1. Uzmanlar
  2. Hidayet ÇALIŞKAN
  3. Blog Yazıları
  4. Mastürbasyon nasıl ve neden sertleşme bozukluğu yaratır ?

Mastürbasyon nasıl ve neden sertleşme bozukluğu yaratır ?


Kendi kendine kontrol altında tatmin eylemine mastürbasyon diyoruz . Anket çalışmalarında her yaşta erkeğin sıklıkla mastürbasyon yaptığını görmekteyiz. Peki mastürbasyon nasıl ve neden sertleşme bozukluğu yada cinsel rahatsızlıklar meydana getirir.

 

4 temel  problem vardır mastürbasyon eyleminde  

1. Sayı odaklı ,skor takıntılı olarak yapmak.

2. Travmatik olarak mastürbasyon yapmak.

3 Evlilik içinde mastürbasyon yapmak.

4. Porno ile beraber yapılması.

 Erkekler mastürbasyon yapmayı genel olarak ilk gençlik yıllarında yada ergenlik çağında akranlarından , kendi kendine yada internetten öğrenir. Ne yazıkki çoğu erkek cinsel tecrübesi başlamadan yüzlerce yada binlerce mastürbasyon  yapar . Biraz önce değindiğim durumlarda mastürbasyon yapmak kişinin cinsel hayatı başladığı dönemde problemler ortaya çıkarır. 


Skor takıntısı nedir ?

  yarım saat içinde 2 kere yaptım bugün sabahtan akşama kadar 6 kere yatım şeklinde sadece sonuca ,orgazma odaklı olarak penis üzerinde gezen elin  hasassiyetine  mastürbasyon esanasında alınan hazzı düşünmeden hızlıca , kısa sürede yapılan  mastürbasyondur. Bu tür mastürbasyon yapılması kişiye cinsel hayatı başladığı zaman erken boşalma , boşalma kontrolünde yetersizlik  ve bunun getirdiği sorunlarla  debelenme bırakır.

Travmatik mastürbasyon ?

Travmatik mastürbasyon aşırı derecede zorlayarak , yüksek basınç altında , kuru olarak  vucudu ile sürtünerek  yapılan  haz hissi için penisin zorlandığı mastürbasyon tipidir. Bu tür mastürbasyonda  yaşanan sıkıntılar  kişi cinsel hayatı başladığı zaman vagenden aynı basınç ve duyuyu alamaz haz seviyesi beklenti altında kalır , haz alamadığı için ereksiyonu devam ettirmede problem yaşayabilir yada erken boşalma geç boşalma gibi problemler yaşayabilir . Hatta pertnerinin vageninin gemiş olduğu düşünerek  kadının  vagen daraltma opersyonu olmasını isteyebilir . Neyseki tedavisi olan bir durum .

Evlilik içi mastürbasyon 

Evlilik içi mastürbasyon  neden problem çıkartır ? Cinsel yönden sağlıklı bir çift için bakıcak olursak bireyler mastürbasyon yapmaz eğer çift içinde kin nefret öfke duyguları  ilişki içindeki sevgi saygı tutku ihtiras duygularının önüne geçmeye başlamış çift  yataklarını birbirinden ayrmış ise erkek mastürbasyona yönelebilir . Sonuç olarak  baktığınızda mastürbasyon soununda kişini alacağı haz cinsel ilişki sonrası alacagı hazzın çok üstünde değildiir . Beyin yavaş yavaş bir alışkanlık geliştirir ise kişi eşiyle ilişkiye girmektense mastürbasyon yapmayı yeğliyebilir. Mastürbasyon eylemi yapı itibari ile basit, kısa ,ve az efor gerektiren bir eylem iken cinsel ilişki için önce partnerin hazırlanması ,gönül alma , güler yüz, hediyeler ilişki sonrası birbirine sarılma gibi birçok ritüelin yapılması gereken törensel bir eylem kıvamına dönebilir . Benim önerim  evlilik içi mastürbasyon eğer evlilik içi problem yoksa kesnilikle yapılmaması gereken bir eylemdir kişiyi eşinden soğutur çift ilişkisi içinde tedavi edilemez yaralar açabilir.

Pornografi ile beraber mastürbasyon

Porno yada porngrafi 90 lı yılların sonlarında günlük hayatımıza giren  tüm dünyada çok yaygın olarak izlenen bir durum . Aslına bakılıcak olursa insanlar için çok çok düşük miktarda bakılırsa öğretici olabilir . bundan 25 sene önceki jenerasyon  pornografik metaryellere ulşamak için gazate bayilerinde kaçak satılan dergilere ( dergi yüzlerce insanın elinden geçmiş olurdu ) , kaçak alman porno  video kasetlere ( bir kaset yıllarca seyredilirdi )  yada kaçak porno flim oynatan sinemelara giderlerdi  (sineme salonunda yüzlerce kişi aynı anda mastürbasyon yapardı ) . Pornografinin bir kıymeti vardı mahrem ve az bulunan bir materyeldi Ama şimdi porno ya ulaşmak gençler için bir telefon kadar yakın istediği anda arama motoruna porno yazıldığı zaman binlerce materyele ulaşılıyor . Bu da dışardan gelen cinsel uyaranlara karşı kişiyi kör ve duyarsız kılıyor . Kişi aç olduğunda bir koku sadece peçenini üzerindeki bir göz bile ereksiyon sağayabilirken aşırı derecede beyine gelen pornografik materyal  dışardan gelen cinsel uyarıları anlamsız kılıyor . Sonrasında gelişen piskojenik sertleşme bozukluğu genç yaştaki  erkekler için problem olmaya başlıyor diyebiliriz

Sonuç olarak bakıldığında mastürbasyonun cinsel problem yapmaması için skor odaklı değil haz odaklı yapılması,travmatik olarak yapılmaması,evlilik içinde yapılmaması ,pornografi ile beraber yapılmaması öneriler içinde onun dışında haftada 2 yada 3 kez yapılmasında  herhangi bir sakınca olduğunu düşünmüyorum 


Travmatik Mastürbasyon Sendromu (TMS) nedir?

Travmatik Mastürbasyon Sendromu’nun ilk kez 1998 yılında Dr. Lawrence Sank tarafından tanımlandığını söyleyen CİSED Başkanı Cem Keçe; “Travmatik Mastürbasyon Sendromu (TMS) bazı erkeklerin yatağa yüzüstü (yüzükoyun) pozisyonda uzanarak ve penislerini yatağa, yastığa, döşemeye ya da ellerine sürterek mastürbasyon yapma alışkanlıklarına verilen isimdir.” dedi.

 

Yüzüstü şekilde mastürbasyon yapmanın sakıncaları var mı?

Yüzüstü şekilde mastürbasyon yapmanın sakıncalarına dikkat çeken CİSED Genel Sekreteri Psk. Gülüm Bacanak; “Yüzüstü bir şekilde mastürbasyon yapmak penise ve özellikle de penis tabanına aşırı bir baskı uygulanmasına neden olmakta ve bu etki normal bir mastürbasyon ya da cinsel ilişkiyle sağlanamamaktadır. Bu da yüzüstü şekilde mastürbasyon yapmaya alışan kişilerin normal cinsel ilişki kurmalarına engel olabilmektedir.” dedi.

 

Travmatik Mastürbasyon Sendromu yaşayan erkekler misyoner pozisyonunu tercih ediyorlar

Travmatik Mastürbasyon Sendromu yaşayan erkeklerde en sık görülen cinsel işlev bozukluklarının anorgazmi ya da geç boşalma olduğunu söyleyen CİSED Başkanı Cem Keçe; “Ayrıca Travmatik Mastürbasyon Sendromu yaşayan çoğu erkekte ereksiyon sorunları da görülebilmektedir. Bu sorunu yaşayan erkeklerde; cinsel ilişkiyi yarım saatten fazla sürdürdükten sonra orgazma ulaşamama ve penisi vajinadan çıkararak partnerin bacağına ya da yatağa bastırarak boşalma çok yaygındır. Bu erkeklerin partnerleri bu durumu rahatsız edici ve garip olarak nitelendirirler. Hatta erkeğin cinsel ilişkiyle orgazma ulaşamamasını kendi suçları olarak bile görebilirler. Yüzüstü (yüzü koyun) pozisyonda mastürbasyon yapan erkeklerin %60’ı cinsel ilişkilerinin çoğunda anorgazmi ve geç boşalma sorunundan şikayet ederken, sırtüstü uzanmış bir şekilde mastürbasyon yapan erkeklerin sadece %4’ü aynı şikayetlerde bulunmaktadır. Yine yüzüstü mastürbasyon yapan erkeklerin üçte biri ereksiyon sorunları yaşarken, bu oran sırtüstü uzanarak mastürbasyon yapan erkeklerde sadece %5’dir. Ayrıca yüzüstü şekilde mastürbasyon yapmaya alışan erkeklerin çoğu -eğer cinsel ilişki kurabiliyorlarsa- misyoner pozisyonunu tercih ettiklerini ve oral seksten de zevk almadıklarını bildirmişlerdir. Ancak partnerlerinin penislerini elle uyarması hoşlarına gitmektedir.” dedi.

 

Travmatik Mastürbasyon Sendromu nasıl oluşur?

Erkeklerin %90’ından fazlasının mastürbasyonu kişisel keşif yoluyla öğrendiğine dikkat çeken CİSED Genel Sekreteri Psk. Gülüm Bacanak; “Travmatik Mastürbasyon Sendromu yaşayan erkeklerin yanlış bir keşif yapmış oldukları söylenebilir. Mastürbasyonu başkasından öğrenenler genellikle geleneksel mastürbasyon yöntemini öğrenirler. Erkeklerin %90’dan fazlası arkalarına yaslanıp penisi bir elleriyle aşağı yukarı sıvazlayarak mastürbasyon yaparlar. Travmatik Mastürbasyon Sendromu yaşayan erkeklerin çoğu da bu yöntemi bilir, ancak kendi yöntemleri onlara normal mastürbasyondan daha az zararlı ya da daha eğlenceli gelebilir. Ayrıca kendilerini sanki misyoner pozisyonunu taklit ediyormuş gibi de hissedebilirler. Ancak gerçekte geleneksel yolla mastürbasyon yapanların, yüzüstü şekilde mastürbasyon yapmaya alışan erkeklere göre cinsel ilişkiye daha kolay uyum sağladıkları görülmektedir.” dedi.

 

Travmatik Mastürbasyon Sendromu’nun tedavi nasıl olur?

Travmatik Mastürbasyon Sendromu’nun tedavisinin olduğunu söyleyen CİSED Başkanı Cem Keçe; “Öncelikle bu kişilerin yüzüstü uzanarak mastürbasyon yapma alışkanlığından vazgeçmesi ve geleneksel mastürbasyona alışmaları gerekmektedir. Bu biraz zaman alacaktır ve bu sürede orgazm olma güçlüğü yaşanabilir. Yüzüstü şekilde mastürbasyon yapmaya alışan erkekler genellikle bunu her gün yaparlar. Bu dönemde mastürbasyon sınırlaması konulup, haftada birkaç defaya indirilebilir. Böylece bir süre mastürbasyon yapılmadığında penis duyumlara karşı daha hassaslaşacaktır ve geleneksel yönteme alışmak kolaylaşacaktır.Çoğu erkek uyku öncesi yataktayken ya da uykuya dalmayı kolaylaştırmak için mastürbasyon yapmayı tercih eder. Eğer mastürbasyona ara vermek uyku sorunun devamına yol açıyorsa, önce uyku sorunun çözümü ile ilgili bir tedavi uygulanması da faydalı olacaktır.En az 1 ay boyunca kişi geleneksel mastürbasyona alıştıktan sonra, cinsel ilişkiye uyum sağlama evresine geçilmelidir. Cinsel ilişki kurma ile Travmatik Mastürbasyon Sendromu tedavi olmaz. Travmatik Mastürbasyon Sendromu’dan kurtulmanın yolu geleneksel mastürbasyonun öğrenilmesidir. Bu sabır isteyen bir süreçtir. Ayrıca yüzüstü şekilde mastürbasyon yapmaktan vazgeçmek o kişileri cinsel açıdan deneyimlere daha açık hale getirecektir.” dedi.

           

            CİSED 20 erkek üzerinde bir araştırma yaptı

CİSED 20 erkek üzerinde bir araştırma yaptığını söyleyen CİSED Genel Sekreteri Psk. Gülüm Bacanak; “CİSED olarak erektil disfonksiyon (iktidarsızlık) tanısı almış 20 erkek üzerinde yürüttüğümüz bir çalışmada; mastürbasyon alışkanlıklarının ve Travmatik Mastürbasyon Sendromu’nun erektil disfonksiyon üzerinde %20 oranında etkili olduğu gördük. Ayrıca Travmatik Mastürbasyon Sendromu tek başına bir cinsel işlev bozukluğuna sebep olmasa bile, ortaya çıkartıcı bir etken olarak diğer nedenlerle birlikte rol oynayabilir.” dedi.

kaynak

https://www.cised.org.tr/sayfa102.html#:~:text=Bu%20sorunu%20ya%C5%9Fayan%20erkeklerde%3B%20cinsel,edici%20ve%20garip%20olarak%20nitelendirirler.

https://www.omurerdemakkaya.com/masturbasyon-nasil-ve-neden-sertlesme-bozuklugu-yaratir


Yayınlanma: 26.11.2023 12:07

Son Güncelleme: 16.08.2024 17:40

Psikolog

Hidayet

ÇALIŞKAN

Psikolog

(*)(*)(*)(*)(*)
3 Yorum
Depresif Bozukluklar
İlişki / Evlilik Problemleri
Sosyal Fobi
Stres / Kriz Yönetimi
+7
Yapay zeka ile, kişiselleştirilmiş destek:
Menta AI
Yapay zeka ile,
kişiselleştirilmiş destek:
Menta AI

Şimdi indir, konuşmaya başla

App Store'dan İndirGoogle Play'den İndir
Bunları da sevebilirsiniz...

BURÇLARI, MERKÜR RETROSUNU VE AŞKI SUÇLAMADAN ÖNCE: BELKİ DE SORUN BAĞLANMA STİLİNİZDİR

Romantik ilişkilerin çoğu, taraflardan birinin “Artık yapamıyorum.” cümlesiyle son bulur. Bu cümle genellikle ilişkinin bittiğine dair bir “karar” gibi görünür; oysa çoğu zaman bu, bir karar değil, bir kapasite meselesidir. İlişkiyi bitiren; aşkın kendisi, duyguların eksikliği ya da karşı tarafın değersizliği değildir. İlişkiyi bitiren, çoğu zaman bağlanma sistemindeki düzenlenmemiş yaralar ve kişinin duygusal yakınlığı yönetme kapasitesidir. Bu nedenle birçok insan sevmesine rağmen sürdüremez; ister ama yapamaz, yaklaşır ama kalamaz. Ve bu durum, ilişki yaşayan tarafların çoğu tarafından yanlış yorumlanır. Oysa gerçek, çok daha sakin ve bilimsel bir zemine dayanır: İlişkileri bitiren aşk değil, bağlanma stili olabilir.Bağlanma teorisi, insanların ilişki içindeki davranışlarının büyük ölçüde erken dönem bakım deneyimleri tarafından şekillendiğini söyler. Bu kuramsal çerçeve kapsamında bağlanma stilleri; bireyin yakınlık kurma, güven geliştirme, ayrılık durumlarını yönetme ve duygusal düzenleme becerilerini anlamada önemli bir kavramsal araç olarak değerlendirilmektedir. Bu erken deneyimler; güvenli, kaygılı ve kaçıngan olmak üzere farklı bağlanma örüntülerinin oluşmasına katkıda bulunur. Güvenli bağlanan bireyler yakınlıkla rahat, duygusal olarak istikrarlı ve ilişkiyi yönetebilen kişilerdir. Kaygılı bağlanan bireyler terk edilmekten korkar ve duygusal yoğunluğa daha duyarlıdır. Kaçıngan bağlanan bireyler ise yakınlık arttığında tehdit algılar ve kendilerini korumak için uzaklaşma eğilimi gösterirler. Romantik ilişkilerde en çok zorlanan ve en fazla “keşke” üreten grup ise çoğu zaman kaçıngan bağlananlardır.Kaçıngan bireyler ilişkiye başlarken oldukça tutkulu olabilir. Yakınlık isterler, paylaşırlar, bağ kurarlar. Bu aşamada verdikleri sözler içten ve gerçektir: “Ben hep yanındayım.”, “Seni kimse üzemeyecek.”, “Artık biz varız.” Fakat ilişki ciddileştikçe ve duygu yoğunluğu arttıkça, çocukluk döneminden taşıdıkları “yakınlık = tehlike” algısı tetiklenir. Bu, bilinçli bir karar değil; otomatik ve refleksif bir duygusal savunmadır. Bu noktada kişinin zihninde şu çatışma başlar: “Yaklaşmak istiyorum. Ama yaklaşınca kaygım yükseliyor. Kaygıyı yönetmek yerine uzaklaşıyorum.” Bu uzaklaşma, sevginin bitmesinden değil, duygusal kapasitenin tükenmesinden kaynaklanır.Kaçıngan bireylerde sık görülen döngü genellikle şöyledir: Yaklaşırlar, bağ kurarlar, kaygıları artar, geri çekilirler, uzaklıkta rahatlarlar, özlem başlar, geri dönmek isterler; ancak yüzleşme korkusu nedeniyle adım atamazlar. Bu döngü, partnerde ciddi bir kafa karışıklığı yaratır: “Neden gitti?”, “Benden mi korktu?”, “Bir anda nasıl vazgeçti?” Oysa kişi çoğu zaman vazgeçmemiştir; sadece yakınlığın ağırlığını taşıyamamıştır.Kaygılı bağlanan bireyler ise ilişkide daha adanmıştır; bağlanır, yatırım yapar ve ilişkiyi sürdürmek ister. Karşı taraf uzaklaştığında ilk tepkileri kendilerini suçlamak olur: “Yeterli gelmedim.”, “Bende bir eksik var.”, “Daha dikkatli olmalıydım.” Ancak bu düşünceler gerçeği yansıtmaz. Çünkü kaçıngan bağlanan kişiler için aslında sevgi konusunda bir eksiklikten söz etmek doğru değildir; eksik olan, çoğu zaman kişinin duygusal düzenleme kapasitesidir. Bu nedenle ilişkinin neden bittiği sorusunun cevabı çoğu zaman şudur: İki bağlanma stili birbirini tamamlayamamıştır.Kaçıngan bireyler duygularını bastırdıkları için ilişki biterken güçlü görünürler. Ancak zaman geçtikçe bastırılan duygular geri döner; özlem, pişmanlık, merak ve idealizasyon ortaya çıkabilir. Birçok kaçınganın ortak cümlesi şudur: “Keşke farklı olsaydı… ama elimden gelmedi.” Bu durum, sevginin eksikliğinden değil, duygusal olgunluğun sınırlılığından kaynaklanır. Geri dönmek isterler mi? Evet. Dönebilirler mi? Çoğu zaman hayır. Çünkü geri dönüş, yüzleşmeyi; yüzleşme ise kırgınlığı, hatayı ve sorumluluğu kabul etmeyi gerektirir. Ve bunlar, kaçıngan bağlanmanın en zorlandığı alanlardır.Aşk tek başına yeterli değildir. Bir ilişkinin sürdürülebilmesi için duygusal esneklik, yük taşımaya dayanıklılık, yüzleşme becerisi, ilişki içinde sorumluluk alabilme ve bağlanma güvenliği gerekir. Bunlardan biri eksik olduğunda ilişki kendi ağırlığı altında çöker. Bu nedenle terk edilen tarafın kendisini değersiz hissetmesi, bilimsel olarak temeli olmayan bir duygudur. Ayrılık, sevginin azlığını değil, bağlanma kapasitesinin sınırlılığını gösterir.Burada küçük bir parantez açmakta fayda var: İnsan zihni, yaşadığı duygusal acıya anlam vermek ister. Bu nedenle ayrılık sonrası birçok kişi “Merkür retrosu yüzünden oldu”, “Zaten o İkizler burcuydu”, “Burçlarımız hiç uymuyordu” ya da “Demek ki beni hiç sevmemiş” gibi açıklamalara yönelir. Bu açıklamalar, yaşanan karmaşık duyguları anlamlandırmak açısından geçici bir rahatlama sağlayabilir. Ancak psikolojik açıdan bakıldığında, ilişkilerin sürdürülmesinde belirleyici olan unsur çoğu zaman burçlar ya da gezegen hareketlerinden ziyade, bireylerin duygusal yakınlığa ne kadar tahammül edebildiği, çatışmayı nasıl yönettiği ve bağlanma sistemlerinin nasıl çalıştığıdır. Elbette aynı burçtan olup yıllarca sağlıklı ilişki sürdüren çiftler de vardır, birbirine “uyumsuz” denilen burçlardan olup güvenli bağ kurabilen çiftler de. Çünkü ilişkinin kaderini çoğu zaman astrolojik uyumdan çok, kişinin kendi duygusal yaralarıyla ne ölçüde yüzleşebildiği belirler. Kısacası, ayrılıkların sorumluluğunu tamamen Merkür retrosuna, burçlara ya da “beni hiç sevmemiş” düşüncesine yüklemeden önce, bağlanma örüntülerimize de bakmakta fayda vardır. Çünkü bazen sorun gerçekten aşk değil, bağlanma sistemimizin bize öğrettiği ilişki kurma biçimidir. Bu yüzden bir ilişki bittiğinde, kendinizi eksik ya da yetersiz ilan etmeden önce, bazen sorunun sevgide değil, sevginin sürdürülebilmesi için gereken duygusal kapasitede olabileceğini hatırlayın. Bazı aşklar bitmez; sadece onları taşıyacak duygusal kapasite tükenir.Sonuç olarak, ilişki bitişlerinde mutlaka bir suçlu aramaya gerek yoktur. Her birey, kendi gelişmişlik düzeyinin izin verdiği kadar ilişki kurabilir. Bağlanabilen kalır, bağlanamayan gider, kaygılı olan anlamaya çalışır, kaçıngan olan ise çoğu zaman açıklamadan uzaklaşır. Bitmek zorunda kalan ilişkilerde kaybeden biri yoktur; ancak kalan taraf çoğu zaman daha fazla duygusal olgunluk geliştirmiş olan taraftır. Kısacası, her ayrılığı Merkür retrosuna, burçlara ya da “beni hiç sevmemiş” düşüncesine bağlamadan önce, bağlanma stilimize de bir göz atalım. Çünkü o zaman aşkın bir suçu yoktur, diyebiliriz. Uzman Klinik Psikolog Elif Darıdereli

AŞKIN GİZLİ KODLARI:

AŞKIN GİZLİ KODLARI: BAĞLANMA STİLLERİ VE İLİŞKİLERİMİZDEKİ GEOMETRİİlişkilerimizde neden bazı insanlara deli gibi çekiliriz? Neden birisi bizi çok sevdiğinde nefes alamıyormuş gibi hisseder ve kaçarız; ya da tam tersi, partnerimiz biraz uzaklaştığında neden dünyamız başımıza yıkılacakmış gibi büyük bir panik yaşarız?Yetişkinlikte yaşadığımız aşkların, kavgaların, ayrılıkların ve yakınlık kurma biçimlerimizin arkasında rastgele tesadüfler değil, çok güçlü bir psikolojik temel yatar: Bağlanma Stilleri.İngiliz psikiyatrist John Bowlby ve ardından Mary Ainsworth tarafından geliştirilen Bağlanma Kuramı, bize çok net bir gerçeği söyler: Bebekken bakım verenimizle (genellikle annemizle) kurduğumuz ilk bağ, yetişkinlikte partnerimizle kurduğumuz bağın prototipidir. Çocukken dünyayı ve sevgiyi nasıl öğrendiysek, büyüdüğümüzde aşkı da öyle yaşarız.Gelin, ilişkilerimizi perde arkasından yöneten 4 temel bağlanma stilini ve bunların seans odalarına yansıyan dinamiklerini yakından inceleyelim.1. Güvenli Bağlanma (Secure Attachment)İçsel Motto: "Ben değerliyim, sen de güvenilirsirsin. Birbirimize hem yakın olabiliriz hem de ayrı birer birey olarak kalabiliriz."Güvenli bağlanan bireyler, çocukluklarında ihtiyaç duydukları her an ebeveynlerinin orada olacağını, sevginin tutarlı ve kalıcı olduğunu deneyimlemiş şanslı azınlıktır.İlişkilere Yansıması: Yakınlık kurmaktan korkmazlar, ama partnerlerine bağımlı da olmazlar. Reddedilme korkusuyla yaşamazlar. İlişkide bir kriz çıktığında bunu bir felaket senaryosuna dönüştürmek yerine açık, dürüst ve sakin bir iletişimle çözmeye çalışırlar. Partnerlerinin arkadaşlarıyla vakit geçirmesi veya kendine ait bir alanının olması onlarda bir tehdit hissi yaratmaz. Güvenli limandırlar; hem sığınmayı hem de özgür bırakmayı bilirler.2. Kaygılı-Kararsız Bağlanma (Anxious-Preoccupied Attachment)İçsel Motto: "Ben sevilmeye layık mıyım emin değilim ama senin beni bırakmandan ölesiye korkuyorum."Çocukluklarında ebeveynlerinin sevgisi ve ilgisi tutarsız olan bireylerde gelişir. Anne bazen çok ilgili, bazen ise kendi dertlerine gömülüp çocuğu duygusal olarak yalnız bırakmıştır. Çocuk, sevgiyi kaybetmemek için sürekli tetikte ("hiperaktif") olmayı öğrenmiştir.İlişkilere Yansıması: Yetişkinlikte bu kişiler ilişkide sürekli bir "terk edilme" ve "reddedilme" radarı ile dolaşırlar. Partnerinin bir anlık sessizliği, telefona geç cevap vermesi ya da yorgun olması hemen şu senaryoyu tetikler: "Beni artık sevmiyor, kesin gidecek." Yoğun bir şefkat ve sürekli onaylanma ihtiyacı duyarlar. Partnerlerini kaybetmemek için aşırı fedakar olabilirler, ancak içten içe biriken bu kaygı sık sık öfke patlamalarına, küsmelere veya partneri sürekli denetleme (telefon kontrolü, sorgulamalar) davranışlarına yol açar.3. Kaçınmacı Bağlanma (Dismissive-Avoidant Attachment)İçsel Motto: "Kimseye ihtiyacım yok. Yakınlık tehlikelidir, en güvenli yer kendi kalemdir."Çocukluk döneminde duygusal ihtiyaçları, ağlamaları veya kırılganlıkları ebeveynleri tarafından reddedilmiş, küçümsenmiş ya da görmezden gelinmiş kişilerin geliştirdiği stildir. Çocuk çok erken yaşta şu kararı almıştır: "Kimse bana yardım etmeyecek, o yüzden sadece kendime güvenmeliyim."İlişkilere Yansıması: Bu bireyler bağımsızlıklarına aşırı derecede düşkündür. Dışarıdan bakıldığında çok güçlü, soğukkanlı ve kendine yeten insanlar gibi görünürler. Ancak bir ilişkide duygular derinleşmeye ve "yakınlık" kurulmaya başladığında, içgüdüsel olarak tehlike çanları çalar ve geri çekilirler. Partnerleri onlardan duygusal bir paylaşım beklediğinde duvar örerler, konuyu değiştirirler ya da işe, hobilerine sığınırlar. Çatışma anlarında mantığa sığınarak duygulardan tamamen kaçarlar.4. Korkulu-Kaçınmacı / Dağınık Bağlanma (Fearful-Avoidant / Disorganized)İçsel Motto: "Sana çok ihtiyacım var ama yaklaşırsan canımı yakacaksın, o yüzden benden uzak dur ama beni bırakma."Bağlanma stilleri arasında en karmaşık ve yıpratıcı olanıdır. Genellikle çocuklukta fiziksel/duygusal istismara uğramış, travmatik veya kaotik ailelerde büyümüş kişilerde görülür. Çocuk için sığınılacak liman (ebeveyn) aynı zamanda korkunun da kaynağıdır. Zihin felç olur: "Korktuğumda kime kaçacağım? Beni korkutana mı?"İlişkilere Yansıması: Yetişkinlikte tam bir "Git-Gel" (Push-Pull) dinamiği yaşarlar. Hem sevilmeyi ve yakınlığı delicesine isterler hem de birisi onlara yaklaştığında inanılmaz bir zarar görme korkusuyla o kişiyi iterler. İlişkileri genellikle çok fırtınalı, tutkulu ama bir o kadar da yıkıcıdır. Ne partnerleriyle yapabilirler ne de onsuz kalabilirler.En Büyük Aşk Tuzağı: Kaygılı ve Kaçınmacı Dansıİlişkiler dünyasında en sık karşılaşılan kısırdöngü, Kaygılı bir birey ile Kaçınmacı bir bireyin birbirine çekilmesidir. Psikolojide buna "Endişeli-Kaçınmacı Tuzağı" denir.Kaygılı birey, kaçınmacının o mesafeli duruşunu "fhedilmesi gereken bir kale" veya "gizemli bir karizma" olarak algılar. Kaçınmacı ise kaygılının yoğun ilgisini başlangıçta gurur okşayıcı bulur. Ancak ilişki ilerledikçe:Kaygılı daha çok yakınlık ister $\rightarrow$ Kaçınmacı boğulur ve geri çekilir.Kaçınmacı geri çekildikçe $\rightarrow$ Kaygılının terk edilme korkusu tetiklenir ve daha çok üstüne gider.Kaygılı üstüne geldikçe $\rightarrow$ Kaçınmacı duvarlarını daha da yükseltir.Bu durum, iki taraf da tükenene kadar devam eden yıkıcı bir aşka dönüşür.Geleceğiniz, Geçmişinizin Kaderi Olmak Zorunda DeğilBağlanma stiliniz bir DNA zinciri gibi değiştirilemez değildir. Evet, temelleri çocuklukta atılmıştır ama yetişkinlikte farkındalık ve emekle "Kazanılmış Güvenli Bağlanma" (Earned Security) geliştirmek mümkündür.Peki, bu dönüşüm nasıl başlar?Kendi Stilini ve Tetikleyicilerini Tanı: Partnerin mesaj atmadığında verdiğin tepki çocukluğundaki hangi boşluktan besleniyor? Ya da o tartışma anında odayı terk ederken içindeki hangi çocuk kendini korumaya çalışıyor? Bunu fark etmek ilk adımdır.Duygusal Düzenleme (Regülasyon) Becerisi Geliştir: Kaygılıysan, o panik anında hemen partnere saldırmak yerine durup kendi kendini sakinleştirmeyi (öz-şefkat); kaçınmacıysan, korktuğunda hemen kaçmak yerine partnere "Şu an biraz zamana ihtiyacım var, sonra konuşalım" diyebilmeyi öğrenmek gerekir.Güvenli İlişki Deneyimleri Ara: Sizi sürekli tetikleyen, kaygınızı besleyen ya da duvarlarınızı kalınlaştıran toksik dinamikler yerine; size alan açan, güven veren ve tutarlı insanlarla bağ kurmayı seçin.Son Söz: Bağları Yeniden ÖrmekEğer ilişkilerinizde hep aynı kör noktalara çarpıyor, sevmek ve sevilmek isterken kendinizi hep yaralanırken buluyorsanız, bu görünmez bağların haritasını çıkarma vaktiniz gelmiş demektir.Psikolojik danışmanlık süreci, geçmişte aldığınız o kırık dökük bağlanma haritalarını güvenli bir masaya yatırdığımız alandır. Psikolojik danışma seansında; içinizdeki o korkan, kaçan ya da delicesine tutunmaya çalışan çocukla tanışır, onun elini tutar ve bugünkü yetişkin ilişkilerinizde hak ettiğiniz o güvenli, huzurlu ve tatmin edici sevgiyi nasıl inşa edeceğinizi adım adım öğrenirsinizKendi bağlarınızı çözmeye ve ilişkilerinizde özgürleşmeye hazır olduğunuzda, buradayım.
Nisa SAĞLAM 06.06.2026

Modern Zamanın Suçluluk Duygusu

KENDİ HAYATININ BAŞROLÜNDEN ÇIRAKLIĞINA DÜŞMEK: "HAYIR" DİYEMEMEK VE SAĞLIKLI SINIRLARIN PSİKOLOJİSİModern insanın günlük yaşantısına uzaktan bir göz atalım: Sabah erkenden uyanıp işe yetişen, iş yerinde yöneticisinin ve iş arkadaşlarının tüm ricalarını —kendi iş yükü taşsa bile— tebessümle kabul eden, akşam arkadaş grubunun aslında hiç gitmek istemediği planına "Ayıp olmasın" diyerek katılan, hafta sonu ise ailesinin ondan beklediği tüm görevleri eksiksiz yerine getirmek için koşturan bir profil. Dışarıdan bakıldığında bu kişi; harika bir çalışan, mükemmel bir dost, fedakar bir evlat veya ebeveyndir. Herkes onun ne kadar "iyi niyetli" ve "uyumlu" olduğundan bahseder. Ancak bu parıltılı vitrinin arkasındaki mutfağa geçip o kişinin iç dünyasına baktığımızda karşılaştığımız manzara bambaşkadır: Derin bir zihinsel yorgunluk, geçmek bilmeyen bir kronik stres, içten içe büyüyen bir öfke ve en acısı da, "Ben kendi hayatımda neredeyim?" sorusunun yarattığı o büyük boşluk hissi.Eğer siz de hayatınızın merkezine başkalarının isteklerini koyup, kendi ihtiyaçlarınızı sürekli en arka sıraya itiyorsanız; "Hayır" demek istediğiniz anlarda boğazınız düğümleniyor ve yerini suçluluk duygusuna bırakıyorsa, çok temel bir psikolojik sınır ihlalinin kurbanı olabilirsiniz. Bizim gibi toplulukçu, onay odaklı ve bağ kurmanın "her şeye boyun eğmek" olarak algılandığı kültürlerde, sınır çizmek maalesef bir bencillik gibi etiketlenir. Oysa psikolojik gerçeklik bize tam tersini söyler: Sağlıklı sınırlar çizememek, bireyin kendi hayatının başrolünden çıkıp başkalarının hayatında bir çırağa dönüşmesine neden olur."Hayır" Demek Neden Bu Kadar Zor?Bir insana "Hayır" demek, teknik olarak sadece iki heceli basit bir kelimeyi telaffuz etmektir. Ancak iş eyleme dökmeye geldiğinde zihnimizde adeta devasa bir deprem yaşanır. Peki, neden bu kadar korkarız bu kelimeden? Bunun arkasında çocukluk yıllarımıza kadar uzanan derin kökler ve bazı temel psikolojik inançlar yatar:Sevilmeme ve Dışlanma Korkusu: Çocukluk döneminde sadece "söz dinlediğinde", "uyumlu olduğunda" veya "başkalarını memnun ettiğinde" sevgi ve onay görmüş bireyler, erken yaşta şu hatalı inancı geliştirirler: "Ben sadece başkalarının benden beklediğini yaparsam sevilmeye layık olurum. Kendi isteklerimi dayatırsam yalnız kalırım." Bu çocuksu onaylanma ihtiyacı (childish approval seeking), yetişkinlikte de peşimizi bırakmaz.Çatışmadan Kaçınma Refleksi: Pek çok insan için karşı tarafın hayal kırıklığına uğraması, öfkelenmesi veya surat asması katlanılamaz bir durumdur. İlişkideki en ufak bir gerginliği bir felaket gibi algılayan zihin, o anki huzuru korumak adına kendi sınırlarını feda eder. "Huzurumuz kaçmasın" diye söylenen her "Evet", kişinin kendi iç huzuruna indirdiği bir darbedir.Aşırı Sorumluluk Duygusu: "Hayır" diyemeyen kişiler genellikle başkalarının duygularından, mutluluğundan ve hatta başarısından kendilerini sorumlu hissederler. Arkadaşı üzgünse onu teselli etmek zorundadır, iş arkadaşı sıkıştıysa onun işini üstlenmelidir. Bu, taşınması imkansız bir psikolojik yüktür.Sınır Çizmemenin Ağır Faturası: Kronik Öfke ve TükenmişlikSınır çizemediğimizde, dış dünyaya karşı her zaman "iyi, kibar ve verici" görünürüz. Ancak halının altına süpürülen her bastırılmış duygu, içeride birikmeye devam eder. Kendinizden verdiğiniz her taviz, bir süre sonra karşı tarafa karşı gizli bir öfke (resentment) beslemenize neden olur. "Ben onun için her şeyi yapıyorum, neden o benim sınırlarımı görmüyor?" diye düşünürken bulursunuz kendinizi. Oysa acı gerçek şudur: Siz sınırlarınızı net bir şekilde çizmediğiniz sürece, insanların o sınırları çiğnemesinden dolayı onları suçlayamazsınız. İnsanlar, izin verdiğiniz sürece hayat alanınızı işgal ederler.Bu kısırdöngü zamanla kişiyi kronik yorgunluğa, depresif duygu durumuna ve nihayetinde psikolojik tükenmişliğe (burnout) sürükler. Kişi kendine, hobilerine, dinlenmeye vakit bulamaz hale gelir. Çünkü onun zamanı, enerjisi ve zihni zaten başkaları tarafından çoktan parsellenmiştir.Sağlıklı Sınır Nedir? (Ve Ne Değildir?)Sınır çizmek denildiğinde insanların aklına genellikle etrafına devasa, aşılmaz duvarlar örmek, insanları hayatından tamamen çıkarmak ya da kaba ve bencil biri olmak gelir. Bu çok büyük bir yanılgıdır. Sağlıklı bir sınır, bir duvar değil; evinizin kapısı gibidir. Kapının ne zaman açılacağına, içeriye kimin, ne kadar süreyle gireceğine ve hangi şartlarda kalacağına siz karar verirsiniz. Sınır çizmek; karşı tarafa düşman olmak değil, kendi varlığınızı koruma altına almaktır. Sınır çizdiğinizde karşınızdaki insana aslında şu mesajı verirsiniz: "Seni seviyorum, sana değer veriyorum ama kendimi de en az senin kadar seviyor ve kendime de değer veriyorum."Adım Adım Sınır Çizme SanatıGeçmişten gelen o güçlü "herkesi memnun etme" kalıbını bir günde yıkmak elbette kolay değildir. Ancak bu, kas gibidir; egzersiz yaptıkça güçlenir. İşte hayatınızda sınır çizmeye başlamak için kullanabileceğiniz bazı psikolojik pratikler:Zaman Kazanın (Hemen 'Evet' Demeyin): Birisi sizden bir ricada bulunduğunda zihniniz otomatik olarak "Tabii ki yaparım" demeye meyillidir. Bu otomatik pilotu devre dışı bırakın. "Şu an programımı tam hatırlamıyorum, bir kontrol edip sana döneyim" diyerek kendinize düşünme alanı yaratın. O alanda gerçekten bunu isteyip istemediğinizi sorgulayın.Suçluluk Duygusuna Yer Açın: "Hayır" dediğinizde içinizde yükselecek olan o suçluluk ve huzursuzluk hissi çok normaldir. Bu hissi yok etmeye çalışmayın. O suçluluk duygusunun varlığına izin verin, onunla birlikte kalın ama yine de kendi değerleriniz doğrultusunda sınırınızı korumaya kararlı olun. Unutmayın, suçlu hissetmeniz yanlış bir şey yaptığınız anlamına gelmez; sadece eski ve sağlıksız bir alışkanlığı değiştirdiğiniz anlamına gelir.Gerekçesiz ve Net Olun: "Hayır" derken sayfalarca açıklama yapmak, mazeretler üretmek ya da yalan söylemek zorunda değilsiniz. Açıklama yaptıkça karşı tarafa sınırınızı esnetmesi için koz vermiş olursunuz. "Çok isterdim ama şu an buna ayıracak enerjim/zamanım yok" cümlesi son derece yeterli, net ve saygındır.Son Söz: Kendi Hayatınızın Direksiyonuna GeçmekHayat, başkalarının beklentilerini karşılayarak harcanamayacak kadar kısa ve kıymetlidir. Sürekli başkalarını memnun etmeye çalışarak geçirdiğiniz bir yaşamın sonunda, elinizde kalan tek şey kocaman bir pişmanlık ve yaşanmamış bir kendilik hissi olacaktır.Eğer siz de sınırlarınızı çizmekte zorlanıyor, "Hayır" demenin yarattığı o yoğun kaygı ve suçluluk duygusuyla baş edemiyorsanız, bu düğümü tek başınıza çözmek zorunda değilsiniz. Psikolojik danışmanlık süreci; kendi ihtiyaçlarınızla yeniden tanışacağınız, çocuklukta kazandığınız o onaylanma prangalarından özgürleşeceğiniz ve hayatınızın direksiyonunu yeniden kendi elinize alacağınız güvenli, yargısız bir alandır. Kendinize bir iyilik yapın ve bugün, başkalarına "Hayır" derken kendinize kocaman bir "Evet" demenin ilk adımını atın. Çünkü siz, sınırlarınızla ve tüm özgünlüğünüzle değerlisiniz.
Nisa SAĞLAM 31.05.2026