1. Uzman
  2. Gülçe Cansu ŞİRVANCI
  3. Blog Yazıları
  4. Panik Atak Süreci ve Tedavisi

Panik Atak Süreci ve Tedavisi

panik-atak-sureci-ve-tedavisi

PANİK ATAK NEDİR,TANIYIN!


Temel özelliği, aniden ortaya çıkan ve zaman zaman tekrarlayan, insanı dehşet içinde bırakan yoğun sıkıntı ya da korku nöbetleridir. Panik atak kontrol edilemeyen kaygı duygusundan kaynaklı meydana gelir. Aslında kişinin kontrol edemediği şey; atak değil, kaygı duygusudur. Kaygı duygusu kişinin daha erken yaşantılarında edindiği ve kontrol etmekte güçlük çektiği bir duygu haline gelmektedir. İleriki yaşlarda ise panik ataklara sebep olabilmektedir.Panik ataklar genellikle birden ortaya çıkar ve 10 dakika gibi bir süre içerisinde zirveye ulaşarak sonlanır. Bazen panik ataklar art arda yaşanabilir.


Panik atak; ani kayıplar, kazalar, boşanmalar gibi stresli dönemler ile terfi alma, evlenme, bebek sahibi olma gibi yaşamı olumlu yönde etkileyen hayat değişikliklerinden sonra da tetiklenebilir. Eğer tekrarlayan panik atak yaşanıyor ve tekrarlanacağı endişesiyle yoğun bir beklenti kaygısı içine giriliyorsa, hayatın işleyişi bozulmaya başlamışsa ve yaşanılanlar bedensel değişiklikler ile açıklanamıyorsa, bir uzmana başvurulmalıdır.  


En az 4 belirti varsa panik atak hastası olabilirsiniz

Göğüs ağrısı, göğüste sıkışma, çarpıntı, kalbin kuvvetli ya da hızlı vurması,

Terleme, uyuşma ya da karıncalanma,

Nefes darlığı ya da boğulur gibi olma, soluğun kesilmesi,

Baş dönmesi, sersemlik, bayılacak gibi olma,

Üşüme, ürperme ya da ateş basması, çıldırma korkusu,

Bulantı, karın ağrısı, titreme ya da sarsılma, ölüm korkusu ve

Kendini, çevresindekileri değişmiş, tuhaf ve farklı hissetme.


Panik Atağa Yatkınlık Durumları:

  • Birinci derece akrabalarında panik ya da başka anksiyete bozukluğu olması
  • Sıkıntılı, telaşlı, aceleci, mükemmeliyetçi olma
  • Düşünce ve duyguların yeterince dışarıya yansıtamama
  • Geçmişinde panik atak, diğer anksiyete bozukluklarından bir rahatsızlık ya da depresyon geçirmiş olma
  • Sürekli baskı altında olma, engellenmek ya da kendi kendini baskılama
  • Sosyal fobik, kaçıngan kişilik yapıları
  • Sürekli “verici” davranma “hayır” diyememe
  • Öfkesini, kızgınlığı dışarıya yansıtamama
  • Dürtülerini sürekli bastırma
  • Aşırı hırslı, sürekli başarı ile beslenen, başarısızlıklarda kendisini suçlayan yapı
  • Alkol ya da başka bağımlılık yapabilen maddelere yatkınlık ve bağımlılık


PANİK BOZUKLUĞU NASIL OLUŞUR?


Hiçbir neden yokken birdenbire başlayan göğüs ağrısı, göğüste sıkışma, çarpıntı, nefes alamama, terleme, titreme, üşüme ya da ürperme, bazen de bulantı ya da karın ağrısı, baş dönmesi, dengesizlik; düşecek ya da bayılacakmış gibi olma, uyuşma ya da karıncalanma gibi belirtiler, kişiyi dehşet içinde bırakır. 

O an “kalp krizi” geçirdiğini ya da felç geçirmekte olduğunu zannederek yoğun bir “ölüm korkusu” ya da “felç olma korkusu” yaşar.

Bazen de başında bir tuhaflık, sersemlik, kendisini ya da çevresini bir garip ya da değişik hissetme gibi duyguların ortaya çıkmasıyla, “kontrolünü kaybetmeye” ya da “çıldırmaya başladığını” düşünerek kendisine ya da çevresindekilere bir zarar vermekten korkmaya başlar.

Hasta büyük bir korku ve endişe ile yakınları tarafından en yakın doktor ya da acil servise götürülür. Orada yapılan bir çok muayene, çekilen film, EKG, BT ve diğer incelemelerde hiçbir şey bulunmaz, oksijen verilerek ya da “sakinleştirici” bir iğne yapılarak evine gönderilir.


Beklenti Anksiyetesi gelişiyor:

Ataklar tekrarlamaya devam ettikçe, hasta, ataklar arasındaki dönemde; gergin, huzursuz ve endişeli bir şekilde her an yeni bir Panik atağının geleceğini beklemeye başlar. Bu endişeli bekleyişe “beklenti anksiyetesi” adı verilir. Atakların çoğu zaman belirsiz zaman ve yerlerde gelmesi bu kaygıyı daha çok artırır.

Ataklar sıklaştıkça, kalp krizi geçirip ölme, felç olma ya da kontrolünü kaybedip çıldırma korkuları pekişir.


Davranışlar Değişiyor:

Bir süre sonra ataklara ve ataklar sırasında geçekleşeceğine inandıkları “felaketler”e karşı bazı önlemler almaya ve kimi davranışlarını değiştirmeye başlarlar.

Ataklara neden olabileceğini düşündükleri etkinliklerden, yiyecek ve içeceklerden vazgeçerler. Ataklara karşı evden çıkarken alkol/madde/ilaç kullanırlar. Ataklar sırasında olabileceklere karşı önlem alırlar.


AGORAFOBİ NEDİR?

Hastaların % 60 ‘ından fazlası, atakların geleceği yer ve durumlardan kaçınmaya başlarlar.

Yalnız başına evde kalamaz, sokağa yalnız çıkamaz, taşıt araçlarına, asansöre binemez, dar sokak ya da köprülerden geçemez, pazar yeri, büyük mağazalar gibi kalabalık yerlere ya hiç giremez olurlar ya da ancak yanlarında birisi ile yoğun bir endişe ve rahatsızlık duyarak bu tür yerlere gidebilirler.

Panik Atak Anında Yapılması Gerekenler Nelerdir?

Panik atak hastası iseniz ya da bir yakınız bu hastalıktan mustarip ise aşırı bir kaygıya kapılmamalı ve yaşadığı korku ya da endişeyi rahat bırakmalı. Çünkü panik atak korkuyu besler ve şiddetini arttırır. Yoğun endişenin kendisine zarar veremeyeceğini mutlaka kişi bilmeli ve bir süre sonra geçeceğine gerçekten emin olmalı. 

Panik atak esnasında karıncalanma ve kalp atışında hızlanma hemen bedende etkisini gösterir ve hastayı endişeye sürükler. Kalp krizi ile karıştırılan bu belirtiler panik atağın şiddetlenmesinde doğrudan etkilidir. Atağın geldiği andan itibaren kişinin düşüncelerini kontrol etmeyi öğrenmesi çok önemlidir. Bilişsel- davranışsal terapi esnasında bu düşüncelerin nasıl kontrol edileceği öğretilir ve hastanın yaşadığı bu olumsuz kaygılar minimum seviyeye indirilebilir.


PANİK BOZUKLUĞUNUN TEDAVİSİ MÜMKÜN MÜDÜR?

Panik Bozukluğu, tedavisi mümkün bir hastalıktır. Bugün için etkinliği bilimsel araştırmalarla kanıtlanmış iki türlü tedavisi vardır.

Bunlar: 1.İlaç tedavisi, 2.Bilişsel-davranışçı tedavi.

Bilişsel-davranışçı tedavi:

Bu tedavi yönteminde iki amaç vardır:

1. Hastanın, aslında tamamen “zararsız” olan Panik Atağı belirtileri hakkındaki yanlış bilgi ve inanışlarının düzeltilmesi ve hastanın bu belirtiler ile korkmadan baş edebilmesinin öğretilmesi amaçlanır.

2. Panik Atağı geleceğinden korktuğu için tek başına bulunmaktan kaçındığı yer ve durumlarla aşamalı bir şekilde tekrar tekrar karşılaştırılması, böylece  korkularının“üstüne gitme”si sağlanarak korkularını yenmesi amaçlanır.

Bu tedavide psikolog danışanına dışarıya çıkma, pazara gitme, taşıt araçlarına binme gibi hastanın, korku ve panikleri nedeniyle yapamadığı etkinlikleri bir plan dahilinde en basitlerinden başlayarak “alıştırma ödevleri” olarak verir. Hasta basitleri yapabilir hale geldikçe zorlarına geçerek bütün korkulan durumlar bitinceye dek alıştırmalar sürdürülür.

Yayınlanma: 22.05.2021 16:00

Son Güncelleme: 22.05.2021 17:35

Gülçe Cansu ŞİRVANCI
Gülçe Cansu ŞİRVANCI
Psikolog
Uzmanlıklar: Kaygı (Anksiyete) Bozuklukları, Depresyon ve Mutsuzluk, Ruhsal-Toplumsal, Kişisel ve Çevresel Diğer Koşullarla İlişkili Sorunlar
2011 yılında İstanbul Aydın Ünivers Devamını oku
Online Terapi
süre 50 dk
ücret 150
Yüz Yüze Terapi
Hizmet vermiyor
Bunları da sevebilirsiniz...

EMDR (Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme) Terapisi Nedir?Birey bir travmaya maruz kaldığında, travma sinir sisteminde hapsolur. Travmatik olan olayın kendisi değil, sinir sistemi üzerinde bıraktığı etkidir. Travma işlenmediği ya da çözümlenmediği takdirde kişiyi hayatı boyunca sık sık tetikleyebilir ve kişinin yoğun olarak çaresizlik, umutsuzluk, korku ve benzeri duygular deneyimlemesine sebep olabilir. Bu duygular kişiye üzerinde kontrol sahibi olamadığı izlenimi verebilir. Oysa kişinin yaşadığı, geçmiş travmatik tecrübesiyle bağlantı içerisinde olan duygularının tetiklenmesidir.Peki sinir sistemindeki kilidi açmak mümkün müdür? Kişinin deneyimlemiş olduğu rahatsızlık verici olaylar beynin bir ağında depolanmış olabilirler. Burada izole olmuş bilgi, kişinin yeni bilgiler öğrenmesini engelleyebileceği gibi eski deneyimin de defalarca tetiklenmesine sebep olabilir. Aslında bu durumu çözmek için gerekli olan bilgi, beynin başka bir yerinde, başka bir anı ağındadır. Yalnızca bu bilginin travmatik yaşantıyla bağlantı kurması engellenmiştir. EMDR Terapi ise bu bağlantının gerçekleşmesini mümkün kılar. Terapi süresince işleme başladığında bu iki ağ birbiriyle bağlantı kurabilir.EMDR Terapinin yarattığı değişimi nasıl açıklayabiliriz?Araştırmalar, EMDR’da kullanılan göz hareketleri başta olmak üzere çift yönlü dikkat uyarımının, sinir sisteminin kilitlerini açtığını ve beynin deneyimi yeniden işlemesine olanak verdiğini göstermektedir. Çift yönlü dikkat uyarımı sayesinde bilinçdışı malzemenin işlenmesine olanak tanındığı varsayılr. Ayrıca, “göz hareketlerinin yüksek bilişsel süreçler ve kortikal fonksiyonla bağlantılı olduğu da kanıtlanmıştır”.Travmatik anılar, kişinin sinir sisteminde işlevsel olmayan bir şekilde depolanırlar. Bu durum, olumsuz duygu ve inançların geçmişten geleceğe aktarılmasına yol açar. “Bu anıların EMDR ile işlenmesi daha olumlu ve güçlendirici duyguların ve inançların nörofizyolojik ağlar yoluyla ilgili anılara genellenmesine ve danışanın yeni olaylar karşısında daha uygun davranışlar göstermesine yol açar.”Travmaya dair araştırmalara bakıldığında literatürde hem fikir olunan bir nokta görürüz. “Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) tedavisinin başarılı olması, kaçınmayı önlemek ve duyarsızlaştırmaya yol açmak için bir tür maruz bırakma yönteminin kullanımı şarttır”. EMDR Terapi ise bunu bellek ağları üzerinden ilerleyerek yapar. Travmatik olaya dair bir işlev bozukluğu olduğunun göstergesi, kişinin hala olayın yaşandığı gündeki gibi olumsuz düşünce, duygu ve bedensel duyumlara sahip olmasıdır. Böyle bir durumda, EMDR terapi yoluyla kişinin geçmiş deneyiminde sıkışmış olması durumundan çıkarılması mümkün olabilir.Çocukluk TravmasıBir çocuk, doğası itibariyle bir yetişkine nazaran daha kırılgan, güçsüz ve desteğe muhtaçtır. Bu sebeple çocuklukta travmatik bir deneyimi olan kimseler, yetişkin olduklarında dahi kendilerini çocukluktaki travmalarında sıkışmış halde bulabilirler. Çoğu çocukluk deneyimi güçsüzlük, seçeneksizlik, kontrolsüzlük ve yetersizlik duygularıyla doludur. Oysa bir yetişkin için artık durum farklıdır. Ne var ki, travmalar yeniden işlenmediğinde olaylara rasyonel bir yetişkin bakış açısıyla bakmak mümkün olmayabilir. Aslında çocukluk perspektifi olayın yaşandığı şekliyle, travmatik anıda kilitli kalmıştır. Bu durum ise kişinin bugünü algılama biçimini etkileyerek kişinin şimdiki zamanı da benzer bir eksiklik, güvensizlik kontrol eksikliği noktasından görmesine neden olur.EMDR’ın klinik gözlemleri, “çocukluk travmasına verdikieri duygusal tepkilerde kilitli kalan danışanlarda terapötik sonuçlara genellikle yetişkin bir bakış açısının ortaya çıkışıyla ulaşıldığını göstermektedir.” EMDR Terapi yoluyla bilgi işleme sistemi harekete geçirilebilir ve çocuk bakış açısındaki suçluluk ve korku, güvenlik ve seçim yapabilme özgüvenini içeren yetişkin bakış açısına dönüşüm sağlanabilir.En basit anlatımıyla EMDR Terapi, kişinin öğrenme sürecini kolaylaştırır. Böylelikle kişi, geçmişte yaşadığı travmatik deneyimden kendisi için gerekli olabilecek bilgileri alır. Sonuçta, yaşanan olumsuz deneyim kişinin anı ağında sağlıklı ve stres oluşturmayacak şekilde depolanır.EMDR Terapi Ne Değildir?-EMDR Terapi hipnoz değildir.-EMDR Terapi zihnimizdeki olumsuz anıları silmez.Şuna vurgu yapmak önemlidir ki, EMDR Terapi bir hafıza silme tekniği değildir. EMDR Terapi, yaşadığımız olumsuz olayları zihnimizden silip atmak yerine, onlara karşı duyarsızlaşmamıza ve hayatımızı travmatik anının perspektifinden değerlendirme alışkanlığımızdan kurtulmamıza olanak tanır.Klinik Psikolog Yonca Kanburoğlu Gözen - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - Kaynaklar-Kavakçı, Ö. , Ruhsal Travma Tedavisi için EMDR, HYB Basım Yayın, Ankara, 2012.-EMDR Treatment and Training Manual / Level 1, EMDR Institute.Inc,2002 (Türkçe’si yayımlanmamış metin,DBE).-EMDR Treatment and Training Manual / Level 2, EMDR Institute.Inc, 2002 (Türkçe’si yayımlanmamış metin, DBE).-Shapiro, F., Eye Movement Desensitization and Reprocessing: Basic Principles, Protocols and Procedures, 2nd Edition, Guilford Press, Newyork, 2001.-Shapiro, F. , EMDR Terapisi Teknikleri ile Acı Anıları Silmek, Kuraldışı Yayıncılık, İstanbul, 2012.-Facilitator Guidelines, Policies and Training Handbook, EMDR Institute.Inc, 2002 (Türkçe’si yayımlanmamış metin, DBE).-EMDR as an Integrative Psychotherapy Approach, Edited by Shapiro F., American Psychological Association, Washington, DC, 2002.-Grand, D., Işık Hızında Duygusal İyileşme – EMDR, Kuraldışı Yayıncılık, İstanbul, 2005.-Professional Brosure; EMDRIA (EMDR International Association) Press, 2005.-Ören, E., Solomon, R. , EMDR Therapy: An overview of ist Development and Mechanisms of Action, Ç: Önder Kavakçı, EMDR Türkiye E-Bülteni, Sayı 2, Ocak 2013. Yazıyı Oku

Uzman: Yonca KANBUROĞLU GÖZEN

Yayınlanma: 14.08.2022

Tolstoy, bir romanında şöyle der: “Bütün mutlu aileler birbirine benzer, oysa her mutsuz ailenin kendine özgü bir mutsuzluğu vardır”. Tıpkı her mutsuz ailenin hikayesi kendine özgü olduğu gibi, her ilişki de kendine hastır. Hiçbir ilişki birbirine benzemez. Tüm ilişkiler zengin, uzun ve kimi zaman ağır hikayelere sahiptir. Ünlü Fransız psikoterapist Isabelle Filliozat: “Ebeveynlerimizle aramızda öyle bir geçmiş, öyle bir duygusal yükleniş mevcuttur ki, kimi zaman doğru mesafenin korunması güçtür” der ve ebeveynlerimizle olan ilişkilerimizde geçmişin küllerini karıştırmanın ilişkileri onarmaya yardımcı olabileceğinden bahseder. Bu yazıda Isabelle Filliozat’ın yazmış olduğu “Sana Kızgınım, Seni Seviyorum” adlı kitabının bir özetini bulacak ve ebeveynlerimizle olan ilişkimizi onarmanın nasıl mümkün olduğunu görme imkânı bulacaksınız. Ebeveyn ve çocuk ilişkisinin dünya üzerindeki en kıymetli, en samimi ve en sevgi dolu ilişki olduğu düşünülür. Oysa gerçekte durum her zaman böyle değildir. Pek çok ebeveyn-çocuk ilişkisi yalnızca alışkanlıklar, ritüeller ya da gereklilikler üzerine kurulu yüzeysel ilişkiler olabilir. Ebeveynlerimizle olması gerektiğini düşündüğümüz dengeli ve uyumlu ilişkilerin çoğu zaman olmamasının bir sebebi vardır. Temel sebep, ilişkilerde uyumu yakalayabilmek için hem sevginin hem de öfkenin ifadesinin gerekli olmasıdır. Fakat bu iki duygu da pek çok toplumda ifade edilmesi özellikle bastırılmış duygulardır. Kimi ebeveyn çocuğu şımarmasın diye sevgisini az göstermeye çalışırken kimi ebeveyn çocuğun öfkesini ifade etmesini müthiş bir kararlılıkla engelleyebilir. Oysaki ilişkiler bu duyguların samimi bir şekilde ifadesine ihtiyaç duyar. Tıpkı sevgi anları gibi çatışma anları da gereklidir. Çünkü çatışmalar ebeveyn ve çocuk arasındaki canlı ve dinamik ilişkinin temel taşlarındandır. Fakat bilindiği üzere çatışmalar aile içerisinde hoş karşılanmaz. Ebeveynler çocuklarının öfkeleri arkasındaki ihtiyaca bakmak yerine tüm gücünü o öfkeyi yasaklamak ya da bastırmak için kullanabilir. Bir an için kendi çocukluğunuzu düşünün. Öfkenizi, rahatsızlıklarınızı ya da taleplerinizi ne ölçüde dile getirmenize izin verilen bir aile ortamında büyüdünüz? Yaşımız kaç olursa olsun, ebeveynimizle çözemediğimiz anlaşmazlıklar ve paylaşamadığımız duygular ilişkinin üzerinde kara bir bulut gibi dolaşır. İlişkilerimize hayal kırıklıkları damga vurmuşsa, anne babanın kaybı dahi hayal kırıklıklarımızı temizlemez. Bilincinde olduğumuz ya da olmadığımız duygular, hınçlar, korkular ve umutsuzluklar kendimiz ve diğerleri hakkındaki olumsuz inançlarımızı besler. Ne var ki bu etkileşim tek taraflı değildir. Çoğu zaman ebeveynlerimiz de ilişkilerimizin yüzeyselliğinden ve kopukluğundan en az bizler kadar rahatsızdır. Genellikle kendi ebeveynleriyle olan ilişkilerinden taşımakta oldukları bir iletişim kopukluğu vardır ve muhtemelen yakın bir ilişkiyi hiç tatmamışlardır. Fakat yine de kendi çocuklarıyla olan kopukluklarını hissedebilirler. Gerçek bir bağın yokluğunun verdiği acıyı hissetmemek için kendilerini dayanılmaz ve katlanılmaz hale getiren davranışlar sergileyebilirler. Bu davranışları takiben ilişkilerimizde pek çok yanlış anlama yaşanır. Ve hatta yanlış anlamalar ilişkilerimizdeki problemlerin %80’ini oluşturur. Oysaki, onlara hiçbir şey söylemediğimiz takdirde ebeveynlerimiz bizleri kıran tutumlarına devam ederler. “Artık çok geç” ya da “İlişkimizde hiçbir şeyi düzeltemeyiz” şeklinde düşüncelere sahip olabilirsiniz. Fakat gerçek şudur ki, anne ya da babamıza kendi hikayemizi anlatamadığımız müddetçe onların karşısında gerçek bir birey olarak var olamayız. Onlarla olan ilişkimizi sorgulamadan hayatta pek çok şeyi başarabilir ve bireysel olarak gelişebiliriz. Fakat içimizde her zaman kırılgan bir alan kalır. O zaman geçmişteki yaralarımızı ve hayal kırıklıklarımızı niçin paylaşmayalım? İlişkilerimizde bilinçaltımızın tuzakları mevcuttur. Ebeveynler çocuklarında kendi çocukluklarını görmekten kaçamayabilirler. Çocuklarının bazı hareketleri, sözleri, tutumları onları kendi geçmişlerine götürür. Kimi zaman da kendilerinde kendi ebeveynlerinin tepkilerini görür, hatırlar ve kendi çocukluklarındaki duygularıyla dolarlar. Aslında yaşadığımız deneyimler sinir sistemimizde yer etmiştir. Çocuğumuzun herhangi bir davranışında kendi çocukluk deneyimlerimize dair duygularımız tetiklenebilir. Bir anlamda beynimiz, geçmişle doğal bir ilişkilendirme yapar. Ebeveyn duyguların istilasına uğrarken, aslında kendinde neyin olup bittiğini fark etmez. Fakat dürtülerine hâkim olamaz ve çocuğuyla olan ilişkisine zarar verecek şekilde şiddetli tepkiler verebilir. Tıpkı kendi ebeveynine yapmak istediği ya da zamanında onların kendisine yaptığı gibi… Aslında karakterimizin büyük bir bölümü ve abartılı tepkilerimizin çoğu bize ait değildir. Bunlar ebeveynimizle yaşamış ve çözümleyememiş olduğumuz çatışmaları yansıtır. Bir anlamda her kuşak önceki kuşakların yaşadığı dramları taşır. İlişkilerde suç ya da suçlu yoktur. Kırgınlıklar, yoksunluklar, hatalar, yanlış anlaşmalar, bilgisizlikler ve giderilmemiş ihtiyaçlar vardır. Telafinin mümkün olabilmesi için de hem ebeveynin hem çocuğun bakış açılarının dile dökülmesi ve anlanması gerekir. Ebeveynlerin kendi çocuklarının duygularını görmezden gelmeleri ya da geliyor gibi görünmeleri kendi geçmişlerinin üzerine bir örtü örtmelerine hizmet eder. Dolayısıyla yarı bilinçli olarak kendi çocukluklarında çektikleri acıları çocuklarına yaşatırlar. Kimi ebeveynler kendi davranışlarını sorgulamayı reddederek bilinçaltları tarafından yönetilmelerine izin verirler. Bu şekilde önceki kuşaklarda yaşanan ifade edilmemiş ve çözümlenmemiş kırgınlıkları kendi çocuklarına aktarırlar. Geçmiş kırgınlıkları onların çeşit türlü beklentileri çocuklarına yansıtmalarının nedenidir. Ebeveynlerin çocuklarının bazı ihtiyaçlarına, duygularına ya da taleplerine uyumlu bir şekilde cevap verebilmesine engel olur. “Kapanmayan yara, iyileşmenin yollarını arar. Biri çıkıp da yarayı görene, varlığını kabullenene, duygulara kulak vererek yaranın nihayet kabuk bağlamasını ve iyileşmesini sağlayana dek hatırası sonraki nesillerde ortaya çıkar.” Bazen kendi geçmişlerinin onları engellemesi yüzünden kendi çocuklarını bile yeterince sevemeyebilirler. Ne yazık ki, çoğu zaman çocuklar ebeveynlerinin bu davranışlarından kendilerini sorumlu tutar ve suçluluk hissederler. İşte ebeveynlerimizin yaşadıklarına bakmak bu yüzden önemlidir. Ancak onların yaşadıklarını anladığımızda, çocukları olarak duyduğumuz suçluluk duygusundan kurtulabiliriz. Bazı gerçeklerin farkına varmak ebeveynlerimize karşı olan davranışlarımızın sorumluluklarını üstlenmeyi bırakıp kendi hakkımızda geliştirdiğimiz olumsuz inançlardan kurtulmamıza yardımcı olur. Bir nevi bizi özgürleştirir.Kırgınlıklarımız nasıl semptoma dönüşür? Hayatta kırgınlıklar hep vardır, olumsuz yaşantıları ve bundan doğacak kırgınlıkları tamamen yok etmeye çalışmak nihai amacımız olmamalıdır. Nitekim çocuklar kırgınlıklar, yoksunluklar ve hatta uğradıkları haksızlıklar sonucu kendi kimliklerini oluşturur. Ancak bu şekilde kendini bulunduğu çevreden ayrı bir birey olarak algılayıp kendi “ben” ini oluşturur. Fakat kimi kırgınlıklar çocuğun büyüme ve onarım sürecini olumsuz etkiler. Peki nasıl?Burada ilk olarak öfkenin rolünden bahsedebiliriz. Nasıl ki tüm duygularımızın bir işlevi varsa, öfke duygusunun da onarıcı bir işlevi vardır. Burada öfke ve şiddetin ayrımını yapmakta fayda var. Kişi hışımlı bir öfkeye kapıldığında, kendi içerisinde kulak verebileceği sağlıklı öfkeyi hissedemez. Bunun sonucunda kişi kontrolünü kaybedecek, başkalarına ya da çevresindeki nesnelere zarar verecek duruma geliyorsa ifade ettiği şey öfke değildir. Bir şiddet eylemi içerisine girmiştir. Dolayısıyla öfke eşittir şiddet olmadığı gibi, her öfke duygusu da şiddetle sonlanmaz. Şimdi öfkenin bir çocuğun dünyasını nasıl etkilediğine bakalım. Çocuk bir nesneyi elde etmeyi ya da bir davranışına izin verilmesini şiddetle isteyebilir. Fakat istediği her şeyi elde edebilmesi mümkün değildir. Dolayısıyla ebeveyn tarafından talebi olumlu karşılanmayabilir. Bunun sonucunda çocuk doğal olarak öfkelenebilir. Fakat ebeveyn çocuğun öfkesini kabul etmediği takdirde, çocuk yaşadığı yoksunluğun neden olduğu bu kırgınlığın iyileştirilmesine hakkı olmadığını düşünür. Yaşadığı yoksunluğun gerçek sebebini anlayamayacak kadar küçük yaşta olan bir çocuk, kendiyle ilgili bir sebepten ötürü talebinin reddedildiği düşüncesine kolaylıkla varabilir. Çocuk öfkesini ifade ederek kendini onarma ihtiyacı hisseder. Aksi takdirde bu kırgınlık içinde barınmaya devam eder ve onda hasar bırakır. Aslında çocuğun kendiliğinde hasar bırakan durum onun yaşadığı hayal kırıklığı ya da kırgınlıktan ziyade çocuğun kendini onaramaması ve duygularını ifade etmenin ona yasaklanmasıdır. Kimi ebeveynlerde duyguların dinlenmesine karşı yanlış algı vardır ve ebeveynler çocuğun her duygusunun dinlenmesinin onu şımartmak anlamına geleceğini düşünür. “Bizim zamanımızda” ya da “Şimdiki çocuklar” şeklinde başlayan cümleleri pek çoğumuz duymuşuzdur. Fakat bilinmesi gereken bir şey var ki, bir duyguyu dinlemek çocuğun tüm arzularının gerçekleştirileceği anlamını taşımaz. Duyguyu dinlemenin çocuğun duygusal dünyası açısından bir işlevi vardır. Bu çocuğun hayal kırıklıklarını kabul etmesini, yaralarını kendini değersizleştirmeden sarmasını, yeniden ayağa kalkmasını ve kaçınılmaz gerçekler karşısında büyümesini sağlar. Öfkesi dinlenen bir çocuk kendi yaşamına ve dünyaya dair doğru bir kontrol hissi geliştirir.Kimi zaman çocuklar gördükleri bakımdan ve onlara sunulan imkanlardan dolayı minnet duymaları gerektiği düşüncesiyle yetiştirilirler. Bu son derece üzücü olmakla birlikte adil de değildir. Çocuklar kendilerine minnet duymaları gerektiği dayatıldığında ebeveynleri tarafından ne kadar az sevilmekte olduklarını düşünürler. Oysaki gerçekte minnetin borcu olmaz. Minnet duygusu, diğerinin ona sunduklarının bilinci sonucu kendiliğinden gelişen bir histir. Hiçbir dayatma ile ortaya çıkmaz. Böyle durumlarda çocukların pek çok davranışı kolayca saygısızlık ya da nankörlük olarak algılanabilir. Bu tehdidin farkında olan çocuk var olan hıncını hissetmemek için çaba harcar. Kimi zaman kırgınlıklarını yalancı bir gülümsemenin altına gizler. Aslında ebeveynlerimize karşı minnet duygusu hissedemememizin bir sebebi vardır. Minnet hissetmemek bir kırgınlığın, yoksunluğun ve kederin işaretidir. Ebeveyn-çocuk ilişkisinde yaşananların üzerini gerçek olmayan bir minnet duygusuyla örtmektense derinlere inip yarayı iyileştirmek gerekir.İyileşmenin yolu nelerden geçer? Sorunun varlığını görmek ve kabul etmek çözüm yolundaki ilk adımdır. Kendimize biçtiğimiz mağdur rolünü terk etmemiz, ebeveynlerimizi idealleştirmeyi bırakmamız, davranışlarımızın ve semptomlarımızın sorumluluğunu üstlenmemiz gerekir. İyileşme ifade edilmemiş duyguların ifade edilmesiyle, yaşananların acısını kabul etmekle ve mahrum kaldıklarımızın yasının tutulmasıyla mümkün olacak. Öncelikle yalnızca kendimize bağlı olan şeyleri değiştirme gücümüz olduğunu kabullenmek gerekir. Bilinçli bir şekilde doğru olmayan ve zararlı inançlarımızı keşfederek suçluluk duygumuzdan uzaklaşmamız gerekir. Çünkü suçluluk duygusu yalnızca bir kaçıştır. Daha sonrası saldırgan öfkemizi yapıcı bir öfkeye dönüştürme zamanıdır. Sağlıklı öfkenin temel işlevi ilişkilerdeki dengeyi yeniden sağlamak, bizi ilişkilerdeki tutsaklıklardan kurtarıp iyileşmemize yardımcı olacak onarmayı yapmaktır. Ebeveynlerimizi idealleştirmeyi bırakmak yaşadıklarımızın gerçekte ne olduğunu anlamakla başlar. İdealleştirme, ailemiz içerisindeki konumuzu koruyabilmek ve yaşadıklarımızın verdiği acıyı azaltmak için başvurduğumuz bir savunma mekanizmasıdır. Ancak onu önleyebildiğimizde, çocukluk duygularımızın sesini duyabiliriz. Geçmişimize ve ilişkimize dair hatıralarımız canlandıkça yaşadıklarımızı gerçekten tespit edebilmeye başlarız. Gerçeğimizi yavaş yavaş kabulleniriz. Gerçeği görmek ve hissetmek acı verir. Fakat aslında iyileşmeye de yardımcıdır. Çünkü kendimize daha yakın ya da daha kendimiz gibi hissetmeye başlarız. Kendimizi gerçekten bulduğumuzda yaşadığımız kendine yakınlaşma hissiyatı acılara tahammül etmemize yardımcı olur. İyileşmenin mümkün olması için her yaranın ve kırgınlığın yeniden yaşanması gerekecektir. Onarıcı öfke, kişiye hak edileni geri veren, çocuğa var olma ve kendi olma hakkını kendine tanımasını sağlayan bir öfkedir. Ancak böyle bir öfke yoluyla bedenimizde ve zihnimizde yaşadığımız gerilim tahliye olur. Bu öfke sayesinde ebeveynlerimiz karşısında yetişkin bir birey olarak var oluruz. Yaşananları geri alamayacağımız gibi, konuşmak suretiyle onların bizim üzerimizdeki etkilerini değiştirebiliriz. Ebeveynlerimize kendimizden ve yaşamış olduklarımızdan bahsetmediğimiz sürece onlarla yakın bir ilişki kurabilmemiz mümkün olmaz. Yaşadığımız haksızlıklara ve kırgınlıklara açıklama getiremediğimiz müddetçe onları tam anlamıyla bağışlayamayız. Fakat bazen onlarla konuşma cesareti gösteremememizin sebebi onlara duyduğumuz sevgi değil, sevgisizlikle yüzleşmekten duyduğumuz korkudur. Bu korku çift yönlü bir korku olabilir. Bazen onlar tarafından yeterince sevilmemekten bazen de onların bizi yeterince sevmiyor olmasından korkabiliriz. Bazen ise onlarla iletişim kurmama ısrarımızın sebebinde kin duygusu yatar. İlk adımı atmak ya da bazı şeylerin iyileşmesinin bu kadar “kolay” olması düşüncesi bizi geri tutar. Öfkeyi terk etmek ve karşıdaki kişiyle diyalog kurmak bizi uzlaşmaya götürür. Oysaki bu intikam duygusu yalnızca öfkemizi hor görerek yaşanan acıyı sürdürmeye hizmet eder. Gandhi, “Dişe diş yasası tüm dünyayı kör edecek” der. Ebeveynlere karşı öfke çalışması gerçekleştirilmediği müddetçe kişi kendini ebeveynlerinin gözlerinden görmeye devam eder. Aslında ihtiyacımız olan içimizdeki çocuğu görmek ve ona empatiyle yaklaşmaktır. İlginçtir ki, içimizdeki çocuğa gösterilen bu empati bizleri ebeveyne karşı şefkat ve sevgi hissetmeye yöneltir. Onların çocuk kalplerine kulak verip onlara karşı gerçek bir merhamet duygusu hissetmeye başladığımızda ilişkimizde hiç olmadığı kadar bir yakınlık söz konusu olur. Zihnimizin yargılarından arınmış olmak onlara saldırganlık göstermeden öfkemizi ifade etmemize yardımcı olur. Onlara karşı sağlıklı öfkemizi dile getirdiğimizde onlardan maruz kaldığımız hasarların onarımını talep edebiliriz.Klinik Psikolog Yonca Kanburoğlu Gözen Kaynak:·Filliozat, Isabelle. (2021). Sana kızgınım, seni seviyorum: Ebeveynimizle olan ilişkimizi nasıl onarırız? Pegasus Yayınları. Yazıyı Oku

Uzman: Yonca KANBUROĞLU GÖZEN

Yayınlanma: 07.08.2022

Kimi zaman fiziksel rahatsızlıklarımızın tetikleyicilerinin psikolojik faktörler olabileceği gerçeğini görmezden geliyor ya da bunu aklımıza dahi getirmiyoruz. Oysa artık beden ve zihnin etkileşim halinde olduğu ve duygusal stresin fiziksel rahatsızlıklara zemin hazırlayabileceği ya da onları tetikleyebileceğine dair pek çok araştırma bulgusu mevcut. Peki ya siz hiç bedeninize kulak verdiniz mi? Eğer beden, zihin ve sağlık konularına ilgiliyseniz, bu konuda oldukça uzman olan Gabor Mate'in araştırma ve kitaplarına göz atmanızı öneririm. Bu yazıda kendisinin bu konuya dair yaklaşımından bir parça bulacaksınız.“Sağlık üç temele dayanır: Beden, zihin ve spiritüel bağlantı. Bunlardan herhangi birinin yok sayılması denge yitimine ve hastalığa zemin hazırlıyor diyor davetiye çıkarmak anlamına gelir.” der Gabor Mate. Ona göre iyileşmek ve duygusal yeterliliğimizi geliştirmek adına yedi kilit unsura odaklanmakta fayda var.KabulFarkındalıkÖfkeÖzerklikBağlılıkKendini ortaya koymakOlumlamaHastalık ve stres arasındaki ilişkiye yakından bakmakta fayda var. Gabor Mate bu ilişkiyi şöyle açıklar: "Birçok hastalığın kökeninde de yer alan temel faktörlerden biri, bilinçaltındaki inançların tetiklediği aşırı stres yüküdür. İyileşmek istiyorsak, hayatımızın çok erken safhalarında edindiğimiz inanç biyolojisini tersine çevirmek için katlanarak ilerleyen sancılı bir süreci başlatmak şart."KabulKabul, olayları olduğu gibi tanımak ve kabul etmek konusunda istekli olmaktır.Kabul, yaşadığımız olumsuz şeylere hayat boyu katlanmak değil, mevcut durumların/olayların şu an içerisinde yaşandığını farkında olmamızı sağlar. Kabul, zihnimizdeki mükemmellik ve kusursuzluk inancına karşı çıkar. Böylelikle, kişinin kendisiyle şefkatli bir ilişki içerisinde olmasına da izin verir.“Kişinin kendisine dair şefkatli bir merak içerisinde olası, hakkımızda keşfettiğimiz her şeyi sevmemiz anlamına gelmez; sadece kendimize de, acı çeken ve yardıma muhtaç birine gösterdiğimiz gibi yargılamayan bir kabulle yaklaşmamız anlamına gelir.” Pek çok zaman kabul, başkalarına karşı suçlayıcı yaklaşımımızın da hafiflemesine yardımcı olur. Bir anlamda "suçlamayı bırakmak bizi gereğince sorumluluk alma yönünde özgür kılar."Farkındalıkİyileşmek ve ruh sağlığını korumak isteyen herkesin duygusal gerçekliğini tanıması gerekir. Geçmişte bu beceriyi kaybetmiş olsak dahi, yeniden kazanabiliriz. Farkındalık, aynı zamanda, stresin bedenimizdeki sinyallerini ve bize verdiği ipuçlarını görmek anlamına da gelir. Zihin ve bedenin birbiriyle ilişkisini farkında olmamız gerekir.“Hastalık belirtilerini; yalnızca alt edilecek problemler olarak değil, kulak verilecek mesajlar olarak da değerlendirmeyi öğrenebiliriz.”. Gabor Mate bedenlerimize kulak vermenin önemini şöyle ifade eder: "Hayatımızı bedenlerimiz aracılığıyla deneyimleriz. Hayat deneyimimizi açıkça ifade edemezsek, zihnimizin ve ağzımızın söyleyemediğini bedenlerimiz söyler."ÖfkeÖfkenin bastırılması, vücuttaki fizyolojik stresi arttırması sebebiyle hastalıklar için de temek bir risk faktörüdür. Dahası, öfkenin açığa vurulmasının iyileşmeyi desteklediği de kanıtlanmıştır. Peki ama sağlıklı öfke nedir? Kalpin, sağlıklı öfkenin bir güç ve gevşeme sağladığını söyler. Kendimize öfkemizi yaşama ve kızgınlığımızı tetikleyen şey hakkında düşünme imkanı verirsek, kimseye zarar vermeden bu güce ulaşabiliriz.“Sağlıklı öfkede dizginlenemeyen duygular değil, kişinin kendisi sorumlu olmayı sürdürür.” Öfke tehlikeli bir duygu olmadığı gibi, öfkenin yıkıcı olmayan bir şekilde ifadesi işlevseldir. Sağlıklı bir şekilde ifade edilen öfle, kişinin ihtiyaçlarını ifade etmesine yardımcı olur. Tehlikeli olan öfke değil; öfkenin eleştri, duvar örme, aşağılama ve saldırganlık gibi davranışlarla dışa vurumudur. Özerklik“Tabiatın hedefi, özerk ve kendi kendini yöneten bir ruhtur.” Akıl ve zihin, pek çok fiziksel zararı atlatabilme becerisine sahiptir. Fakat ruhsal bütünlük ve özgürlük tehlike altında olduğunda, kişinin fiziksel olarak bedeninin de çökmeye başladığına şahit oluyoruz. Özerklik, içsel kontrol merkezimizin gelişmesidir.Kendinize sorun: “Hayatımda ve ilişkilerimde ne istiyorum?”, “Hayatımda neyin daha az ya da daha çok olmasını istiyorum?”, “Hayatımda neyi/kimi istemiyorum?”, “Belirlenmiş sınırlarım neler?”. Kendimize bu soruları sormak, gerçekten olmak istediğimiz kişi olarak, yaşamak istediğimiz hayatı yaşayıp yaşamadığımızı fark etmemize yardımcı olur. Gerçekten kendi istek ve kararlarımız doğrultusunda mı yaşıyorsunuz? Yoksa başkalarının istediği hayatı yaşamak için bir çaba içerisinde misiniz? Hans Selye, bu konuda kulak verebileceğimiz önemli bir şey söyler: "Gerginlik ve hüsranlarımızın çoğu, olmadığımız biri gibi davranma yönündeki zorlama ihtiyaçlardan kaynaklanıyor."BağlılıkBağlılık, dünya ile kurduğumuz bağlantıdır. Bağlantıda olmak, hayati önem taşır. Pek çok araştırma göstermiştir ki, başkalarıyla sosyal temasta olmayan kişiler, hastalığa en açık konumda bulunan kimselerdir. Başkalarıyla samimi ve duygusal ilişkilere sahip kişiler ise, daha iyi seyir gösterirler. Samimi ilişkilerimiz, kaynaklarımızdır. Kendimize sosyalleşmek için alanlar açmak ve fırsatlar yaratmak, iyileşmek için önemli bir adım olacaktır. Unutulmamalıdır ki, insan bağlarıyla varolur. Kendini ortaya koymak“Kendimize ve dünyaya, var olduğumuzu ve her kimsek o olduğumuzu ilan etmektir.” Burada bahsedilen bir eylem değil, bir varoluş hikayesidir. Geçmişimizden, yeteneklerimizden ve dünyaya ilişikin algılarımızdan arınmış bir şekilde kendimize biçtiğimiz pozitif değerler bizim varoluşumuzun ifadesidir.OlumlamaHerkesin içinde bir yaratma dürtüsü vardır diyor Gabor Mate. Bunu derken de yaratıcı benliğimize vurgu yapıyor. Kimi insan yazı, resim, müzik aracılığıyla yaşam enerjisini dışa vururken, kimi insan bunu günlük hayat rutini olarak nitelendirebileceği eylemle yapar. Nihayetinde önemli olan, yaratma dürtüsünün hakkını vermektir. Yaratım yoluyla yaşam enerjimizi dışa vurduğumuzda, hem kendimizi hem de başkalarını iyileştiririz. Aksi takdirde hem bedenimiz hem de ruhumuz körelir.Klinik Psikolog Yonca Kanburoğlu Gözen-- -- -- -- -- -- -- -- -- -- -- -- -- -- --Kaynaklar:Vücudunuz Hayır Diyorsa: Duygusal Stresin Bedelleri, Gabor MateScattered Minds, Gabor MateGottman Research Lab, John Gottman & Julie GottmanStress Wihtout Distress, Hans Selye Yazıyı Oku

Uzman: Yonca KANBUROĞLU GÖZEN

Yayınlanma: 05.08.2022