerSosyal geri çekilmeGünlük aktivitelerde azalmaİş, okul veya sorumlulukları ertelemeEskiden yapılan şeylere karşı isteksizlikFiziksel BelirtilerUyku problemleri (çok uyuma ya da uykusuzluk)İştah artışı veya kaybıSürekli yorgunluk hissiBedensel ağrılar, halsizlikBu belirtilerin bir arada ve süreklilik göstermesi depresyon açısından değerlendirilmeyi gerektirir.Depresyonun NedenleriDepresyon tek bir nedene bağlı olarak ortaya çıkmaz. Biyolojik, psikolojik ve sosyal etkenlerin etkileşimi sonucunda gelişir.Biyolojik EtkenlerBeyindeki bazı nörotransmitterlerin (serotonin, dopamin, noradrenalin gibi) dengesizliği depresyonla ilişkilidir. Ayrıca genetik yatkınlık da önemli bir risk faktörüdür. Ailede depresyon öyküsü olan bireylerde görülme olasılığı daha yüksektir.Psikolojik EtkenlerTravmatik yaşantılarKayıp ve yas süreçleriÇocukluk döneminde yaşanan ihmal veya duygusal yoksunlukMükemmeliyetçilik, aşırı öz eleştiriSosyal Etkenlerİşsizlik, ekonomik zorluklarİlişki problemleriSosyal destek eksikliğiYalnızlıkÖzellikle uzun süreli stres faktörleri, depresyonun ortaya çıkmasında ve sürmesinde belirleyici rol oynar.Depresyon Günlük Hayatı Nasıl Etkiler?Depresyon yalnızca kişinin iç dünyasında yaşanmaz; hayatın her alanına yayılır. Kişi sabah yataktan kalkmakta zorlanabilir, basit görünen işler bile gözünde büyüyebilir. Sosyal ilişkilerde mesafe artar, kişi anlaşılmadığını hisseder ve giderek içine kapanır.Depresyon ilerledikçe “yapamıyorum” düşüncesi yerini “ben zaten yetersizim” inancına bırakır. Bu noktada sorun artık sadece ruh hali değil, kişinin kendilik algısıdır.Depresyon ve İntihar DüşünceleriHer depresyon intihar düşüncesiyle sonuçlanmaz; ancak depresyon, intihar riski açısından önemli bir risk faktörüdür. Kişi yoğun çaresizlik ve umutsuzluk yaşadığında, yaşamanın bir anlamı kalmadığını düşünebilir.Bu tür düşünceler mutlaka ciddiye alınmalı ve profesyonel destek alınmalıdır. İntihar düşüncesi yardım istemenin bir zayıflık değil, hayatta kalma çabası olduğunun göstergesidir.Depresyonun Tedavisi Mümkün mü?Evet. Depresyon tedavi edilebilir bir ruhsal bozukluktur. Ancak tedavi süreci kişiye özeldir ve sabır gerektirir.PsikoterapiBilişsel Davranışçı Terapi, depresyon tedavisinde en sık kullanılan ve etkisi bilimsel olarak kanıtlanmış yaklaşımlardan biridir. Terapide kişinin olumsuz otomatik düşünceleri fark etmesi, bunları sorgulaması ve daha işlevsel düşünce biçimleri geliştirmesi hedeflenir.Ayrıca kişinin duygu düzenleme becerileri, problem çözme kapasitesi ve kendilik algısı üzerinde çalışılır.Psikiyatrik DestekBazı durumlarda ilaç tedavisi gerekli olabilir. Antidepresanlar, beyindeki kimyasal dengenin düzenlenmesine yardımcı olur. İlaç kullanımı mutlaka bir psikiyatrist kontrolünde olmalıdır.Sosyal Destek ve Yaşam DüzeniDüzenli uykuFiziksel aktiviteSosyal bağların güçlendirilmesiGünlük rutin oluşturmaBunlar tedaviyi destekleyen önemli unsurlardır ancak tek başına yeterli değildir.“Geçer mi?” SorusuDepresyon kendiliğinden geçebilen bir durum değildir. Bazı kişilerde belirtiler zamanla azalabilir; ancak altta yatan düşünce kalıpları ve duygusal yükler ele alınmadıkça depresyon tekrarlama eğilimindedir.Profesyonel destek almak, süreci kısaltır ve kişinin yaşam kalitesini belirgin şekilde artırır.SonuçDepresyon; zayıflık, tembellik ya da şımarıklık değildir. Görünmeyen ama derinden hissedilen bir yorgunluktur. Anlaşılmadığında daha da ağırlaşır, ciddiye alındığında ise iyileşme yoluna girer.Eğer kendinizde ya da bir yakınınızda depresyon belirtileri fark ediyorsanız, bunu görmezden gelmek yerine bir ruh sağlığı uzmanına başvurmak en sağlıklı adımdır. Yardım istemek, insan olmanın doğal bir parçasıdır.Son Söz: Depresyonla Yaşamak Değil, Depresyondan Çıkmak MümkünDepresyonla yaşayan birçok kişi, zamanla bu duruma alışmak zorunda olduğunu düşünür. “Ben böyleyim”, “hayat zaten zor”, “herkes böyle hissediyor” gibi düşünceler, kişinin yardım aramasını geciktirir. Oysa depresyon, katlanılması gereken bir kader değil; üzerinde çalışılabilen, değiştirilebilen ve iyileştirilebilen bir süreçtir. En zor adım genellikle ilk adımdır: Sorunun adını koymak ve destek aramaya izin vermek.Psikolojik destek sürecinde amaç, kişiyi sürekli mutlu hissettirmek değildir. Amaç; kişinin duygularını bastırmadan, gerçekçi bir şekilde anlamlandırabilmesi, kendine karşı daha adil bir iç ses geliştirebilmesi ve yaşamla yeniden bağ kurabilmesidir. Terapi, acıyı yok etmez; acıyla baş edebilme kapasitesini güçlendirir. Bu da zamanla umudun yeniden filizlenmesini sağlar.Unutulmamalıdır ki depresyon, kişinin kim olduğu değildir; yaşadığı bir durumdur. Kişi, depresyondan ibaret değildir. Duygular geçicidir, beceriler öğrenilebilir, düşünceler değiştirilebilir. İyileşme doğrusal bir çizgi halinde ilerlemez; inişler ve çıkışlar olabilir. Ancak bu, sürecin başarısız olduğu anlamına gelmez.Eğer şu an bu satırları okurken kendinizden bir parça buluyorsanız, bu farkındalık küçümsenmemelidir. Destek almak için “daha kötü olmayı” beklemek gerekmez. Ruh sağlığı, ertelenebilecek bir konu değildir. Atılan her küçük adım, kişinin kendine verdiği bir değerin göstergesidir. Ve bu değer, iyileşmenin en sağlam temelidir.