1. Uzmanlar
  2. Hidayet ÇALIŞKAN
  3. Blog Yazıları
  4. Ayrılık Psikolojisini Anlamak !?

Ayrılık Psikolojisini Anlamak !?

Ayrılıkları şüphesiz ki hepimiz acı verici ve olumsuz birer deneyim olarak yaşıyoruz. Ancak, diğer olumsuz deneyimler gibi, bu süreçle nasıl başa çıktığımız, süreç içerisindeki eylemlerimiz ve tepkilerimiz iyilik halimizi etkileyebilecek güçteler. Bu yüzden ayrılık sonrası süreçleri öğrenmek, ayrılıkların neden acı verici olduğunu ve onlardan neler öğrenebileceğimizi anlamak, iyilik halimize katkı sunmamızı sağlıyor. Peki bunu nasıl yapabiliriz?

-Yas duygusuna ve hüzne izin ver: Ayrılığın yasını tutmak için kendimize izin vermek psikolojik sağlığımız için çok önemli. Süreci inkar etmek ve kaybımızın önemini azaltarak duygularımızdan kaçmak yas sürecini sağlıklı bir şekilde deneyimlememizi engelliyor. Zorlayıcı bir deneyimi, maalesef çevresinden dolanarak geride bırakamıyoruz, bu adeta bu deneyimin çevresinde dönüp durmamıza ancak bir türlü tam olarak onu geride bırakamamamıza yol açıyor. Ancak bu deneyimin içinden geçerek, kendi acılarımıza sahip çıkarak gerçek bir ilerleme yaşayabiliyoruz. 

-Biten ilişkini gözden geçir: Bir ayrılıktan sonra kendimizi kötü hissettiğimizde, bu duyguyu neyin yaratmış olabileceğine iyice bir göz atmamız gerekiyor. Hissettiğimiz hüzün gerçekten ilişkinin kaybına mı dayanıyor yoksa ilişkiyle ilgili bir yanılsamamıza mı? Bazen ilişkimiz bittiğinde gerçekten kaybettiğimiz şey bir zamanlar partnerimizle hissettiğimiz yakınlık değil, kendimizi inandırdığımız yanılsamalı bir güvenlik ve mutluluk duygusu olabiliyor. Böyle bir durumda partnerimizle hep mutlu olacağımız günlerin hayalini kurabiliyoruz, ayrıldığımızda ise bunun gerçekleşmeyeceğini görmüş oluyoruz. Bu durumda kaybımız direkt partnerin kendisiyle ilgili olmayabiliyor, daha çok bizim beklentilerimizi ve hayallerimizi kapsayabiliyor. İlişkimizi gerçekçi bir bakış açısından değerlendirmek kaybımızın hangi noktasının bizi üzdüğünü anlamamızı sağlayabiliyor. Üzüldüğümüz şeyi bulduğumuzda, kendimize bu konuda dürüst olabildiğimizde süreci daha rahat atlatabiliyoruz. Aksi halde, gerçek sebeplerimizi inkar ederek daha sancılı bir sürece giriyoruz. 

Böyle bir durumda kendimize aşağıdaki soruları sorabiliriz: 

-Birbirimize gerçekten sevgi dolu bir şekilde mi davrandık? 

-Aramızda gerçekten saygı ve sevgi dolu bir iletişim var mıydı?

-Gerçekten gerektiğinde birbirimizin yanında mıydık?

-İkimiz de birbirimize karşı dürüst müydük?

-Birbirimizin büyüyüp gelişmesine katkıda bulunuyor muyduk?

-Eleştirel iç sesini sustur: Ayrılıktan sonra reddedilmiş hissettiğimizde genellikle öz güvenimize ve benlik saygımıza saldıran eleştirel iç sesimizi dinleyebiliyoruz. Bu yıkıcı düşünceleri dinlediğimizde kaybımızla ilgili bir üzüntü yerine aşağılanma hissetme olasılığımız daha yüksek olabiliyor. Eleştirel iç sesimiz çoğu zaman kimsenin bizi sevmeyeceğini, yalnız kalacağımızı, kimse için önemli olmadığımızı söyleyerek ayrılık sonrası sürecimizi zorlaştırıyor. Unutmayın, eleştirel düşüncelerimiz nadiren gerçeğe dayalı oluyor. Bu nedenle kendimize olumlu yanlarımızı hatırlatmamız ve şefkat göstermemiz ayrılığı daha kolay atlatmamızı sağlayabiliyor.

-Sana iyi gelen aktiviteleri günlük rutinine ekle: Ayrılık sonrası dönemde hissettiğimiz olumsuz duyguların etkisiyle, bazen de bilinç dışı bir öz cezalandırma güdüsüyle, bize iyi gelen aktivitelerden uzaklaşabiliyoruz. Spor yapmak, sevdiğimiz dizi ve filmleri izlemek, ihtiyacı olanlara yardım etmek ve öz bakım aktivitelerine özen göstermek bu dönemde olumsuz duygu ve düşüncelere karşı güçlenmemizi sağlayabiliyor.  

-Duygusal desteğe yer aç: Zor zamanlarda bize en iyi gelen şey yalnız olmadığımızı hissetmek. Bu nedenle hiç istemediğimiz zamanlarda bile sevdiklerimizle, arkadaşlarımızla ya da aile bireylerimizle sosyalleşmek ayrılık sonrası dönemde bize destek oluyor ve içinde bulunduğumuz olumsuz döngüden sıyrılmamıza yardımcı oluyor.  

-Kendini meşgul tut: Olumsuz düşüncelerin hücum etmesine engel olmanın en güzel yolu zihnimizi meşgul tutmak. Hüznümüzü hissetmek için kendimize alan açmak çok önemli fakat bunun yıkıcı bir hal almasını engellemek için zaman zaman düşüncelerimizi farklı noktalara yönlendirmemiz gerekebiliyor. Bir kitap okuyabilir, uzun zamandır merak ettiğimiz bir kursa yazılabilir, alışverişe çıkabilir ya da kendimize yeni beceriler katmak için çaba sarf edebiliriz. 

-Sosyal medyaya ara ver: Ayrılık sonrasında partnerimizi fiziksel olarak görmenin bize iyi gelmemesi gibi partnerimizi sosyal medyada da görmek aynı derecede iyilik halimize zarar verebiliyor. Partnerimizi sosyal medyadan takip etmenin ve onun hakkında bilgi sahibi olmaya çalışmanın ayrılığın ilk günlerinde bize iyi gelmeme olasılığı çok yüksek. Bu nedenle sanal dünyaya biraz ara vermek, kendimize dönmek ve kafamızda kuracağımız senaryoları engellemek için iyi bir fırsat oluyor. 

-Öz şefkatine önem ver: Ayrılık sonrası dönemde yıkıcı duygularla baş etmenin en güzel yollarından biri kendi değerimizi ve benliğimizi hatırlamak. Güçlü yönlerimizi hatırlamak, olumlu özelliklerimizin altını çizmek ve sevilmeye layık olduğumuzu kendimize tekrarlamak bu süreçte bize yardımcı olabiliyor. Unutma, ilişkimizi kaybetmek kimliğimizi tamamen kaybettiğimiz anlamına gelmiyor ve bizler partnerimiz olmadan da yeterli ve tam bireyler olabiliyoruz.

Ayrılık Sonrası Yapılmaması Gerekenler

Ayrılık kendi başına acı verici bir deneyim. Fakat bu olumsuz tecrübenin etkisini ve süresini azaltmak için atabileceğimiz adımlar ve kaçınmamız gereken bazı düşünce kalıpları ve davranışlar bulunuyor. Bu noktalara dikkat etmek ayrılık sürecini daha kolay yaşamamıza yardımcı olabiliyor.

- Değersizleştirmekten kaçın: Bir ilişkinin bitmiş olması ya da bitiş şeklinin yaralayıcı olması ilişkinin tamamının kötü bir tecrübe olduğunu göstermiyor. Bu dönemde kendimize “İlişkimiz iyi olsaydı bitmezdi”, “Her şey bir aldatmaca mıydı?”, “Beni hiç sevmedi mi?” gibi cümleler kurmak çok gerçekçi bir bakış açısı olmayabileceği gibi daha fazla zarar görmemize neden olabiliyor. Tecrübemizi değersizleştirmek yerine onu olduğu gibi kabul edip ilişkinin bütün bir süreç olduğunu ve yalnızca bitişiyle özetlenemeyeceğini kendimize hatırlatmalıyız.

- Yerine birini bulmaya çalışarak acını maskelemeye çalışma: Bazen ilişkimiz bittikten sonra yaşadığımız acıyı azaltmak için bir yara bandı ilişkisine yönelebiliyoruz. Aslında bilinçli olmayan bir şekilde kaybımızdan doğan boşluğu doldurmaya çalışıyoruz. Fakat yara bandı ilişkiler genellikle kısa vadeli oluyorlar ve yalnızca hüznü yaşamamızı erteliyorlar.

- Acele kararlar alma: Ayrılıktan sonra içinde bulunduğumuz olumsuz ruh halinden kurtulmak için bazen aceleci ve iyi düşünülmemiş kararlar almaya yatkın olabiliyoruz. Yeni bir eve taşınmak, şehir değiştirmek, işten ayrılmak gibi eylemler o anki duygularımızdan kaçmaya yarayabiliyor ancak uzun vadede iyilik halimize zarar verme olasılıkları yüksek oluyor. Böyle kararlar almayı düşünüyorsanız kendinize biraz zaman vererek gerçekten istediğinizin bu olup olmadığını sorgulayabilirsiniz.

- Partnerinin seninle her istediğinde iletişim kurmasına izin verme: Bir ilişkinin bitmesi partnerlerin birbirlerinin hayatlarından tamamıyla çıkmaları anlamına gelmeyebiliyor. Hatta sağlıklı biten bir ilişkiden geriye birbirine saygı duyan ve gerektiğinde birbiriyle iletişim kurabilen iki birey kalması hepimizin arzuladığı bir durum. Fakat bu iletişimin ayrılık sonrasında hemen kurulmaya çalışılması taraflar için yıpratıcı olabiliyor. Bu bağlamda partnerimizin ayrılık sonrasında bizim belirleyeceğimiz sınırlar çerçevesinde bizimle temasa geçmesi kendi yaşamımızla ilgili kontrolü kaybetmediğimizi hissettirerek iyilik halimizi arttırabiliyor.

- Çok fazla yalnız kalma: Ayrılık sonrası süreçte duygularımızı ve düşüncelerimizi anlamak için şüphesiz ki yalnız kalmaya ihtiyacımız var. Fakat yalnız kaldığımız sürelerin bir sosyal izolasyona dönüşmesine izin vermeyerek dengeyi sağlamamız iyileşme sürecimiz için önemli. Yani belli bir süre tek başımıza zaman geçirsek de sosyal destek kanallarımızı açık tutmamız gerekiyor. Arkadaşlarımızla bir kahve içmek, ailemizden biriyle sinemaya gitmek, sevdiğimiz biriyle yürüyüş yapmak gibi aktiviteler bu dönemde duygusal dayanıklılığımızı artırıyor.

Ayrılık Acısı Nasıl Geçer? Ne Kadar Sürer?

Ayrılık acısı hepimizin tecrübe ettiği en olumsuz duygulardan birisi. Bu sebeple bu duygudan hızla kurtulmak isteyebiliyoruz. Fakat hüzün ve yas da istemeden tecrübe etsek de olumlu duygularımız gibi doğal ve insani. Bu duygudan hemen kurtulmaya çalışmaktansa bunun bir süreç olduğunu kabul etmek ve küçük adımlarla ilerleyerek duygularımızı tanımak kendimize kalıcı katkılar sağlamamıza olanak veriyor. Bu sürecin nasıl geçeceği ilişkinin süresi, ilişki deneyiminin niteliği, ayrılığın şekli, içinde bulunduğumuz şartlar ve o dönemdeki duygusal dayanıklılığımız gibi birçok farklı etmene bağlı. Yine de bu süreci kısaltmak ve daha az yıpratıcı bir hale getirmek için aşağıdaki noktalara dikkat ememiz faydalı olabiliyor.

- Felaketleştirmekten kaçınmak: Yaşadığımız durumları felaketleştirmek durumu kendi gerçekliğinden ve güncel etkisinden kopartıp daha şiddetli ve genel bir hale getirmek anlamına geliyor. Ayrılık sonrası süreçte de bu tecrübeyi hayatımızın bir özeti ve etkisi ve acısı asla değişmeyecek olumsuz bir deneyim olarak görebiliyoruz. Örneğin kendimizi bu acının asla geçmeyeceğine, partnerimizin bizi mutlu edebilecek tek kişi olduğuna ya da bir daha asla iyi hissetmeyeceğimize inandırabiliyoruz. Bunun yerine en kötü sonucu düşünmektense diğer olasılıkları da göz önünde bulundurmamız, daha iyi hissedeceğimiz ve bu döngüden çıkacağımız günlerin var olma ihtimalini de kendimize hatırlatmamız iyileşmemizi hızlandırıyor.

- Ruminasyondan kaçınmak: Ruminasyon, zihinsel aktivitelerimizi kesintiye uğratarak olumsuz tecrübelerimizi sürekli zihnimizde canlandırmamıza deniyor. Ayrılık sonrası ruminasyon döngüsüne girdiğimizde kendimize “Keşke şunu farklı yapsaydım.”,”Böyle söyleseydim ayrılmazdık.”, “Acaba şu davranışımdan dolayı mı ayrıldık?” gibi cümleler kurmaya yatkın oluyoruz. Bu soruların cevaplarını aramak ayrılığımızı anlamlandırmak için önemli olsa da bunu tekrarlayan, bizi yıpratan ve sağlıklı düşünmemize engel olan bir şekilde yapmak ayrılık acısını artırabiliyor. Varsayımlarımızı ve olumsuz ihtimalleri düşünmek yerine gerçekten olan duruma objektif bir şekilde odaklanmak faydalı olabiliyor.

- Bittiğini kabul etmek: Ayrılığı kabullenmek çok acı verici olsa da ayrılık sonrası atabileceğimiz en iyi adımlardan birisi ilişkimizin bittiğini kabul etmek. Barışmakla ilgili planları ve düşünceleri rafa kaldırmak yolumuza bakmamızı sağlıyor. İlişkinin bittiğini kabul etmek yeni deneyimlere yer açmamızı sağlayarak ayrılığı yerimizde saymadığımız bir süreç olarak yaşamamıza fırsat veriyor.

- Benlik duygusunu hatırlamak: Özellikle hayatları yıllarca ayrılmaz bir şekilde iç içe geçmiş çiftlerin, bir ayrılığın ardından kimlik krizine benzer bir tecrübe yaşamaları çok olası. İlişkiden önce de bir birey olduğumuzu, güçlü yanlarımızın varlığını ve tek başımıza da yeterli olduğumuzu hatırlamak ayrılığın öz güvenimiz üzerindeki etkilerini azaltarak iyileşmemizi hızlandırabiliyor. 

Ayrılık Sonrası Psikolojik Evreler

Hayatımızın önemli bir yerinde bulunan romantik ilişkimiz sonlandığında hayatımızda birçok şey değişiyor. Ayrılığın ardından rutinlerimiz ve alışkanlıklarımız değişime uğruyor. Hatta bu kayıp, bir yakınımızı ölüm nedeniyle kaybettiğimizde hissettiğimiz duygulara benzer şeyler hissetmemize sebep oluyor. Tıpkı yas sürecinde 5 aşamadan geçtiğimiz gibi ayrılıktan sonra da 5 aşamadan geçebiliyoruz. Bu aşamalar inkar, kızgınlık, pazarlık, depresyon ve kabullenme olarak isimlendiriliyor.

1. İnkar aşamasında ilişkinin bittiğini bilsek de kabul etmek istemiyor, ilişkiyi kurtarmak için içimizde kalan son umut tanelerine tutunmaya çalışıyoruz.

2. Kızgınlık evresinde eski partnerimizin olumsuz yanlarını sürekli hatırlıyor, arkadaşlarımıza onunla ilgili kızgınlıklarımızdan bahsediyoruz.

3. Üçüncü aşamada ise ilişkiyi kurtarmak için yapabileceklerimizi ve ilişkiye geri dönmek için neleri değiştirebileceğimizi düşündüğümüz bir pazarlık yapma kısmına geçiyoruz.

4. Depresyon aşamasında ise bir çöküş yaşıyor ve hiçbir şey yapmak istemiyoruz.

5. Son olarak durumu kabulleniyoruz ve bize üzüntü veren hisler azalmaya başlıyor. Bu evre çok uzaklarda gibi görünse de bu noktaya erişmek imkansız değil.

Farklı sebeplerle sonlanan ilişkimizin getirdiği hüzne karşı çaresiz değiliz. Biten ilişkimizin ardından bize fayda sağlayacak gelişmeler de kaydedebiliyoruz. Travma sonrası veya stresle ilişkili büyüme teorisine göre stresli durumlar aynı zamanda bizim için bir gelişim kaynağı olabiliyor. Örneğin; çevremizdekilerle ilişkilerimizde, ilişki sürdürme davranışlarımızda veya bağımsızlık hissi duymak gibi kişilik özelliklerimizde olumlu değişimler olabiliyor. Ayrılmanın ardından geçirdiğimiz süreçler sayesinde dayanıklılık (resilience) geliştirebiliyor ve içgörü kazanabiliyoruz. Bu kadar olumsuz şekilde ilerleyen ve bizi yıpratan böyle bir sürecin nasıl olumlu süreçler getireceğini kendi içinde sorguluyor olabilirsin. İşte tam burada Relate “Ayrılık Sonrası Toparlanmak” isimli yolculuğumuza başlayabilirsin. Bu yolculuk, ayrılık deneyiminin ardından kendimizi tekrar keşfetmemizin, geliştirmemizin mümkün olduğunu gösteriyor ve bu konuda atabileceğimiz adımları gösteriyor.

Ayrılık Sonrası Arkadaş Kalmak

Biten ilişkilerimizden sonra çoğunlukla sorduğumuz sorulardan biri “Arkadaş kalabilir miyiz?” oluyor. Karşımızdaki kişiyi tamamen kaybetmemek adına ve o kişiye verdiğimiz değerden dolayı hayatımızdan tamamen çıkmasını istemeyebiliyoruz. Peki bu mümkün mü ? Bazı durumlarda, ayrılığın üzerinden bir süre geçtikten sonra bunun olabileceğini ve dostluk kurmayı başaran çiftler olduğunu biliyoruz. Fakat unutmamalıyız ki bu zor bir süreç olabiliyor. Bunun yürümesi için her iki "arkadaşın" da neden arkadaş kalmak istedikleri ve arkadaşlıktan ne bekledikleri konusunda gerçekten açık olmaları gerekiyor. Aynı şekilde taraflar arkadaşlık ve romantizm arasındaki sınırları net olarak belirleyebiliyorsa ve neyin uygun neyin uygun olmadığı hakkında ortak bir noktaya ulaşabiliyorsa bunu başarabiliyorlar.

Kendinize aşağıdaki soruları yöneltmek gerçekten bunu isteyip istemediğinizi ve istiyorsanız bunun sebebini anlamanıza yardımcı olabiliyor.

- Ayrılığı bir başarısızlık olarak gördüğüm için mi yeni bir ilişki kurmaya çalışıyorum?

- Duygusal destek aradığım için mi arkadaş olmaya çalışıyorum? Bu duygusal desteği karşımdaki bana sağlayabilir mi?

- İçten içe yeniden bir araya gelmeyi mi umuyorum?

- Kendimi yalnız hissettiğim için mi en azından arkadaş olmaya çalışıyorum?

- Bir noktada eski sevgilim başka bir romantik ilişkiye girebilir. Bu yeni aşk deneyiminde onun arkadaşı olmak ve yeni ilişkisine tanıklık etmek bana iyi gelecek mi?

Bu gibi soruları yanıtlarken, yanıtlarınızın ihtiyaca mı yoksa tercihe mi dayalı olduğuna dikkat etmeniz yararlı olabiliyor. İhtiyaca dayalı kurulan bir arkadaşlık , örneğin “Sensiz hayatımda bir boşluk var! Beni bırakma!” gibi bir noktadan kurulan ilişkiler, her iki kişi için de sağlıklı olmayabiliyor. Tercihe dayalı bir arkadaşlık ise, örneğin "Sana saygı duyuyorum. Bunca zaman hayatımda olumlu bir etki yarattın. İkimiz de değiştik ama benim tercihim benim dünyamda kalman yönünde.” diyebildiğimiz ilişkiler, bilinçli alınmış ve sürmesi daha olası olan bir dostluğun habercisi oluyor.

Ayrılık Sonrası Kişisel Gelişim

Ayrılık acısını azaltmak ve ayrılık sonrası ilerlemek için kişisel gelişimimize özen göstermemiz gerekiyor. Ayrılık, olumsuz bir tecrübe olsa da ilişkinin bitmesinden doğan boşluğu kendi gelişimimize odaklanarak doldurmamız mümkün. Hepimiz hayatın akışı içerisinde sıklıkla iyilik halimize özen göstermeyi, yeteneklerimizi geliştirmeyi ya da ilgilendiğimiz konulara eğilmeyi kısacası kendi gelişimimiz için harekete geçmeyi unutabiliyoruz. Ayrılık sonrası kişisel gelişimimize özen göstererek öz güvenimizi artırmak ayrılığın yıpratıcı etkilerini daha az yaşamamızı sağlayabiliyor. Bu dönemde:

- Yeni bir kursa yazılabilir,

- Ayrılık ve psikolojik süreçler hakkında bilgi edinmek için araştırmalar yapabilir,

- Yeni bir spor rutini edinebilir,

- Yeteneklerini öne çıkaran aktivitelere katılabilir,

Kaynak :therelate.app

Yayınlanma: 27.10.2024 10:35

Son Güncelleme: 27.10.2024 10:35

Psikolog

Hidayet

ÇALIŞKAN

Psikolog

(*)(*)(*)(*)(*)
3 Yorum
Bedensel Belirti Bozuklukları (Somatizasyon)
Depresif Bozukluklar
Varoluşsal Anlam Arayışı
Yalnızlık
İlişki / Evlilik Problemleri
+6
Online TerapiOnline Ter...
süre 45 dk
ücret 2500
Yüz Yüze TerapiY. Yüze Ter..
Hizmet vermiyor
Yapay zeka ile, kişiselleştirilmiş destek:
Menta AI
Yapay zeka ile,
kişiselleştirilmiş destek: Menta AI

Şimdi indir, konuşmaya başla

App Store'dan İndirGoogle Play'den İndir
Bunları da sevebilirsiniz...

Depresyon: Geçici Bir Mutsuzluktan Daha Fazlası

Depresyon, çoğu zaman günlük hayatta “keyifsizlik”, “isteksizlik” ya da “moral bozukluğu” gibi ifadelerle hafife alınır. Oysa klinik depresyon, kişinin duygu durumunu, düşünce yapısını, bedensel işlevlerini ve yaşamla kurduğu bağı derinden etkileyen ciddi bir ruhsal bozukluktur. Depresyon yalnızca üzgün hissetmek değildir; kişinin hayata karşı motivasyonunu kaybetmesi, kendini değersiz ve yetersiz hissetmesi, geleceğe dair umudunu yitirmesiyle karakterizedir.Bu yazıda depresyonun ne olduğu, belirtileri, nedenleri, günlük hayata etkileri ve tedavi süreçleri ele alınacaktır. Amaç, depresyonu romantize etmeden, dramatize etmeden; olduğu gibi, gerçekçi ve anlaşılır bir çerçevede anlatmaktır.Depresyon Nedir?Depresyon; duygusal, bilişsel ve davranışsal alanlarda belirgin bozulmalara yol açan bir duygu durum bozukluğudur. Kişinin en az iki hafta boyunca neredeyse her gün çökkün bir ruh hali içinde olması, daha önce keyif aldığı etkinliklerden zevk alamaması ve işlevselliğinde düşüş yaşamasıyla kendini gösterir.Burada kritik nokta şudur: Depresyon, kişinin “elinde olan” bir durum değildir. “Güçlü ol”, “pozitif düşün”, “kendine gel” gibi iyi niyetli ama yüzeysel telkinler depresyonu çözmez. Çünkü depresyon bir karakter zayıflığı değil, çok boyutlu bir ruh sağlığı sorunudur.Depresyonun Belirtileri Nelerdir?Depresyon belirtileri kişiden kişiye farklı yoğunlukta görülebilir. Ancak en sık karşılaşılan belirtiler şu şekilde sıralanabilir:Duygusal BelirtilerSürekli üzgün, boşlukta ya da çökkün hissetmeUmutsuzluk ve çaresizlik duygularıHayattan zevk alamama (anhedoni)Suçluluk ve değersizlik düşünceleriBilişsel BelirtilerKendine yönelik olumsuz düşüncelerGeleceğe dair karamsarlıkOdaklanma ve karar verme güçlüğüZihinsel yavaşlamaDavranışsal BelirtilerSosyal geri çekilmeGünlük aktivitelerde azalmaİş, okul veya sorumlulukları ertelemeEskiden yapılan şeylere karşı isteksizlikFiziksel BelirtilerUyku problemleri (çok uyuma ya da uykusuzluk)İştah artışı veya kaybıSürekli yorgunluk hissiBedensel ağrılar, halsizlikBu belirtilerin bir arada ve süreklilik göstermesi depresyon açısından değerlendirilmeyi gerektirir.Depresyonun NedenleriDepresyon tek bir nedene bağlı olarak ortaya çıkmaz. Biyolojik, psikolojik ve sosyal etkenlerin etkileşimi sonucunda gelişir.Biyolojik EtkenlerBeyindeki bazı nörotransmitterlerin (serotonin, dopamin, noradrenalin gibi) dengesizliği depresyonla ilişkilidir. Ayrıca genetik yatkınlık da önemli bir risk faktörüdür. Ailede depresyon öyküsü olan bireylerde görülme olasılığı daha yüksektir.Psikolojik EtkenlerTravmatik yaşantılarKayıp ve yas süreçleriÇocukluk döneminde yaşanan ihmal veya duygusal yoksunlukMükemmeliyetçilik, aşırı öz eleştiriSosyal Etkenlerİşsizlik, ekonomik zorluklarİlişki problemleriSosyal destek eksikliğiYalnızlıkÖzellikle uzun süreli stres faktörleri, depresyonun ortaya çıkmasında ve sürmesinde belirleyici rol oynar.Depresyon Günlük Hayatı Nasıl Etkiler?Depresyon yalnızca kişinin iç dünyasında yaşanmaz; hayatın her alanına yayılır. Kişi sabah yataktan kalkmakta zorlanabilir, basit görünen işler bile gözünde büyüyebilir. Sosyal ilişkilerde mesafe artar, kişi anlaşılmadığını hisseder ve giderek içine kapanır.Depresyon ilerledikçe “yapamıyorum” düşüncesi yerini “ben zaten yetersizim” inancına bırakır. Bu noktada sorun artık sadece ruh hali değil, kişinin kendilik algısıdır.Depresyon ve İntihar DüşünceleriHer depresyon intihar düşüncesiyle sonuçlanmaz; ancak depresyon, intihar riski açısından önemli bir risk faktörüdür. Kişi yoğun çaresizlik ve umutsuzluk yaşadığında, yaşamanın bir anlamı kalmadığını düşünebilir.Bu tür düşünceler mutlaka ciddiye alınmalı ve profesyonel destek alınmalıdır. İntihar düşüncesi yardım istemenin bir zayıflık değil, hayatta kalma çabası olduğunun göstergesidir.Depresyonun Tedavisi Mümkün mü?Evet. Depresyon tedavi edilebilir bir ruhsal bozukluktur. Ancak tedavi süreci kişiye özeldir ve sabır gerektirir.PsikoterapiBilişsel Davranışçı Terapi, depresyon tedavisinde en sık kullanılan ve etkisi bilimsel olarak kanıtlanmış yaklaşımlardan biridir. Terapide kişinin olumsuz otomatik düşünceleri fark etmesi, bunları sorgulaması ve daha işlevsel düşünce biçimleri geliştirmesi hedeflenir.Ayrıca kişinin duygu düzenleme becerileri, problem çözme kapasitesi ve kendilik algısı üzerinde çalışılır.Psikiyatrik DestekBazı durumlarda ilaç tedavisi gerekli olabilir. Antidepresanlar, beyindeki kimyasal dengenin düzenlenmesine yardımcı olur. İlaç kullanımı mutlaka bir psikiyatrist kontrolünde olmalıdır.Sosyal Destek ve Yaşam DüzeniDüzenli uykuFiziksel aktiviteSosyal bağların güçlendirilmesiGünlük rutin oluşturmaBunlar tedaviyi destekleyen önemli unsurlardır ancak tek başına yeterli değildir.“Geçer mi?” SorusuDepresyon kendiliğinden geçebilen bir durum değildir. Bazı kişilerde belirtiler zamanla azalabilir; ancak altta yatan düşünce kalıpları ve duygusal yükler ele alınmadıkça depresyon tekrarlama eğilimindedir.Profesyonel destek almak, süreci kısaltır ve kişinin yaşam kalitesini belirgin şekilde artırır.SonuçDepresyon; zayıflık, tembellik ya da şımarıklık değildir. Görünmeyen ama derinden hissedilen bir yorgunluktur. Anlaşılmadığında daha da ağırlaşır, ciddiye alındığında ise iyileşme yoluna girer.Eğer kendinizde ya da bir yakınınızda depresyon belirtileri fark ediyorsanız, bunu görmezden gelmek yerine bir ruh sağlığı uzmanına başvurmak en sağlıklı adımdır. Yardım istemek, insan olmanın doğal bir parçasıdır.Son Söz: Depresyonla Yaşamak Değil, Depresyondan Çıkmak MümkünDepresyonla yaşayan birçok kişi, zamanla bu duruma alışmak zorunda olduğunu düşünür. “Ben böyleyim”, “hayat zaten zor”, “herkes böyle hissediyor” gibi düşünceler, kişinin yardım aramasını geciktirir. Oysa depresyon, katlanılması gereken bir kader değil; üzerinde çalışılabilen, değiştirilebilen ve iyileştirilebilen bir süreçtir. En zor adım genellikle ilk adımdır: Sorunun adını koymak ve destek aramaya izin vermek.Psikolojik destek sürecinde amaç, kişiyi sürekli mutlu hissettirmek değildir. Amaç; kişinin duygularını bastırmadan, gerçekçi bir şekilde anlamlandırabilmesi, kendine karşı daha adil bir iç ses geliştirebilmesi ve yaşamla yeniden bağ kurabilmesidir. Terapi, acıyı yok etmez; acıyla baş edebilme kapasitesini güçlendirir. Bu da zamanla umudun yeniden filizlenmesini sağlar.Unutulmamalıdır ki depresyon, kişinin kim olduğu değildir; yaşadığı bir durumdur. Kişi, depresyondan ibaret değildir. Duygular geçicidir, beceriler öğrenilebilir, düşünceler değiştirilebilir. İyileşme doğrusal bir çizgi halinde ilerlemez; inişler ve çıkışlar olabilir. Ancak bu, sürecin başarısız olduğu anlamına gelmez.Eğer şu an bu satırları okurken kendinizden bir parça buluyorsanız, bu farkındalık küçümsenmemelidir. Destek almak için “daha kötü olmayı” beklemek gerekmez. Ruh sağlığı, ertelenebilecek bir konu değildir. Atılan her küçük adım, kişinin kendine verdiği bir değerin göstergesidir. Ve bu değer, iyileşmenin en sağlam temelidir.

Çocuklarda Tuvalet Eğitimi

2-3 Yaş Çocuklarda Tuvalet EğitimiBahar mevsiminin yaklaşmasıyla birlikte, ebeveynler için önemli bir gündem maddesi haline gelen tuvalet eğitimi, çocukların gelişiminde kritik bir yer tutar. 2-3 yaş grubu, çocuğun bağımsızlık kazanma yolundaki ilk adımlarını attığı, duygusal ve psikolojik gelişiminin şekillendiği bir dönemdir. Bu süreç, yalnızca fiziksel becerilerin kazandırılması değil, aynı zamanda çocuğun özgüveninin inşa edilmesi için de oldukça önemlidir.Okul öncesi dönemde, özellikle kreş ve anaokulu yaş grubunda yer alan çocuklar için tuvalet alışkanlığı kazanmak, hem evde hem de eğitim kurumlarında sağlıklı bir rutin oluşturmak açısından oldukça değerlidir.Tuvalet eğitimi, her çocuk için farklı bir zamanlama gerektiren bir süreçtir. Bazı çocuklar daha erken yaşlarda tuvalet eğitimine hazır olurken, diğerleri için bu süreç daha geç bir dönemde başlayabilir. Çocuğun tuvalet eğitimine başlamaya hazır olup olmadığını belirlemek, ebeveynlerin doğru zamanlamayı yapabilmesi açısından kritik bir adımdır. Bu hazırlık süreci, sadece çocuğun fizyolojik ihtiyaçlarının karşılanabilmesi değil, aynı zamanda onun psikolojik olarak da hazır olması gerektiği bir dönemdir.Çocuğun bezini ıslatmasından rahatsız olması, tuvaletini tutabilmesi, isteklerini sözlü olarak ifade edebilmesi ve basit yönergeleri anlayıp uygulayabilmesi, tuvalet eğitimine başlamak için dikkat edilmesi gereken sinyallerdir. Bu noktada, ebeveynlerin gözlemleri ve sabırları büyük önem taşır.Kampüs Kreş’te görev yapan uzmanlar, tuvalet eğitimi sürecini çocukların günlük rutinine entegre ederek destekler. Özellikle 3 yaş civarındaki çocuklar için bu destek, sürecin daha sağlıklı ve hızlı ilerlemesini sağlar.Tuvalet eğitimi sürecine başlamadan önce, ebeveynlerin doğru bir hazırlık yapması faydalıdır. Çocuğa tuvalet alışkanlıklarını öğretmeye başlamadan önce, yaşına uygun kitaplar okuyarak ve tuvaletin nasıl kullanıldığı hakkında basit açıklamalar yaparak, çocuğun bu sürece olan ilgisini artırabilirsiniz. Aynı zamanda, tuvalet sonrası ellerin yıkanması gibi hijyen alışkanlıklarını kazandırmak da eğitim sürecinin önemli bir parçasıdır.Tuvaletini yapmak için belirli aralıklarla çocuğa hatırlatmalarda bulunmak, onu tuvalet alışkanlıkları kazanmada yönlendirmede etkili olacaktır. Ayrıca, çocuğun tuvaletini yapıp yapmadığına dair sürekli soru sormak yerine, günün belli aralıklarında tuvalete gitmesi konusunda ona eşlik edilmesi, bu alışkanlıkların pekişmesine yardımcı olabilir.Bez değiştirme sırasında, çocuğun bezsiz kalması fikrine alışabilmesi için ona fırsat tanımak önemlidir. Bezini çıkarmayı reddeden çocuklar için, bezle tuvalet eğitimine başlamak da uygun bir yöntem olabilir. Bu süreçte, küçük kazalar yaşanması oldukça doğaldır. Bu kazalar, çocuğun öğrenme sürecinin bir parçası olup, ebeveynlerin olumsuz tepkilerden kaçınarak, yapıcı bir tutum sergilemeleri gerekmektedir.Bebek döneminden yeni çıkmış çocuklar için bu tür geçişler, hassasiyetle yaklaşılması gereken konular arasında yer alır. Çocuğa yönelik olumsuz ifadeler kullanmak, onun stres yaşamasına ve bu sürece olan direncinin artmasına yol açabilir. Yaşanılan kaza durumlarında çocuğun yaptığı şeyden utanmasına yol açacak kelimeler ya da cümleler kullanmaktan kaçınmanız gerekmektedir. (“Pis”, “Kötü koktu”, “Bebek misin sen?” gibi.) Bunun yerine, kazalardan sonra çocuğa cesaretlendirici tutum içerisinde olmak, sürecin sağlıklı bir şekilde ilerlemesini sağlayacaktır.Tuvalet eğitimi, sadece davranışsal değil; aynı zamanda fizyolojik ihtiyaçlarla da bağlantılıdır. Bu nedenle dikkat edilmesi gereken bir diğer önemli nokta, çocuğun beslenme alışkanlıklarıdır. Lifli gıdalar ve bol sıvı alımı, kabızlık gibi sağlık sorunlarını engelleyecek ve tuvalet eğitimini olumsuz etkileyebilecek sağlık problemlerini önleyecektir. Çocuğun tuvalet alışkanlığı kazandığı dönemde, sindirim sisteminin düzgün çalışması süreci daha sağlıklı hale getirecektir.Sonuç olarak, tuvalet eğitimi süreci, ebeveynlerin sabırlı ve anlayışlı bir şekilde yönetmesi gereken önemli bir aşamadır. Çocuğun hazır olup olmadığını gözlemlemek, doğru zamanlamayı yapmak ve ona güven vermek, bu sürecin başarısı için büyük rol oynar. Bu dönem, sadece fiziksel bir beceri kazanımı değil, aynı zamanda çocuğun psikolojik ve duygusal gelişimi açısından da önemli bir adımdır.Ebeveynlerin bu dönemde çocuğa karşı olumlu, yapıcı ve cesaretlendirici bir tutum sergilemeleri, çocuğun özgüvenini artırır ve ebeveyn ile çocuk arasındaki bağı güçlendirir. Bu süreç, doğru bir şekilde yönetildiğinde, çocuğun gelişimindeki önemli bir basamak tamamlanmış olur.Tuvalet eğitimi sürecinde, ebeveynlerin kendi kaygı ve beklentilerinin farkında olması da oldukça önemlidir. Çevreden gelen “Artık öğrenmesi gerekiyordu”, “Biz bu yaşta çoktan bırakmıştık” gibi karşılaştırıcı söylemler, ebeveyn üzerinde baskı yaratabilir ve bu baskı farkında olmadan çocuğa yansıyabilir. Oysa her çocuğun gelişim hızı, mizacı ve hazır bulunuşluğu farklıdır. Bu nedenle tuvalet eğitimi sürecinde başka çocuklarla kıyaslama yapılmaması, sürecin daha sağlıklı ilerlemesine katkı sağlar.Gece tuvalet kontrolü ise gündüz tuvalet alışkanlığı kazandıktan sonra zamanla gelişen bir beceridir. 2-3 yaş döneminde gece alt ıslatmaları gelişimsel olarak normal kabul edilir ve bu durum için çocuğun suçlanmaması ya da baskı altına alınmaması gerekir. Gece kuru kalma becerisi, çocuğun sinir sistemi olgunlaşmasıyla yakından ilişkilidir ve çoğu çocukta kendiliğinden gelişir.Tuvalet eğitimi sürecinde tutarlılık da önemli bir unsurdur. Evde uygulanan yaklaşım ile bakım verenlerin ya da okul ortamındaki uygulamaların mümkün olduğunca benzer olması, çocuğun kafasının karışmasını önler. Bu nedenle ebeveynlerin kreş öğretmenleriyle iletişim halinde olması ve ortak bir tutum belirlemesi süreci destekleyici olacaktır.Unutulmamalıdır ki tuvalet eğitimi, çocuğun kontrol duygusunu kazandığı ilk alanlardan biridir. Bu süreçte çocuğa alan tanımak, onun bedenine saygı göstermek ve başarabildiği her adımı fark edip takdir etmek, çocuğun hem beden farkındalığını hem de duygusal dayanıklılığını güçlendirecektir. Sabır, anlayış ve sevgiyle ilerleyen bir tuvalet eğitimi süreci, çocuğun yaşam boyu sürecek sağlıklı alışkanlıklarının temelini oluşturur.Ebeveynler, tuvalet eğitimi sürecinde zorlandıklarını hissettiklerinde ya da sürecin ilerleyişiyle ilgili kaygı yaşadıklarında profesyonel destek almaktan çekinmemelidir. Her çocuğun ihtiyacı farklı olduğu için, tuvalet eğitimi süreci de bireysel olarak ele alınmalıdır. Çocuğunuzun gelişim özelliklerine ve ailenizin dinamiklerine uygun bir yol haritası oluşturmak için, bu süreçte benden profesyonel destek alabilirsiniz. Doğru yönlendirme ve sağlıklı bir yaklaşım, hem ebeveynin hem de çocuğun bu süreci daha güvenli ve huzurlu bir şekilde deneyimlemesine yardımcı olur.Sevgilerimle,Uzm. Psk. Selen Bulut Kapan

Overthinking: Zihnin Sessizce Hayatı Ele Geçirdiği Yer

Overthinking çoğu zaman fark edilmeden başlar. İnsan bir sabah uyanıp “bugün fazla düşüneyim” diye bir karar almaz. Daha çok, düşünmenin içine yavaş yavaş çekilir. Başta her şey oldukça masumdur. Bir meseleyi anlamaya çalışıyordur, doğru kararı vermek ister, hata yapmamayı önemser. Zihin bu noktada faydalı bir araç gibidir. Analiz eder, tartar, olasılıkları sıralar. Fakat bir yerden sonra düşünme ilerlemez, sadece tekrar etmeye başlar. Aynı sahneler, aynı cümleler, aynı sorular… Zihin doludur ama yol almıyordur. Overthinking tam olarak burada kendini belli eder: düşünmenin üretkenliğini kaybettiği ama durmayı da bilmediği yerde.İnsan zihni belirsizlikle arası pek iyi olmayan bir yapıya sahiptir. Belirsizlik, kontrol kaybı hissini beraberinde getirir. Kontrol kaybı ise güvensizliktir. Bu yüzden zihin bilinmeyenle karşılaştığında onu düşünerek evcilleştirmeye çalışır. “Eğer bunu yeterince düşünürsem, başıma geldiğinde hazırlıklı olurum” düşüncesi çok tanıdıktır. Overthinking bu açıdan bakıldığında bir korunma çabasıdır. Zihin bizi korumaya çalışır. Hayal kırıklığını azaltmak, acıyı önlemek, yanlış yapmamak ister. Ama çoğu zaman yaptığı şey tam tersidir. İnsan daha gergin, daha yorgun ve daha kararsız bir hale gelir.Overthinking’in en zor taraflarından biri, insanı sürekli zihinsel bir zamanın içine hapsetmesidir. Zihin ya geçmiştedir ya da gelecekte. Geçmişte yapılan bir konuşma tekrar tekrar oynatılır. “Bunu neden böyle söyledim?”, “Keşke şunu deseydim.” Gelecekte ise henüz yaşanmamış ihtimaller yaşanır. “Ya böyle olursa?”, “Ya başaramazsam?”, “Ya pişman olursam?” Zihin bu iki zaman arasında mekik dokurken, şu an neredeyse tamamen aradan çekilir. Oysa hayat sadece şu anda yaşanır. Overthinking bu temas noktasını kaçırır.Geçmişe dönük overthinking genellikle suçluluk ve pişmanlık duygularıyla iç içedir. Zihin geçmişi didik didik ederken, insan kendine karşı giderek daha sert bir dil kullanmaya başlar. O günkü şartlar, o anki duygular, o zamanki imkanlar unutulur. Bugünün farkındalığıyla dünü yargılamak kolaydır. Ama bu yargı, insanı ileri taşımaz. Aksine, geçmişte takılı kalmasına neden olur. Geçmişle ilgili düşünmek öğretici olabilir, fakat overthinking öğretmez; sadece yorar.Geleceğe dönük overthinking ise çoğu zaman kaygı üretir. Henüz olmamış şeyler, sanki olmuş gibi hissedilmeye başlanır. Bir konuşma yapılmadan önce defalarca prova edilir. Bir adım atılmadan önce onlarca senaryo düşünülür. Zihin “hazırlanıyorum” zanneder ama aslında korkuyu besler. Çünkü ne kadar çok ihtimal düşünülürse, o kadar çok risk görünür hale gelir. Bu da insanı hareketsiz bırakır. Yanlış yapma korkusu, hiçbir şey yapmamaya dönüşür.Overthinking’in sinsi taraflarından biri, zamanla kimliğin bir parçasıymış gibi algılanmasıdır. İnsan kendini “fazla düşünen biri” olarak tanımlar. Sanki bu değişmez bir özellikmiş gibi. Oysa overthinking bir karakter özelliği değil, öğrenilmiş bir zihinsel alışkanlıktır. Çoğu insan, hayatın erken dönemlerinde düşünerek ayakta kalmayı öğrenir. Duygularını ifade edemediği, ihtiyaçlarının görülmediği ya da hata yapmanın ağır sonuçlar doğurduğu ortamlarda zihin güvenli bir alan haline gelir. Hissetmek karmaşıktır, düşünmek ise daha kontrol edilebilir görünür. Zihin bu yüzden zamanla direksiyona geçer.Bu noktada overthinking’in çoğu zaman duygulardan kaçış olduğunu görmek önemlidir. Kaygı, korku, değersizlik, yalnızlık gibi duygular doğrudan temas edilmesi zor alanlardır. Zihin bu duygularla yüzleşmek yerine, onların etrafında düşünceler üretir. Böylece insan hissetmek yerine düşünür. Ama duygular düşünülerek çözülmez. Bastırıldıkça başka şekillerde kendini gösterir. Bedende bir gerginlik, içte tarif edilemeyen bir huzursuzluk, sürekli bir tetikte olma hali… Overthinking bu belirtilerle birlikte yürür.Düşünmekle düşünceye tutunmak arasındaki fark burada belirginleşir. Sağlıklı düşünme, bir noktada tamamlanır. Bir karar verilir, bir adım atılır ya da bir konu rafa kaldırılır. Overthinking ise açık uçludur. Zihin hep biraz daha ister. Bir ihtimal daha, bir analiz daha, bir senaryo daha. Ama bu “biraz daha” hali hiçbir zaman tatmin olmaz. Hayat ise beklemez. Hayat, kesinlik olmadan da akmaya devam eder.Overthinking’le baş etmeye çalışırken yapılan en yaygın hata, onu tamamen yok etmeye çalışmaktır. “Artık düşünmeyeceğim” demek, çoğu zaman zihni daha da gürültülü hale getirir. Çünkü zihin susturulmak istemez. Anlaşılmak ister. Overthinking’i dönüştürmenin yolu, onunla savaşmak değil, onun ne anlatmaya çalıştığını fark etmektir. Zihin neden bu kadar meşgul? Hangi belirsizlik tahammül edilmez hale gelmiş? Hangi duygu görülmek istiyor?Zihnin yavaşladığı anlar genellikle çok basit anlardır. Büyük farkındalıklar ya da derin çözümler gerekmez. Bazen sadece bedene dönmek yeterlidir. Yürürken adımların yere temasını hissetmek, nefesin ritmini fark etmek, bir nesneye gerçekten bakmak… Bu anlar zihni tamamen susturmaz ama onun merkezdeki yerini alır. Overthinking, hayatla temas koptuğunda güçlenir. Temas geri geldiğinde zayıflar.Overthinking’den çıkmak, daha az düşünmek anlamına gelmez. Zihin her zaman düşünecek. Bu onun doğası. Asıl mesele, zihnin hayatın direksiyonunda olup olmamasıdır. Düşünceler gelir ve gider. Ama insan onlarla özdeşleşmediğinde, arada bir boşluk oluşur. O boşlukta seçim vardır. O boşlukta hareket vardır. O boşlukta nefes vardır.Belki de en rahatlatıcı farkındalık şu olabilir: Her şeyi çözmek zorunda değilsin. Hayatın tüm soruları net cevaplar içermez. Bazı belirsizlikler çözülmek için değil, taşınmak içindir. Overthinking belirsizliği ortadan kaldırmaya çalışır. Hayat ise belirsizlikle birlikte akmayı öğretir. Bu fark kabul edildiğinde, zihin biraz olsun gevşer.Zihin sustuğunda değil, dinlendiğinde iyileşir. Overthinking de ancak böyle dönüşür. Bastırarak değil, anlayarak. Zorlayarak değil, temas ederek. İnsan bir noktada fark eder ki düşünceler hâlâ geliyor ama artık hayatın önüne geçmiyor. Zihin arka planda çalışıyor, hayat ise nihayet öne çıkıyor. Ve belki de en önemli şey, insanın tekrar kendi yaşamıyla temas kurabilmesi oluyor.
Yarkın EREN 03.01.2026