1. Uzmanlar
  2. Hasan ÇELIK
  3. Blog Yazıları
  4. KENDİNİ SUÇLAMAKTAN VAZGEÇ! UTANÇ VE ÖZŞEFKAT

KENDİNİ SUÇLAMAKTAN VAZGEÇ! UTANÇ VE ÖZŞEFKAT

Özşefkat ve Utanç

Utanç, tamamen masum bir arzu olan sevilme arzusundan sevilmeye layık olma ve ait olma isteğinden kaynaklanır. Hepimiz sevilme arzusu ile birlikte doğarız. Bebekken sevildiğimizde ihtiyacımız olan her şey – yemek,giyim,korunma ve ilişki- önümüze gelir. Yetişkinler olarak da hayatta kalabilmek, çocuklarımızı yetiştirebilmek ve kendimizi tehlikelerden koruyabilmek adına birbirimize ihtiyaç duyarız. Utanç, özümüzde bir şeylerin ters olduğu ve bu tersliğin bizi kabul edilmek ve sevilmekten alıkoyacağı hissidir. Utancın çok yoğun bir duygu olmasının nedenlerinden biri, varlığımızın tehlikede olduğunu hissettirmesidir.


Utanç duygusunda üç ilginç paradoks mevcuttur.

  • Utanç, kişiye suçlanmayı hak ettiğini hissetirir, ancak masum bir duygudur.
  • Utanç, kişiye kendini yalnız ve tecrit edilmiş hissettirir, ancak evrensel bir duygudur.
  • Utanç, kişiye daimi olduğunu ve herkesi kapsadığını hissettirir, ancak kimliğimizin yalnızca bir parçasına karşılık gelen, duygusal bir durumdur.


Suçluluk ve utanç birbirinden farklı duygulardır. Suçluluk bir davranış hakkında kendimizi suçlu hissetmemiz anlamına gelir; utanç ise kendimizi, kendimiz hakkında kötü hissetmemizdir. “Suçluluk kötü bir şey yaptım derken; utanç ben kötüyüm der”. Suçluluk aslında verimli bir duygu olabilir, çünkü bizi gerektiğinde durumları düzeltmemiz için motive eder. Ancak utanç, tipik olarak verimsiz bir duygudur, çünkü bizi felce uğratır ve etkili bir şekilde hareket etmemize engel olur. Araştırmalar, öz şefkatin üzüntü, pişmanlık ve suçluluk gibi duyguları, utanç duygusuna hapsolmadan deneyimlememize olanak tanıdığını göstermektedir.


Olumsuz Çekirdek İnançlar

Genellikle temellerini çocukluğumuzdan alan, hayatın zorlaştığı zamanlarda aklımızdan geçen, sürekli olarak kendimizden şüphe etmemize yol açan , en hassas anlarımızda bize açık bir şekilde net ve doğru gibi görünen, spesifik ve tekrarlayıcı düşünceler vardır. Bunlar, utancın temelinde yatan olumsuz çekirdek inançlarımızdır. Bu inançlara örnek olarak:

  • “Kusurluyum”
  • “Sevilmiyorum”
  • “Çaresizim”
  • “Yetersizim”
  • “Başarısızım”

Aslında insanların kendilerine ilişkin genel olarak sahip oldukları olumsuz çekirdek inançlar, 15-20 kadar az sayı ile sınırlıdır. Dünyada 7 milyardan fazla insan olduğunu düşünecek olursak, bizi insanlığın geri kalanından ayırdığına inandığımız her ne kusur varsa, aslında bu kusurun yarım milyar insan ile paylaşıldığını söyleyebilir!

Utanç, sessizlik ile korunur. Olumsuz çekirdek inançların devam etmesinin nedeni, bu inançları başkalarından ( ve kendimizden) saklamamızdır. Bu yönlerimiz bilinirse, reddedilmekten korkarız. Diğer insanların da bizimle aynı duygulara sahip olduklarını ve onlarında kendilerini anormal ve izole hissettiklerini unuturuz. Olumsuz çekirdek inançlarımızı en azından kendimize açık ettiğimizde,bu inançlar, üzerimizdeki güçlerini kaybetmeye başlarlar.


Hepimizin güçlü ve zayıf yanları vardır. Kendimizi basitçe değerli yada değersiz, sevilen ya da sevilmeyen olarak değerlendiremeyiz. İnsanoğlu olarak çok yönlü ve karmaşık bir yapıya sahibiz. Öz şefkat, tüm yanlarımızı sıcak ve açık yürekli bir farkındalıkla kucaklar. Kaçınılmaz biçimde kusurlu olduğumuzdan, her zaman böyle olduğumuzdan ve böyle olacağımızdan emin olduğumuzda, dikkatimizi tek bir yöne çevirmiş ve geri kalan özelliklerimizi görememiş oluruz. Kendimizi özgür kılmak için bu yanımızı, olumsuz çekirdek inancı ile birlikte kucaklamalı ve kendimizi bir bütün olarak kabul etmeliyiz.

Öz şefkat, utancın en büyük panzehiridir. Kendimizi yargılamak yerine hatalarımıza nezaket ile yaklaşarak, başarısızlıklarımızdan dolayı kendimizi izole hissetmek yerine ortak insanlık halini hatırlayarak ve kendimizi olumsuz duygularla özdeşleştirmek yerine (kötüyüm), olumsuz duygularımızın bilinçli bir şekilde farkında olarak (kendimi kötü hissediyorum), öz şefkat, utanç yapısını doğrudan ortadan kaldırır. Ve tüm tecrübemizi – utanç deneyimi de dahil olmak üzere- sevgi dolu ve bağlı bir mevcudiyetle tutarak, yeniden bir bütün haline gelebiliriz.


 Olumsuz Çekirdek İnançlarımızla Çalışmak

Kendimizle ilgili olumsuz çekirdek inançlarımız yalnızca inançlardır, gerçeklik değildir. Çoğunlukla gençlik döneminde oluşan ve genellikle doğruluk değeri çok az olan, ruhumuza derinden yerleşmiş düşüncelerdir. Ancak bu düşünceler bilinç düzeyinin dışında kaldığında, üzerimizde çok büyük bir etkiye sahip olurlar. Bu düşünceleri tanımlamak ve bu düşüncelerin farkına varmak, ilk adım olarak önem taşır. Bu düşünceleri gün ışına çıkardığımızda, düşüncelerin gücü yok olmaya başlar.

Yine de olumsuz çekirdek inançlarla çalışmak, özellikle de çocukluk travması olan insanlar için zorlayıcı olabilir. Bu uygulamayı yapmak için yeterli ruhsal ve duygusal alanınız olup olmadığına karar vermek için kendinizi inceleyin. Zorlanıyorsanız bu uygulamayı yapmak için bir uzmandan yardım alın ve desteği eşliğinde yapın.


Yönergeler

Aşağıda yaygın olarak görülen olumsuz çekirdek inançların bir listesi bulunmaktadır. Zaman zaman sahip olduğunuz inançları not edin ve bu inançların belli bir bağlamda (işte,ilişkilerde, ailenizde, vb.) ortaya çıkıp çıkmadığını belirlemeye çalışın.


Yeteri kadar iyi değilim                                Kusurluyum                                      Başarısızım

Aptalım                                                             Çaresizim                                           Beceriksizim

Sahtekarım                                                       Kötüyüm                                           Sevilmiyorum

İstenmeyen biriyim                                       Değersizim                                        Önemsizim

Anormalim                                                       Zayıfım                                               Güçsüzüm


  • Farkındalık: Bu olumsuz inançlara sahip olmanın nasıl bir duygu olduğunu nesnel ve onaylayıcı bir şekilde yazın. Örneğin, “ Sevilmiyor olduğumu düşünmek çok acı verici,” ya da “Güçsüz olduğumu hissetmek çok zor”.
  • Ortak İnsanlık Hali: İnançlarınızın, insan deneyiminin nasıl bir parçası olduğunu yazın. Örneğin, “Muhtemelen milyonlarca insan kendini benim hissettiğim gibi hissediyordur”. Ya da “Bu şekilde hisseden tek kişi ben değilim” gibi.
  • Nezaket: Şimdi bu olumsuz çekirdek inancınızdan dolayı yaşadığınız ızdıraba ilişkin duyduğunuz üzüntüyü ifade ederek, kendinize anlayış ve nezaket sözcükleri yazın. Kendinize yazarken, kendine ilişkin böyle bir inancı olduğunu itiraf etmiş bir arkadaşınızla konuşuyormuş gibi yazmayı deneyin. Örneğin “ Böyle hissettiğin için çok üzgünüm. Bunun senin için ne kadar acı verici olduğunu görebiliyorum. Senin böyle olduğuna inanmadığımı bilmeni isterim.”


DEĞERLENDİRME

Bu uygulama sizin için nasıldı? Bir yada iki olumsuz çekirdek inanç belirleyebildinizmi? Bu inanca sahip olma deneyimine farkındalık, ortak insanlık hali ve öznezaketi getirmek nasıl hissettirdi?

Bazen insanlar olumsuz çekirdek inançlarına şefkat ile yaklaşmaya çalıştıklarında, inançların kendilerini daha da güçlü bir şekilde gösterdiğini fark etmişlerdir. Bunun nedeni yangın patlaması yani içeriye birden sevginin girmesi ve eski acıların dışarıya çıkmasıdır. Yaygın olarak görülen bir diğer olay, olumsuz çekirdek inançla özdeşleşen bir parçamızın, bu parçamızı ortadan kaldırıyormuşuz gibi korkmuş hissetmesidir. Olumsuz çekirdek inançlarımızdan kurtulmaya yada onları uzaklaştırmaya çalışmadığımızı hatırlamak önemlidir. Aksine, üzerimizde bu kadar büyük bir güce sahip olmamaları amacıyla , bu inançlarla daha bilinçli ve şefkatli bir ilişki kurmaya çalışıyoruz.


Bu yazı “Özşefkatli Farkındalık Uygulama Rehberi- Dr. Christopher Germer& Kristin Neff” kitabından alınmıştır.

Yayınlanma: 25.04.2021 17:04

Son Güncelleme: 02.05.2021 12:23

Psikolog

Hasan

ÇELIK

Uzman Psikolog

(*)(*)(*)(*)(*)
7 Yorum
Kaygı (Anksiyete) Bozuklukları
Panik Atak
Online TerapiOnline Ter...
süre 50 dk
ücret 1750
Yüz Yüze TerapiY. Yüze Ter..
Hizmet vermiyor
Yapay zeka ile, kişiselleştirilmiş destek:
Menta AI
Yapay zeka ile,
kişiselleştirilmiş destek: Menta AI

Şimdi indir, konuşmaya başla

App Store'dan İndirGoogle Play'den İndir
Bunları da sevebilirsiniz...

Overthinking: Zihnin Sessizce Hayatı Ele Geçirdiği Yer

Overthinking çoğu zaman fark edilmeden başlar. İnsan bir sabah uyanıp “bugün fazla düşüneyim” diye bir karar almaz. Daha çok, düşünmenin içine yavaş yavaş çekilir. Başta her şey oldukça masumdur. Bir meseleyi anlamaya çalışıyordur, doğru kararı vermek ister, hata yapmamayı önemser. Zihin bu noktada faydalı bir araç gibidir. Analiz eder, tartar, olasılıkları sıralar. Fakat bir yerden sonra düşünme ilerlemez, sadece tekrar etmeye başlar. Aynı sahneler, aynı cümleler, aynı sorular… Zihin doludur ama yol almıyordur. Overthinking tam olarak burada kendini belli eder: düşünmenin üretkenliğini kaybettiği ama durmayı da bilmediği yerde.İnsan zihni belirsizlikle arası pek iyi olmayan bir yapıya sahiptir. Belirsizlik, kontrol kaybı hissini beraberinde getirir. Kontrol kaybı ise güvensizliktir. Bu yüzden zihin bilinmeyenle karşılaştığında onu düşünerek evcilleştirmeye çalışır. “Eğer bunu yeterince düşünürsem, başıma geldiğinde hazırlıklı olurum” düşüncesi çok tanıdıktır. Overthinking bu açıdan bakıldığında bir korunma çabasıdır. Zihin bizi korumaya çalışır. Hayal kırıklığını azaltmak, acıyı önlemek, yanlış yapmamak ister. Ama çoğu zaman yaptığı şey tam tersidir. İnsan daha gergin, daha yorgun ve daha kararsız bir hale gelir.Overthinking’in en zor taraflarından biri, insanı sürekli zihinsel bir zamanın içine hapsetmesidir. Zihin ya geçmiştedir ya da gelecekte. Geçmişte yapılan bir konuşma tekrar tekrar oynatılır. “Bunu neden böyle söyledim?”, “Keşke şunu deseydim.” Gelecekte ise henüz yaşanmamış ihtimaller yaşanır. “Ya böyle olursa?”, “Ya başaramazsam?”, “Ya pişman olursam?” Zihin bu iki zaman arasında mekik dokurken, şu an neredeyse tamamen aradan çekilir. Oysa hayat sadece şu anda yaşanır. Overthinking bu temas noktasını kaçırır.Geçmişe dönük overthinking genellikle suçluluk ve pişmanlık duygularıyla iç içedir. Zihin geçmişi didik didik ederken, insan kendine karşı giderek daha sert bir dil kullanmaya başlar. O günkü şartlar, o anki duygular, o zamanki imkanlar unutulur. Bugünün farkındalığıyla dünü yargılamak kolaydır. Ama bu yargı, insanı ileri taşımaz. Aksine, geçmişte takılı kalmasına neden olur. Geçmişle ilgili düşünmek öğretici olabilir, fakat overthinking öğretmez; sadece yorar.Geleceğe dönük overthinking ise çoğu zaman kaygı üretir. Henüz olmamış şeyler, sanki olmuş gibi hissedilmeye başlanır. Bir konuşma yapılmadan önce defalarca prova edilir. Bir adım atılmadan önce onlarca senaryo düşünülür. Zihin “hazırlanıyorum” zanneder ama aslında korkuyu besler. Çünkü ne kadar çok ihtimal düşünülürse, o kadar çok risk görünür hale gelir. Bu da insanı hareketsiz bırakır. Yanlış yapma korkusu, hiçbir şey yapmamaya dönüşür.Overthinking’in sinsi taraflarından biri, zamanla kimliğin bir parçasıymış gibi algılanmasıdır. İnsan kendini “fazla düşünen biri” olarak tanımlar. Sanki bu değişmez bir özellikmiş gibi. Oysa overthinking bir karakter özelliği değil, öğrenilmiş bir zihinsel alışkanlıktır. Çoğu insan, hayatın erken dönemlerinde düşünerek ayakta kalmayı öğrenir. Duygularını ifade edemediği, ihtiyaçlarının görülmediği ya da hata yapmanın ağır sonuçlar doğurduğu ortamlarda zihin güvenli bir alan haline gelir. Hissetmek karmaşıktır, düşünmek ise daha kontrol edilebilir görünür. Zihin bu yüzden zamanla direksiyona geçer.Bu noktada overthinking’in çoğu zaman duygulardan kaçış olduğunu görmek önemlidir. Kaygı, korku, değersizlik, yalnızlık gibi duygular doğrudan temas edilmesi zor alanlardır. Zihin bu duygularla yüzleşmek yerine, onların etrafında düşünceler üretir. Böylece insan hissetmek yerine düşünür. Ama duygular düşünülerek çözülmez. Bastırıldıkça başka şekillerde kendini gösterir. Bedende bir gerginlik, içte tarif edilemeyen bir huzursuzluk, sürekli bir tetikte olma hali… Overthinking bu belirtilerle birlikte yürür.Düşünmekle düşünceye tutunmak arasındaki fark burada belirginleşir. Sağlıklı düşünme, bir noktada tamamlanır. Bir karar verilir, bir adım atılır ya da bir konu rafa kaldırılır. Overthinking ise açık uçludur. Zihin hep biraz daha ister. Bir ihtimal daha, bir analiz daha, bir senaryo daha. Ama bu “biraz daha” hali hiçbir zaman tatmin olmaz. Hayat ise beklemez. Hayat, kesinlik olmadan da akmaya devam eder.Overthinking’le baş etmeye çalışırken yapılan en yaygın hata, onu tamamen yok etmeye çalışmaktır. “Artık düşünmeyeceğim” demek, çoğu zaman zihni daha da gürültülü hale getirir. Çünkü zihin susturulmak istemez. Anlaşılmak ister. Overthinking’i dönüştürmenin yolu, onunla savaşmak değil, onun ne anlatmaya çalıştığını fark etmektir. Zihin neden bu kadar meşgul? Hangi belirsizlik tahammül edilmez hale gelmiş? Hangi duygu görülmek istiyor?Zihnin yavaşladığı anlar genellikle çok basit anlardır. Büyük farkındalıklar ya da derin çözümler gerekmez. Bazen sadece bedene dönmek yeterlidir. Yürürken adımların yere temasını hissetmek, nefesin ritmini fark etmek, bir nesneye gerçekten bakmak… Bu anlar zihni tamamen susturmaz ama onun merkezdeki yerini alır. Overthinking, hayatla temas koptuğunda güçlenir. Temas geri geldiğinde zayıflar.Overthinking’den çıkmak, daha az düşünmek anlamına gelmez. Zihin her zaman düşünecek. Bu onun doğası. Asıl mesele, zihnin hayatın direksiyonunda olup olmamasıdır. Düşünceler gelir ve gider. Ama insan onlarla özdeşleşmediğinde, arada bir boşluk oluşur. O boşlukta seçim vardır. O boşlukta hareket vardır. O boşlukta nefes vardır.Belki de en rahatlatıcı farkındalık şu olabilir: Her şeyi çözmek zorunda değilsin. Hayatın tüm soruları net cevaplar içermez. Bazı belirsizlikler çözülmek için değil, taşınmak içindir. Overthinking belirsizliği ortadan kaldırmaya çalışır. Hayat ise belirsizlikle birlikte akmayı öğretir. Bu fark kabul edildiğinde, zihin biraz olsun gevşer.Zihin sustuğunda değil, dinlendiğinde iyileşir. Overthinking de ancak böyle dönüşür. Bastırarak değil, anlayarak. Zorlayarak değil, temas ederek. İnsan bir noktada fark eder ki düşünceler hâlâ geliyor ama artık hayatın önüne geçmiyor. Zihin arka planda çalışıyor, hayat ise nihayet öne çıkıyor. Ve belki de en önemli şey, insanın tekrar kendi yaşamıyla temas kurabilmesi oluyor.
Yarkın EREN 03.01.2026

Aşk Acısı: Birini Kaybetmekten Çok, Kendini Kaybetmenin Yasını Tutmaktır

Aşk acısı çoğu zaman hafife alınır. “Geçer”, “zamanla unutursun”, “yenisini bulursun” gibi cümlelerle küçültülür. Oysa aşk acısı, insanın yaşadığı en derin psikolojik sarsıntılardan biridir. Çünkü bu acı sadece bir insanın yokluğuyla ilgili değildir. Aynı zamanda o insanla kurulan hayallerin, kimliğin ve geleceğe dair senaryoların da yıkılmasıdır. Aşk acısı, bir ayrılıktan çok daha fazlasıdır; bir anlam kaybıdır.İnsan birini sevdiğinde sadece onu sevmez. Onunla birlikte kendinin başka bir versiyonunu da sever. Daha umutlu, daha canlı, daha cesur bir hâl… Ayrılık olduğunda kaybolan sadece kişi değildir; o versiyon da gider. Bu yüzden aşk acısı çoğu zaman “onu özlüyorum”dan çok “eskisi gibi değilim” cümlesiyle anlatılır. İnsan, kendine yabancılaşır.Aşk acısının bu kadar yakıcı olmasının nedenlerinden biri de ani boşluktur. Hayatın içinde büyük bir yer kaplayan biri bir anda yok olur. Mesaj atılan saatler, paylaşılan anlar, rutinler kesilir. Zihin bu boşluğu doldurmak ister ama dolduramaz. Bu yüzden kişi sık sık geçmişe döner. Mesajlar okunur, fotoğraflar incelenir, anılar tekrar tekrar oynatılır. Bu bir zayıflık değil; zihnin kaybı anlamlandırma çabasıdır.Aşk acısı yaşayan insan genellikle iki uç arasında gider gelir. Bir yanda inkâr vardır: “Aslında o da beni seviyordu”, “bir gün geri dönebilir”, “şartlar farklı olsaydı…” Diğer yanda sert bir gerçeklik: “Bitti”, “istemedi”, “seçilmedim”. Bu gidip gelmeler yorucudur ama doğaldır. Zihin, gerçeği bir anda kabul edemez. Yas süreci böyle çalışır.Aşk acısında en yıkıcı duygu çoğu zaman özlem değil, reddedilmişliktir. İnsan, sevilmediğini değil; seçilmediğini düşünür. Bu düşünce özgüveni zedeler. Kişi kendini sorgulamaya başlar: “Yeterince iyi miydim?”, “Daha farklı olsaydım kalır mıydı?”, “Neyi yanlış yaptım?” Bu soruların çoğu adil değildir. Çünkü bir ilişkinin bitmesi, tek bir kişinin eksikliğiyle açıklanamaz. Ama acı çeken zihin, suçlayacak bir yer arar ve en kolay hedef çoğu zaman kendisidir.Aşk acısı beden üzerinde de etkilidir. Uyku bozulur, iştah değişir, halsizlik artar. Kalp çarpıntısı, göğüs sıkışması, mide sorunları görülebilir. Bu belirtiler “abartı” değildir. Beyin, ayrılığı gerçek bir tehdit gibi algılar. Bağ kurulan kişi gittiğinde, sinir sistemi alarma geçer. Bu yüzden aşk acısı sadece duygusal değil, fizyolojik bir süreçtir.Toplumda sıkça yapılan bir hata, aşk acısını “güçsüzlük” olarak etiketlemektir. Oysa derin acı, derin bağ kurabilen insanların yaşadığı bir deneyimdir. Hiç acı çekmeyenler genellikle hiç risk almayanlardır. Aşk acısı, insanın sevebilme kapasitesinin bir yan ürünüdür. Bu acıdan utanmak değil, onu anlamak gerekir.Aşk acısında yapılan en yaygın hatalardan biri, duyguları bastırmaya çalışmaktır. “Güçlü olmalıyım”, “bunu atlatmalıyım”, “düşünmemeliyim” gibi cümleler, iyileşmeyi hızlandırmaz; aksine geciktirir. Bastırılan duygu kaybolmaz, şekil değiştirir. Daha sonra öfke, kaygı ya da değersizlik olarak geri döner. Acı yaşanmak ister. Kaçıldıkça büyür.Bir diğer tuzak ise idealize etmektir. Ayrılıktan sonra kişi, karşı tarafı olduğundan daha kusursuz hatırlamaya başlar. Kötü anlar silinir, iyi anlar parlatılır. “Aslında çok mutluyduk” algısı oluşur. Bu durum gerçeği çarpıtır. Her ilişki hem iyi hem zor anlar barındırır. Sadece iyiyi hatırlamak, ayrılığı daha katlanılmaz hâle getirir.Aşk acısı yaşayan kişiler çoğu zaman kendilerini yalnız hisseder. Anlaşılamadıklarını düşünürler. “Kimse benim hissettiğim gibi hissetmedi” algısı yaygındır. Bu da doğaldır; çünkü herkes acıyı farklı yaşar. Ancak bu yalnızlık hissi, insanı daha da içine kapatabilir. Oysa bu süreçte paylaşım iyileştiricidir. Anlatmak, acıyı küçültmez ama taşınabilir hâle getirir.Aşk acısında “neden” sorusu zihni en çok meşgul eden sorudur. İnsan sürekli bir açıklama arar. Mantıklı bir sebep bulursa rahatlayacağını düşünür. Ama çoğu ayrılık net bir “neden”le açıklanamaz. İnsanlar bazen hisseder, bazen hissetmez. Bu belirsizlik, kabul etmeyi zorlaştırır. Ancak kabul, her şeyi anlamak değildir; her şeyi anlamadan da ilerleyebilmektir.İyileşme süreci doğrusal değildir. Bir gün iyi hissedersin, ertesi gün en başa dönmüş gibi olursun. Bu iniş çıkışlar “iyileşemiyorum” anlamına gelmez. İyileşme, acının giderek daha seyrek gelmesiyle ölçülür. İlk başta her an vardır; sonra anlar olur; sonra hatırlamalar… Zamanla acının tonu değişir.Aşk acısının dönüştürücü bir tarafı da vardır. İnsan bu süreçte kendisiyle yüzleşir. Neye tutunduğunu, neyi tolere ettiğini, nerede kendinden vazgeçtiğini fark eder. Bu farkındalık kolay gelmez ama değerlidir. Çünkü her ayrılık, kişiye sınırlarını yeniden çizme fırsatı verir.Ancak burada önemli bir ayrım vardır: Acıdan ders çıkarmak ile kendini suçlamak aynı şey değildir. “Ben böyleyim, o yüzden gitti” düşüncesi, öğrenme değil; kendine şiddettir. Sağlıklı olan, “Bu ilişkide ben ne yaşadım, ne istemiyorum, neye dikkat edeceğim?” sorularını sorabilmektir.Aşk acısı yaşayan birçok insan, hemen yeni bir ilişkiye atlamayı çözüm olarak görür. Bu bazen işe yarar gibi görünür ama çoğu zaman sadece dikkati dağıtır. Gerçek iyileşme, boşlukla bir süre kalabilmeyi gerektirir. Bu boşluk korkutucudur ama öğreticidir. İnsan, kendi sesiyle baş başa kalır.Bu süreçte kendine şefkat göstermek çok önemlidir. Kendini toparlamaya zorlamak, “artık yeter” demek iyileştirmez. Bazı günler sadece ağlamak gerekir. Bazı günler hiçbir şey yapmak istememek normaldir. Aşk acısı yaşayan biri tembel değildir; yas tutuyordur.Zamanla, acının içinden başka bir şey filizlenir: güç değil belki ama dayanıklılık. İnsan, acıya rağmen ayakta kalabildiğini görür. Bu deneyim, gelecekteki ilişkilerde daha bilinçli seçimler yapmasını sağlar. Aşk acısı, kişiyi sertleştirmek zorunda değildir; derinleştirebilir.Sonuç olarak aşk acısı, insanın başına gelen bir felaket değil; insan olmanın bedellerinden biridir. Sevmek risklidir. Kaybetme ihtimali her zaman vardır. Ama acı çekmemek uğruna sevmemek, insanı korumaz; yoksullaştırır.Ve en net gerçek şudur:Aşk acısı seni tanımlamaz. Şu an hissettiğin şey, kim olduğun değil; başına gelen bir durumdur. Şu an bunu göremiyor olabilirsin ama bu acı değişir. Unutmak zorunda değilsin. Hatırladığında artık canının yanmaması yeterlidir. Ve bu, düşündüğünden daha mümkün bir ihtimaldir.

İlişkiler: Sevmek Yetmez, Dayanabilmek Gerekir

İlişkiler çoğu insanın hayatında en çok anlam yüklediği alanlardan biridir. Sevilmek, seçilmek, biri için özel olmak fikri güçlüdür. Ancak tam da bu yüzden ilişkiler, en çok hayal kırıklığı yaratan deneyimlere de sahne olur. Çünkü insanlar ilişkilerden çoğu zaman gerçekçi olmayan beklentilerle beslenir. Sevginin her şeyi çözeceğine, doğru kişiyle hiçbir şeyin zor olmayacağına inanılır. Oysa gerçek hayatta ilişkiler, sevgiyle başlar ama dayanıklılıkla sürer.Bir ilişkiye girerken insanlar genellikle kendilerinin en iyi hâlini gösterir. Daha anlayışlı, daha sabırlı, daha ilgili olunur. Bu bir kandırma değildir; herkes sevilmek ister. Ancak zamanla maskeler düşer. Yorgunluklar, tetiklenmeler, geçmiş yaralar ortaya çıkar. İşte ilişki tam da burada başlar. Çünkü gerçek bağ, kusurlar görünür hâle geldiğinde kurulur. Bu noktada birçok ilişki dağılır. Çünkü insanlar sevilmek ister ama zor biriyle sevilmeyi istemez.İlişkilerde en yaygın sorunlardan biri, partnerin bir ihtiyaç giderme aracı hâline getirilmesidir. İnsanlar yalnızlıklarını, değersizlik duygularını, geçmişte alamadıkları sevgiyi ilişkilerle telafi etmeye çalışır. Partnerden beklenti büyüdükçe ilişki ağırlaşır. Bir kişinin başka bir kişinin hayatındaki tüm boşlukları doldurması mümkün değildir. Bu beklenti, ilişkiyi bir paylaşım alanı olmaktan çıkarıp bir yük hâline getirir.Sağlıklı ilişkilerde iki kişi birbirini tamamlamaz; yan yana durur. Tamamlanmak fikri romantik görünür ama tehlikelidir. Çünkü tamamlanmak, eksik hissetmeye dayanır. Eksik hisseden biri, ilişkide sınır koyamaz. Gitmesi gereken yerde kalır, susması gereken yerde patlar, kalması gereken yerde kaçar. Bu yüzden ilişkide yaşanan birçok sorun, karşı tarafla değil, kişinin kendisiyle kurduğu ilişkiyle ilgilidir.İletişim, ilişkilerin en çok konuşulan ama en az uygulanan unsurudur. Herkes iletişimden bahseder ama çoğu insan gerçekten konuşmaz. Ya suçlar ya susar ya da ima eder. “Ben söylemeden anlamalıydı” beklentisi, ilişkilerin en yaygın hayal kırıklığı nedenlerinden biridir. İnsanlar zihin okuyamaz. Söylenmeyen ihtiyaçlar karşılanmadığında öfke oluşur. Bu öfke zamanla mesafeye dönüşür.Bir ilişkide sorun yaşamak normaldir; sorunları konuşamamak ise yıkıcıdır. Çatışma, ilişkinin bittiğini değil; iki farklı dünyanın temas ettiğini gösterir. Ancak çatışmalar sağlıklı şekilde ele alınmadığında, taraflar savunmaya geçer. Haklı olma çabası, anlaşılma ihtiyacının önüne geçer. Bu noktada ilişki bir güç savaşına dönüşür. Kim daha çok haklıysa, kim daha az hatalıysa… Oysa ilişkiler mahkeme değildir.İlişkilerde sınırlar çoğu zaman yanlış anlaşılır. Sınır koymak soğukluk ya da sevgisizlik olarak görülür. Oysa sınırlar, ilişkinin güvenli alanını belirler. Sınırı olmayan ilişkilerde belirsizlik artar. İnsan nerede duracağını bilemez. Sürekli idare eden taraf zamanla tükenir. Sürekli alan açılan taraf ise bu alanı fark etmez. Sağlıklı ilişkilerde sınırlar ayrılık sebebi değil, devam sebebidir.Güven ise ilişkilerin en kırılgan ama en temel yapı taşıdır. Güven, bir kez sarsıldığında eski hâline dönmez; yeniden inşa edilir. Bu süreç zaman, tutarlılık ve emek ister. Güveni zedeleyen sadece aldatma değildir. Tutarsız davranışlar, küçük yalanlar, verilen sözlerin tutulmaması da güveni yavaş yavaş aşındırır. Güven kaybı yaşayan ilişkilerde insanlar ya kontrolcü olur ya da tamamen geri çekilir.Birçok ilişki, bitmesi gerektiği hâlde bitmez. Bunun nedeni çoğu zaman sevgi değil; alışkanlık, korku ya da yalnız kalma endişesidir. İnsanlar “bunca şey yaşadık” diyerek kendilerini ikna eder. Oysa geçirilen zaman, ilişkinin sağlıklı olduğu anlamına gelmez. Bir ilişkide kalmanın tek gerekçesi geçmişse, orada gelecek yoktur. Kalmak da gitmek de cesaret ister; ama yanlış yerde kalmak insanı daha çok yıpratır.İlişkilerde sık yapılan hatalardan biri de değişimi tek taraflı beklemektir. “O değişirse her şey düzelir” düşüncesi, kişiyi pasif bir bekleyişe sokar. Oysa bir ilişkide değişmeyen tek şey, değişimin kaçınılmaz olduğudur. İnsanlar değişir; ama kimse zorla değişmez. Karşı tarafın değişmesini beklemek yerine, kişinin kendine şunu sorması gerekir: “Ben bu hâliyle kalmaya razı mıyım?”İlişkilerde sevgi kadar saygı da belirleyicidir. Sevgi bazen azalabilir, dalgalanabilir. Ama saygı kaybolduğunda ilişki zedelenir. Küçümseme, alay, değersizleştirme gibi davranışlar çoğu zaman “sinirle söylendi” diye geçiştirilir. Oysa bu davranışlar, ilişkinin temelini sarsar. Sevgi onarılabilir ama saygı kaybı kalıcı izler bırakır.Bir ilişkinin sağlıklı olup olmadığını anlamanın en net yolu şudur: İlişki seni büyütüyor mu, yoksa küçültüyor mu? Kendin olmana alan açıyor mu, yoksa sürekli kendini açıklamak zorunda mı kalıyorsun? İlişkide yaşanan sorunlar çözülebilir olabilir; ama sürekli kendinden vazgeçmek zorunda kalıyorsan, orada bir dengesizlik vardır.İlişkilerde duygusal sorumluluk da sıkça karıştırılır. Birini sevmek, onun tüm duygularından sorumlu olmak değildir. Her mutsuzlukta kendini suçlamak, her öfkede geri çekilmek sağlıklı değildir. Herkes kendi duygusundan sorumludur. Partner destek olabilir ama kurtarıcı değildir. Bu ayrım yapılmadığında ilişkiler boğucu hâle gelir.Sonuç olarak ilişkiler, romantik anlatıların sunduğu kadar kolay değildir. Sevgi tek başına yetmez. İlişki; emek, dürüstlük, sınır, sorumluluk ve farkındalık ister. Her ilişki sürmek zorunda değildir. Bazı ilişkiler ders olur, bazıları yaradır, bazıları iyileştirir. Önemli olan, hangi ilişkide neden kaldığını ya da neden gittiğini bilmektir.Ve en net gerçek şudur:İyi bir ilişki hayatını kurtarmaz ama seni yalnız bırakmaz.Kötü bir ilişki ise yalnız olmadığın hâlde kendini yapayalnız hissettirir.Bunu fark ettiğin an, ilişkin değil; kendinle olan bağın güçlenmeye başlar.İlişkiler bir başarı göstergesi değil, bir farkındalık alanıdır. Kiminle olduğundan çok, kim olarak kaldığın önemlidir. Kendini kaybettiğin bir “biz”, gerçek bir birliktelik değildir. İlişki, seni yok eden değil; seni sen yapan yerde anlam kazanır.Kendin olmaktan vazgeçtiğin hiçbir ilişki, sevgi adı altında sürdürülemez. Gerçek bağ, özgürlükle birlikte var olur.