1. Uzmanlar
  2. Hidayet ÇALIŞKAN
  3. Blog Yazıları
  4. Romantik İlişkimlerimde beni sevmeyen insanlara bağlanıyorum sorun bende mi?

Romantik İlişkimlerimde beni sevmeyen insanlara bağlanıyorum sorun bende mi?

Bağlanma, her canlının yaşamında yeme içme kadar doğal bir ihtiyaçtır. Bu yazımızda sizlere ilişkilerde bağlanma stilleri hakkında sizlere bilgi vereceğiz.

İnsanın bağ kurması, desteklenmesi, zor zamanlarında birinin kendisini iyi hissettirmesi, sevmek, sevilmek, onaylanmak, takdir edilmek, zorlukları birlikte aşabilmek; bunların hepsi bağ kurmanın önemli unsurlarındandır. Her insan hayatında bu unsurlara ihtiyaç duyar. Hatta bu ihtiyaçlar nedeniyle de insanlar bir araya gelirler, derinlikli ilişkiler kurarlar, evlenirler ve ailelerini genişletirler. Bu şekilde kurulan ilişkilerin temelinde güven faktörü yatar. 

Sağlıklı bağlanan kişiler ilişki içinde kendilerini güvende hissederler ve çiftler aralarında sağlam bir bağın olduğunu bilirler. Bu bağların nasıl kurulduğu, ilişkide güvende olma hissinin nasıl sağlandığına yönelik bazı düşünce ve davranış kalıpları vardır. Bunlara ilişkilerde bağlanma stilleri adı verilir. İlişkilerde bağlanma stilleri; güvenli bağlanma stili ve güvensiz bağlanma stilleri olarak iki gruba ayrılır.

Güvenli bağlanma stili dünyanın her yerinde aynı unsurlara dayanan ve sağlıklı bağlanma olarak da bilinen ilişkilerde bağlanma stilleri arasında tekken, güvensiz bağlanma stilleri grubunun içerisinde kaygılı bağlanma, kaçıngan bağlanma ve korkulu kaçınmacı bağlanma (hem kaçıngan hem de kaygılı bağlanma stilinin kombinasyonu) yer alır. 

İlişkide Kaygılı Bağlanma Stili

Kaygılı Bağlanan Kişiler İlişkide Nasıl Düşünürler?

Kaygılı bağlanma, adının da üzerinde olduğu gibi bağlanma ilişkisiyle alakalı kaygıları olan kişilerin ilişkilerde bağlanma stillerindendir. Bu bağlanma stiline sahip kişilerin zihinlerinde ilişkileriyle ilgili tehdit algısı vardır. Kişi ilişkisinin eninde sonunda sıkıntıya gireceğini, terk edileceğini, büyük acılar çekeceğini, mutlu olamayacağını, kendisine değer verilmeyeceğini, kimsenin kendisini sevmeyeceğini ve bu yüzden de ömrünün hep yalnız bir şekilde geçeceğini düşünür. Dolayısıyla da kimseye güvenemeyeceğine yönelik bir inanç geliştirir.

Kişinin bağlanma ihtiyacı duyması son derece normal olduğu halde kişinin zihninde kaygılı bağlanmaya hizmet eden bu tarz düşünceleri var ise kişi bu durumdan dolayı çok rahatsız olabilir. Çünkü sürekli bir sorun yaşayacağına dair inançları ve düşünceleri bir süre sonra kişiye duygusal olarak acı verir. Bu kişiler içlerinde hissettiği acıya da seyirci kalmak istemezler. Dolayısıyla acıyı gerçek anlamda yaşatacak durumlar içine girmemeye çalışırlar. Acı çekmemek için yakınlık kurarken bir taraftan da içten içe hep temkinli olmak ister.

Kaygılı bağlanma stiline sahip kişiler ilişkinin belli dönemlerinde kendilerini geri çekebilirler. Özellikle ilişkinin daha çok derinleşeceği bir boyut olan evlilik planlamalarının yapıldığı zamanlarda bu durum daha sık gözlenir. Bu kişiler genellikle evlenmekten korku duyarlar. Kişi evlenirse daha derinlikli bir ilişki yaşayacağından dolayı olası bir terk edilmenin vereceği sıkıntılar daha büyük olur korkusuyla ilişkilerden uzak durmayı tercih edebilirler. Fakat bir noktadan sonra kişide yakınlık kurma ihtiyacı baskın gelip ilişki içine girerler. 

Kaygılı Bağlanan Kişiler Hangi Düşünce Çarpıtmalarının Etkisindedirler?

İlişkilerde bağlanma stillerinden kaygılı bağlanma stiline sahip olan kişiler, korktukları şeylerin başlarına gelmemesi için birtakım davranışlar gösterirler. Genelde bu davranışlar üzücü bir şekilde ilişki içinde başka sorunların ortaya çıkmasına neden olur. Böyle kişiler ilişkide sorunlu olarak algılanabilir, ortaya çıkan davranışları ilişkinin doğasının bozulmasına sebep olabilir.

Aslında bu durum kişinin gerçekten korktuğu şeylerin başına gelmesine neden olabilir. Kaygılı bağlanan kişi partnerini bunaltabilir, bazı davranışları partnerindeki farklı duyguları tetikleyebilir, partnerinin kendisine olan sevgisi, saygısı azalabilir. Böylelikle de kaygılı bağlanan kişi “ben zaten bu ilişkinin de sonunun olmadığını biliyordum, kimseye güvenilmez, kimse beni sevmiyor, herkes beni sorunlu görüyor.” gibi düşüncelerle boğuşur. Aslında bu kişi farkında olmadan kendisini etki altına alan bir dramayı yaşamaya başlar. Bu tür döngüleri tekrar tekrar yaşayan kişiler bunun sonucunda partnerlerine fazla yapışabilirler.

Bu durum aynı bir çocuğun annesi evden gidecekken çocuğun kapı önünde annesinin bacağına yapışıp gitmemesi için yalvarması, annesine yapışması gibidir. Kaygılı bağlanan kişiler çocuk gibi partnerinin her zaman yanında olmasını isterler, partnerinin ilgisine çok yoğun bir şekilde ihtiyaç duyarlar. Kişi partneri yanında olmadığı zaman tıpkı annesinin bacağına yapışan çocuğun annesine duyduğu ayrı kalma kaygısı gibi bu kişi de partnerini kendisinden uzaklaşıp gidecekmiş gibi hisseder.  

Kaygılı Bağlanan Kişilerin Gözünden Partnerleri Nasıldır?

Kaygılı bağlanan kişiler partnerlerini her şeyleri olarak görürler ve partnerine arkadaş, anne, baba, seven, onaylayan, değer veren, mutlu hissettiren, destek veren, zorluklarla baş etmesini sağlayan kişi olarak tüm rol sorumluluklarını yüklerler. Kişi doğal olarak her şeyi onda bulduğu partnerine daha çok yapışma eğilimi gösterir. Durum böyle olunca da kişi işine, sosyal hayatına, kendi ailesine odaklanmak yerine kendi ilişkisini fazlaca ön planda tutar.

Kaygılı bağlanan kişiler partnerlerine karşı kıskançlık duyabilirler. Kişi partneriyle kurduğu bağı kaybetmekle alakalı büyük endişe duyduğu için sürekli kendisini diken üstünde hissederler. Dolayısıyla bu kişiler partnerlerinin gitmesi, terk etmesi, kendisini sevmemesi konusunda büyük korku duyarlar. Partnerinin kendisine verdiği değeri, sevgiyi başkasına verebileceğiyle ilgili çeşitli olumsuz düşünceler geliştirirler. Bu durum da ilişkide yüksek oranda kıskançlık yaşanmasına sebep olabilir.

İlişkide Kaçıngan Bağlanma Stili:

Kaçıngan Bağlanan Kişiler İlişkinin İçerisinde Nasıl Düşünürler?

Her ilişkide olması gereken önemli faktörler vardır. Bu faktörler; değer verilmek, ilgi görmek, sevilmek, eş ve çocuklarla zaman geçirilmesi, çocuklara bakım verilmesi, finansal konuların düzenlenmesi, öz ailelerle ilişkileri sürdürebilmek gibi birçok önemli noktaya dayanmaktadır.

Bahsedilen bu gibi noktalarda belli sorunlar varsa ya da geçmişte yaşanılan belli kırgınlıklar varsa, bu tarz konular açıldığında kaçıngan bağlanan partnerin konuyu konuşmak istemediği, konuyu kapatmaya çalıştığı ve bu konuları konuşuyorken anlamak ya da çözmek için de herhangi bir çaba içine girmediği gözlemlenir. Bu yüzden partnerlerden diğeri, kaçıngan bağlanan partnerinin kendisinden uzak ve kopuk olduğunu, güven bağını kurmakla ilgili pek de istekli olmadığını, daha bireysel hareket ettiğini düşünebilir.

İlişkilerde bağlanma stillerinden kaçıngan bağlanma stiline sahip olan kişi partnerine davranışlarıyla “sana ihtiyacım yok” mesajını verebilir. Bu durum da partnerinin kendisini değersiz hissetmesine yol açabilir. Sorunlarla alakalı konuşmak, sorunu çözmeye çalışmak, sorumluluk almak gibi konular kaçıngan bağlanan kişileri ilgilendirmiyormuş gibi görünür.

Kaçıngan bağlanan kişinin partneri aradaki kopukluğun, uzaklığın sadece kendisine rahatsızlık verdiğini, onun bu durumdan rahatsızlık duymadığını düşünebilir. Dolayısıyla da kişi kaçıngan bağlanan partneriyle kurduğu ilişkide kendisini oldukça yalnız ve anlaşılmamış hissedebilir. Kişi bu durumu çözmek için kaçıngan bağlanan partneriyle konuşup, sorunları çözmek isteyebilir ancak bu girişimleri çoğunlukla sonuçsuz kalır. Çünkü diğer partner bu tarz çabalar içine girdiğinde, kaçıngan bağlanma stili olan partnerinin kendisini daha da geriye çektiğini, daha da mesafe koyduğunu fark eder. 

Kaçıngan Bağlanma Stiline Sahip Kişiler Neden Böyle Davranırlar?

Herkesin olduğu gibi kaçıngan bağlanan kişilerin de bağ kurmaya, bağlanmaya ihtiyacı vardır. Ancak kaçıngan bağlanan kişilerin bu ihtiyacını belli etme şekilleri biraz farklıdır. Burada farklı olan şey, bu ihtiyaç karşılanmadığında bunu nasıl talep edeceğini doğru şekilde bilememesidir. Kaçıngan bağlanan kişiler gergin bir durumla karşılaştıklarında zihninde bir tehdit algısı oluşabilir ve o tehdit algısı sadece bireysel algılanan bir tehdit değildir. Bu kişiler, partnerinin kendisine yakınlaşmasını özellikle ilişki içinde bir tehdit algısı olarak anlarsa, aradaki bağın bozulacağıyla alakalı endişe duyarlar. Bu endişeyle birlikte partneri ona yüksek sesle konuştuğunda ve yargılayıcı bir şekilde yaklaştığında kaçıngan bağlanan kişi ilişkiyle alakalı hissettiği tehdit algısında haklı olduğunu hisseder.

Kaçıngan bağlanan partnerin “kendi duygularımı olduğu haliyle açarsam yani öfkemi yüksek tonda ifade edersem o zaman partnerim daha da öfkelenecek, bana karşı daha da agresifleşecek.” gibi kaygıları olur. Bunun sonucunda her iki taraf da kavga edince ilişkinin kopma noktasına geleceğini düşünmeye başlar. Bu yüzden kaygılı bağlanan kişiler kaçıngan tavırlar gösterirler ve bir sorunla karşılaştıklarında bildiği yol olan “konuyu kapatma” yöntemini tercih ederler ki bu yaklaşımları da kaçıngan bağlanan kişinin partnerinin hiç hoşuna gitmeyen bir durum olarak karşımıza çıkar.

İlişkilerde Korkulu Kaçıngan Bağlanma (Kaygılı-Kaçıngan)

Korkulu Kaçınmacı Bağlanan Kişiler İlişkinin İçerisinde Nasıl Düşünürler?

İlişkilerde bağlanma stillerinden korkulu kaçıngan bağlanma stiline sahip olan kişiler, aslında partnerlerinin varlığını kaybetme konusunda ciddi bir korku yaşarlar. Bu yüzden de korkulu-kaçıngan bağlanan kişiler partnerlerine kimi zaman çok fazla yapışarak sürekli birlikte hareket etmek isterlerken, kimi zamanda aynı kişiler yakınlıktan korkmaya başlayabilir.

Örneğin, ilişkisinde korkulu kaçınmacı bağlanan kişi, belli bir süre partneriyle görüşüp, çok güzel zaman geçirebilir ama daha sonrasında bu yakınlığın tez ayrılık getireceğini, terke edileceğini düşünerek ya da partnerinin kendi kişisel alanına çok fazla müdahale ettiğini hissederek uzun bir süre örneğin bir ay kadar partnerini aramak istemeyebilir ya da partneriyle görüşmek istemeyebilir.

Korkulu-kaçınmacı bağlanan kişiler aslında reddedilme hassasiyetine sahip kişilerdir. Bu reddedilme hassasiyetinden dolayı olası bir ayrılık durumunda kendilerini koruyabileceği, acı çekmeyeceği bir şekilde reddedilme haline hazırlarlar. Yani o beni terk etmeden ben onu terk edeyim algısı korkulu kaçınmacı bağlanan kişilerin düşünce biçimleridir. Fakat bu kişileri hayatlarında gerçekte bir terk edilme hali yoktur. Korkulu-kaçınmacı kişiler partnerlerinden gelen duygusal, sözlü ve sözsüz ipuçlarına aşırı duyarlılık gösterirler. Bu kişiler önce çok istekli bir şekilde ilişki kurmak için can atarlar, o yakınlık gerçekleştiğinde “Ben hazır değilim” deyip ilişkiden uzaklaşırlar. 

Korkulu-Kaçınmacı Bağlanma Stili Nasıl Ortaya Çıkar?

Korkulu kaçınma örüntülerini ortaya çıkaran iki durum vardır. Bu durumlar ya kişi kırılganlaştığında veya zorlandığında ya da ilişkide bağlanılan kişinin korkulu-kaçınmacı partnere ihtiyaç duyduğunda ortaya çıkar. Her iki durum da kişide tetiklenen büyük bir terkedilme korkusu ortaya çıkar.

Bu durumu bir örnekle açıklamak gerekirse, diyelim ki ilişkideki partnerin bir iş seyahati olsun ve bu kişinin evden gitmesi gereksin. Böyle bir durumda korkulu-kaçınmacı bağlanan kişinin hayatındaki odak merkezi partnerine doğru kayar ve kişi başka bir stresörle baş başa kalır. Çünkü korkulu-kaçınmacı birisi için partnerinin kendisinden uzaklaşmasının kendisinde hissettirdiği duygular daha farklıdır. Sanki partneri iş seyahatine değil de kendisinden tamamen uzaklaşıyormuş, ilişkiyi bitirip gidiyormuş gibi bir ağrıya, acıya ve bağlanma sistemini tetikleyen bir korkuya dönüşür. Bu örüntü sebebiyle korkulu-kaçınmacı bağlanan kişi ortada gerçek bir ayrılık sebebi yokken kendisini ilişkiye daha çok kapatır yani kaçıngan hale gelir.

Kaçıngan hale gelen kişide “Ben partnerime ne kadar üzüldüğümü, etkilendiğimi aktaramıyorum. Ayrıca aktarmak da istemiyorum. Çünkü aktardığımda kendi kırılganlığım olduğu gibi ortaya çıkacak ve ben kırılganlığımı ortaya koymaktan çok korkuyorum. Çünkü ben aslında reddedilmekten çok fazla korku duyuyorum. Eğer kırılganlığımı ortaya koyarsam ve karşıdaki insan beni anlamazsa bu bir felaket olur.” şeklinde düşünceler gelişebilir. Dolayısıyla bu bağlanma stiline sahip kişilerin ilişkisinde yüksek iniş çıkışlar görülür.

İlişkilerde Güvenli Bağlanma Stili 

Herkesin en temelde ihtiyaç duyduğu bağlanmanın en sağlıklı türü güvenli bağlanma stilidir. Güvenli bağlanma stiline sahip olan insanlar şefkat dolu, yakınlıktan korkmayan ve genellikle ilişkilerinden memnun olan insanlardır. Güvenli bağlanan kişiler partnerlerine şefkat göstermekte zorluk çekmezler. Karşısındakinin duygusal ihtiyaçlarını rahatlıkla karşılayabilirler. Sevilmeme ya da reddedilme korkusu taşımadan düşüncelerini, duygularını karşılarındaki kişiye rahatlıkla açabilirler. Partnerleriyle bir tartışma yaşadıklarında ilişkinin tamamını sorgulamazlar.

İlişkilerde bağlanma stillerinden güvenli bağlanan kişiler çözüm odaklıdırlar. Bu kişiler ilişkilerinde çok fazla alıngan davranmazlar, bir sorunu drama çevirmezler, partnerlerine sinirlendiklerinde düşmanca tavırlar sergilemezler. Bu kişiler partnerleriyle bir ayrılık yaşasalar duygusal olarak ayrılığın getirdiği üzüntüyü yaşadıktan sonra hızlı toparlanırlar ve hayatlarına kaldığı yerden devam edebilirler. 

Güvenli bağlanma stili huzurlu ve sağlıklı ilişkiler açısından en ideal olanıdır. Güvenli bağlanma stilinde, ilişkide partnerlerin oluşturdukları güven bağı sayesinde güvenli bir ilişki kurulur. 

Elbette her ilişki içinde sorunları, sıkıntıları barındırabilir fakat güvenli ilişki, çiftlerin birbirlerinin hatalarını biraz daha tolere edebildiği, partnerine yakın olmayı bir tehdit olarak algılamadığı, her şeyi sürekli birlikte yapma ihtiyacı hissetmediği, birbirlerine alan açtıkları, aslında birbirlerini kısıtlamadıkları, birbirlerine bağlanmaktan korkmadıkları bir ilişki olarak tanımlanabilir. Yani bu kişiler aşkı, sevgiyi ve kendi duygularını ilişkinin içerisinde hissederek yaşarlar. Bu yüzden güvenli bağlanma stiline sahip kişiler ilişkilerini zor bir mesele olarak görmezler. Güvenli bağlanan kişiler rahatça kendilerini partnerleriyle anı yaşamaya bırakabilirler.

Neden Bir Psikolojik Destek Destek Almalısınız?

Hepimiz bazen hayatlarımıza hep benzer türde insanları çeker ve benzer kişilerle hep belli ilişki döngülerini tekrar tekrar yaşarız. Eğer siz de bağlanma türlerinden en sağlıklı olan güvenli bağlanma stiline sahip değilseniz; kaygılı, kaçıngan veya korkulu kaçıngan stillerde partnerinize bağlanıyor ya da size de aynı stillerde bağlanan partnerleri hayatınıza alıyorsunuz demektir. Bu durumda da ilişkide düzenli olarak çeşitli sorunların ortaya çıkması kaçınılmazdır. 

Örneğin bir kaygılı bir de kaçıngan bağlanma stilinde olan iki partnerin ilişkilerinde kurmaya çalıştığı bağ çok sağlıklı değildir. Çünkü bu iki bağlanma türündeki insanların konuştukları dil farklıdır. Biri partnerini kaybetme korkusuyla aşırı yapışırken diğeri yine partnerini kaybetme korkusundan dolayı partnerine karşı daha soğuk ve mesafeli durabilir. Bu durumda ilişkide sorunların çözülememesine dolayısıyla da anlaşmazlıklarla ilişkinin bitmesine sebep olabilir. İlişki bittikten sonra ise bu gibi güvensiz bağlanma stillerine sahip partnerlerin duygusal açıdan toparlanmaları çok zor olabilir ve ilişkinin ardından duygusal olarak çok acı çekebilir. 

Siz de kendi ilişkinizde bu gibi durumları yaşıyorsanız çok beklemeden bir uzmandan destek alarak kendi bağlanma stilinizi öğrenebilir, ilişkinizdeki döngüleri yaşamamak adına bağlanma stilinizi güvensiz bağlanmadan güvenli bağlanma türüne çekmek için size uygun olan terapi yöntemleriyle çalışmaya başlamanız gerekebilir. Bağlanma stilleri ile ilgili en çok çalışılan terapi yöntemlerinden Şema terapi, çift terapisi ve EMDR gibi terapi yöntemlerinin kazandırdığı sağlıklı düşünme biçimlerini psikologlar eşliğinde öğrenerek siz de kendi yaşantınızda ve ilişkinizde güzel bir dönüşüme gidebilirsiniz.

kaynak :mutluyasam

Yayınlanma: 09.07.2024 12:36

Son Güncelleme: 16.08.2024 17:31

Psikolog

Hidayet

ÇALIŞKAN

Psikolog

(*)(*)(*)(*)(*)
3 Yorum
Bedensel Belirti Bozuklukları (Somatizasyon)
Depresif Bozukluklar
Varoluşsal Anlam Arayışı
+8
Online TerapiOnline Ter...
süre 45 dk
ücret 2500
Yüz Yüze TerapiY. Yüze Ter..
Hizmet vermiyor
Yapay zeka ile, kişiselleştirilmiş destek:
Menta AI
Yapay zeka ile,
kişiselleştirilmiş destek: Menta AI

Şimdi indir, konuşmaya başla

App Store'dan İndirGoogle Play'den İndir
Bunları da sevebilirsiniz...

"Hayır" Diyememek ve Sınır Çizmenin Psikolojisi

Hayatınızda başkalarının taleplerini kendi ihtiyaçlarınızın önüne koyduğunuz kaç an var? Arkadaşınızı kırmamak için gittiğiniz o yorgun akşam yemeği, iş yerinde aslında göreviniz olmayan ama "hayır" diyemediğiniz için üstlendiğiniz projeler veya ailenizin beklentileri altında ezilen kendi istekleriniz... Eğer sürekli başkalarını memnun etmeye çalışırken kendinizden bir şeyler eksildiğini hissediyorsanız, özgüveninizin en büyük düşmanıyla tanışıyor olabilirsiniz: Sınır koyamama sorunu.Peki, neden "hayır" demek bu kadar zor? Neden sınırlarımızı korumaya çalıştığımızda suçluluk duyuyoruz? Bu yazıda, sınır çizmenin psikolojik temellerine inecek ve özgüvenle bağını keşfedeceğiz.1. Sınır Çizmek Neden Bu Kadar Zor?Psikolojide sınır koyamama davranışı, genellikle geçmişte edindiğimiz bazı temel inançlarla (şemalarla) yakından ilgilidir. Özellikle Şema Terapi ekolü çerçevesinden baktığımızda, şu şemalar sınır çizmemizi engelleyen ana unsurlardır:Boyun Eğicilik Şeması: Kişinin, başkaları tarafından kontrol edilme veya cezalandırılma korkusuyla kendi isteklerini bastırmasıdır. "Eğer hayır dersem beni sevmezler" veya "Öfkelenirlerse bununla baş edemem" düşüncesi bu şemanın temelidir.Kendini Feda Şeması: Başkalarının acı çekmesini engellemek veya onlara yardımcı olmak adına kendi ihtiyaçlarını tamamen göz ardı etmektir. Bu kişiler genellikle çevrelerinde "çok yardımsever" olarak bilinirler ama iç dünyalarında derin bir boşluk ve tükenmişlik hissederler.Onay Arayıcılık Şeması: Öz-değerini sadece başkalarından gelen takdir ve onaya bağlamaktır. "Hayır" demek, karşı taraftan gelecek olumsuz bir tepki riskini göze almak demektir ve onay arayıcı birey için bu risk çok korkutucudur.2. Sınır Çizmemenin Bedeli: Kronik Yorgunluk ve TükenmişlikSürekli olarak başkalarının beklentilerini karşılamaya çalışmak, sadece zihinsel bir yük değil, aynı zamanda fiziksel bir yorgunluk kaynağıdır. Sınır çizemeyen bireylerde sıklıkla kronik stres, uyku bozuklukları ve psikosomatik ağrılar (özellikle omuz ve boyun ağrıları) gözlemlenir. Zihin sürekli olarak "Acaba birini kırdım mı?" veya "Sıradaki istek ne olacak?" kaygısıyla meşgul olduğu için, dinlenme anlarında bile gerçek bir rahatlama yaşanamaz. Bu durum uzun vadede tükenmişlik sendromuna (burnout) ve yaşama karşı duyulan ilginin azalmasına yol açabilir. Kendi ihtiyaçlarımızı ertelemek, bir süre sonra öz-şefkat duygusunun kaybolmasına neden olur.3. İş Hayatında Profesyonel Sınırlar: Kariyerinizi KorumakPek çok danışanım, özellikle iş hayatında sınır çizmenin "tembellik" veya "başarısızlık" olarak algılanmasından korkar. Oysa sağlıklı sınırlar, sizi daha verimli bir çalışan yapar. Her şeye "evet" dediğinizde, asıl odaklanmanız gereken öncelikli işlerinizdeki kalite düşer. Profesyonel sınırlar; mesai saatlerinize sadık kalmak, uzmanlık alanınız dışındaki işleri nezaketle reddetmek ve mola zamanlarını korumaktır. Unutmayın, iş yerinde çizilen sınırlar sizi "zor biri" yapmaz; aksine, zamanını ve emeğini doğru yöneten "saygın biri" yapar.4. Sınırlar ve Özgüven Arasındaki Kritik BağÖzgüven, sadece "ben yapabilirim" demek değildir; özgüven aynı zamanda "benim ihtiyaçlarım da önemli" diyebilme cesaretidir. Sağlıklı sınırları olmayan bir bireyin özgüveni sürekli dış faktörlere bağlıdır. Başkaları sizi onayladığında kendinizi iyi, eleştirdiğinde ise değersiz hissedersiniz.Sınır çizmek, kendinize olan saygınızı koruma biçiminizdir. Kendi alanınızı koruduğunuzda, zihninize şu mesajı gönderirsiniz: "Benim zamanım, enerjim ve duygularım kıymetli." Bu mesaj içselleştirildikçe, dışarıdan gelen onaya olan ihtiyacınız azalır ve gerçek özgüven inşa edilmeye başlar.5. Sınır Koyma Türlerini TanıyalımSınırlar sadece fiziksel değildir; yaşamın pek çok alanına yayılırlar:Duygusal Sınırlar: Başkalarının duygularından kendinizi sorumlu tutmamaktır. Bir yakınınız mutsuz olduğunda onu teselli edebilirsiniz, ancak onun mutsuzluğunun "sebebi" veya "çözümü" siz olmak zorunda değilsiniz.Zihinsel Sınırlar: Kendi düşünce ve inançlarınızı korumaktır. Başkalarının fikirlerine saygı duyarken, onlarla aynı fikirde olmama hakkınızı saklı tutmaktır.Zaman ve Enerji Sınırları: Sınırlı olan vaktinizi ve enerjinizi kime, ne kadar ayıracağınıza karar vermektir. "Bu akşam kendime vakit ayırmak istiyorum" demek, meşru bir sınırdır.6. Suçluluk Duymadan "Hayır" Demek Mümkün Mü? Kabul ve Kararlılık Terapisi (ACT), bize duygulardan kaçmak yerine onlarla nasıl yaşayacağımızı öğretir. Sınır koyduğunuzda suçluluk hissetmeniz çok normaldir; çünkü zihniniz eski alışkanlıklarını korumaya çalışıyordur.Duyguyu Gözlemleyin: Suçluluk geldiğinde onu bastırmayın. "Şu an zihnim bana başkalarını hayal kırıklığına uğrattığımı söylüyor ve bu yüzden suçluluk hissediyorum" diyerek duyguyu etiketleyin.Değerlerinize Odaklanın: Sınır koyduğunuzda neye "evet" dediğinizi düşünün. Arkadaşınıza "hayır" derken, belki de kendi dinlenme ihtiyacınıza veya ailenize ayıracağınız vakte "evet" diyorsunuzdur.Bilişsel Yeniden Yapılandırma (BDT): "Hayır dersem bencil biriyim" gibi otomatik düşüncelerinizi, "Kendi sınırlarımı korumak beni bencil değil, sağlıklı bir birey yapar" gibi daha gerçekçi düşüncelerle değiştirin.7. Profesyonel Destek Almanın ÖnemiSınır çizme sorunu genellikle çok derinlerde yatan değersizlik ve yetersizlik hislerinden beslenir. Yılların getirdiği bu kalıpları tek başına değiştirmek bazen direnç yaratabilir. Profesyonel bir psikolojik destek süreci; sınır koymanızı engelleyen çocukluk şemalarınızı fark etmenizi sağlar, güvenli ve yargısız bir alanda "hayır" deme pratiği yapmanıza yardımcı olur ve sosyal fobi veya anksiyete gibi sınır koymayı zorlaştıran diğer etmenleri ele almanıza imkan tanır.8. Kendi Değerinizi Yeniden TanımlayınSınır çizme yolculuğu, aslında kendinize verdiğiniz değeri yeniden keşfetme sürecidir. Başkalarını mutlu etmek için harcadığınız o muazzam enerjiyi, kendi iç dünyanızı iyileştirmeye ve öz-şefkat geliştirmeye yönlendirdiğinizde hayatınızdaki dengelerin nasıl değiştiğine şaşıracaksınız. "Hayır" demek, köprüleri yıkmak değil; kendi bahçenizin kapılarını sadece gerçekten davet etmek istediğiniz kişilere açmaktır.Bu süreçte zorlandığınız her an, bu değişimin sadece bir alışkanlık değişikliği değil, derin bir özgürleşme adımı olduğunu hatırlayın. Terapi odası, bu özgürleşme yolunda size güvenli bir laboratuvar sunar. Kendi ihtiyaçlarınızın sesini duymaya başladığınızda, sadece kendinizle değil, çevrenizle olan bağlarınızın da çok daha samimi ve dürüst bir zemine oturduğunu göreceksiniz. Siz, sınırlarınızla ve olduğunuz halinizle değerlisiniz.Unutmayın; "Hayır" bir tam cümledir ve herhangi bir açıklama gerektirmez. Kendi hayatınızın sınırlarını belirlemek, kendinize verdiğiniz en büyük değerdir. KaynakçaYoung, J. E., Klosko, J. S., & Weishaar, M. E. (2003). Şema Terapi: Uygulamacı Kılavuzu.Beck, J. S. (2011). Bilişsel Davranışçı Terapi: Temelleri ve Ötesi.Hayes, S. C., Strosahl, K. D., & Wilson, K. G. (2011). Kabul ve Kararlılık Terapisi.Neff, K. (2011). Öz-Şefkat: Kendinize Karşı Nazik Olmanın Kanıtlanmış Gücü.
Şevval TAŞ 04.02.2026

İçimizdeki Sahtekar: Imposter Sendromu Nedir?

Hayatınızda her şey dışarıdan bakıldığında "yolunda" görünse de, iç dünyanızda bitmek bilmeyen bir huzursuzluk mu var? İyi bir kariyer, sevgi dolu bir aile ya da akademik başarılar bile kendinizi "gerçekten başarılı" hissetmenize yetmiyor mu? Eğer içinizdeki bir ses sürekli olarak başarınızın bir "tesadüf" olduğunu, aslında yeterince zeki veya yetenekli olmadığınızı ve bir gün herkesin bu "gerçeği" anlayacağını fısıldıyorsa; muhtemelen imposter (Sahtekarlık) sendromu ve derin bir yetersizlik hissiyle karşı karşıyasınız demektir.Peki, neden kendimize karşı bu kadar acımasızız? Neden başkalarına gösterdiğimiz şefkati kendimizden esirgiyoruz? Bu yazıda, yetersizlik hissinin psikolojik kökenlerine inecek ve bu döngüden çıkış yollarını bilimsel ekoller ışığında inceleyeceğiz.1. Yetersizlik Hissi Nereden Gelir? Geçmişin Bugünkü YansımalarıPsikolojide hiçbir duygu sebepsiz değildir. Bugün hissettiğiniz yetersizlik duygusu, genellikle çocukluk döneminde atılan tohumların bir sonucudur. Özellikle Şema Terapi ekolü, bu durumu "Erken Dönem Uyumsuz Şemalar" ile açıklar. Zihnimizde çocuklukta oluşan bu kalıplar, birer gözlük gibidir ve dünyayı bu gözlüklerin renginde görmemize neden olur.Kusurluluk Şeması: Eğer çocukken duygusal ihtiyaçlarınız tam olarak karşılanmadıysa veya sürekli eleştirildiyseniz, "Ben temelde kusurluyum ve eğer insanlar beni gerçekten tanırsa benden uzaklaşırlar" inancını geliştirmiş olabilirsiniz. Bu inanç, yetişkinlikte kendinizi sürekli saklamanıza veya aşırı telafi mekanizmaları geliştirmenize yol açar.Yüksek Standartlar Şeması: Bazı aile yapılarında sevgi, performansa bağlıdır. Sadece "en iyi" olduğunuzda takdir edildiyseniz, yetişkinlikte kendinize hata yapma alanı bırakmayan, acımasız bir iç ses geliştirirsiniz. Bu şema altındaki kişi için "iyi", asla yeterli değildir; sadece "mükemmel" kabul edilebilirdir.Başarısızlık Şeması: Kişinin kendini akranlarıyla kıyasladığında her zaman daha yeteneksiz, daha şanssız veya daha başarısız hissetmesidir. Kişi gerçekten başarılı olsa bile, bu başarıyı dışsal faktörlere (şans, başkasının yardımı, kolay sınav vb.) bağlar; başarısızlığı ise tamamen kendi beceriksizliği olarak görür.2. Modern Dünyanın Tuzakları: Sosyal Medya ve "Mükemmel" Hayatlar İllüzyonuİçsel şemalarımızın üzerine bir de günümüzün dijital dünyası eklendiğinde, yetersizlik hissi kaçınılmaz hale gelebiliyor. Sosyal medya, bizlere başkalarının hayatlarının sadece "en parlak" anlarını sunar. Ancak biz kendi hayatımızın mutfağını, dağınıklığını, sabahki yorgunluğunu ve geceki kaygılarını biliyoruz. Başkasının "sahne önü" ile kendi "sahne arkamımızı" kıyaslamak, adil olmayan bir yarıştır.Sürekli maruz kalınan "ideal beden", "ideal kariyer" ve "ideal ebeveynlik" görselleri, zihnimizdeki "yeterli değilim" inancını her gün yeniden besler. Bu durum, bireyin kendi özgün değerlerinden uzaklaşmasına ve başkalarının onayına bağımlı bir yaşam sürmesine neden olur.3. İş Hayatında ve Akademik Yaşamda YetersizlikYetersizlik hissi en çok performans sergilediğimiz alanlarda bizi yakalar. İş hayatında yeni bir sorumluluk aldığınızda ya da akademik bir başarı elde ettiğinizde gelen o "Acaba hata mı yaptım?" korkusu, aslında gelişme arzunuzun gölgesidir. Bu duyguyla baş etmenin yolu, başarıyı sadece sonuç odaklı değil, süreç odaklı değerlendirmektir. Kazandığınız her deneyim, attığınız her adım sizi "yetersiz" değil, "öğrenen ve dönüşen" bir birey kılar. Profesyonel hayatta uzmanlaşmak, her şeyi bilmek değil, bilmediklerimizi nasıl öğreneceğimizi keşfetmektir.4. İçimizdeki Eleştirel Sesle Nasıl Bağ Kurarız?İçimizdeki eleştirel ses aslında bizi korumaya çalışan, ancak yöntemini şaşırmış bir parçamızdır. Genellikle bizi başarısızlıktan veya reddedilmekten korumak için "Zaten yapamazsın, deneme bile" diyerek bizi konfor alanımızda tutmaya çalışır. Kabul ve Kararlılık Terapisi (ACT) bu noktada bize çok kıymetli bir perspektif sunar: Bu sesi susturmaya çalışmak yerine, onunla olan bağımızı değiştirmek.Düşünceleri birer "mutlak gerçek" olarak değil, zihnimizden geçen "kelime dizileri" olarak görmeye başladığımızda (Bilişsel Ayrışma), bu seslerin üzerimizdeki kontrolü azalır. "Ben yetersizim" demek yerine, "Şu an zihnimden yetersiz olduğuma dair bir düşünce geçiyor" demek, duyguyla aranıza sağlıklı bir mesafe koymanızı sağlar.5. Yetersizlik Hissini Yönetmek İçin 5 Somut AdımEğer bu duygu hayatınızın direksiyonuna geçtiyse, şu adımları uygulamaya başlayabilirsiniz:Kanıt Analizi Yapın (BDT Tekniği): Kendinizi yetersiz hissettiğiniz bir anı seçin. Bu duygunun lehine ve aleyhine olan somut kanıtları bir kağıda yazın. Göreceksiniz ki, aleyhteki (başarılarınız, çabalarınız, olumlu geri bildirimler) kanıtlar genellikle daha fazladır.Öz Şefkat Pratiği: Kendinize, çok sevdiğiniz bir arkadaşınız aynı durumda olsaydı ona neler söylerdiniz, diye sorun. Kendinize karşı kullandığınız dil, bir düşman dili mi yoksa destekleyici bir dost dili mi?Hata Yapma İzni Verin: Mükemmeliyetçilik gelişim değildir; gelişim, hatalardan ders çıkarabilme becerisidir. Haftada en az bir kez "bilinçli olarak" küçük, önemsiz bir hata yapın ve dünyanın başınıza yıkılmadığını deneyimleyin.Değerlerinize Odaklanın: Başkalarının beklentilerine veya onayına göre değil; sizin için gerçekten neyin önemli olduğuna göre hareket edin. Başarı, başkalarını geçmek değil, kendi değerlerinizle uyumlu bir hayat yaşamaktır.Duygularınızı Etiketleyin: Kaygı veya yetersizlik geldiğinde onu bastırmayın. "Şu an yetersizlik hissi geldi, hoş geldi. Onu hissediyorum ama onun peşinden gitmek zorunda değilim" diyerek duyguyu misafir edin.6. Profesyonel Destek Almanın Önemi ve Terapi SüreciYetersizlik hissiyle tek başına mücadele etmeye çalışmak, fırtınalı bir denizde pusulasız yol almaya benzer. Birey, çoğu zaman kendi zihinsel kör noktalarını görmekte zorlanabilir ve içsel eleştirel sesleri "mutlak gerçekler" olarak kabul etme eğilimi gösterebilir. Profesyonel bir psikolojik destek süreci, bu noktada bireyin kendi iç dünyasına objektif bir ayna tutmasını ve bu köklü inançları bilimsel yöntemlerle incelemesini sağlar.KaynakçaYoung, J. E., Klosko, J. S., & Weishaar, M. E. (2003). Schema Therapy: A Practitioner's Guide. Guilford Press.Beck, J. S. (2011). Cognitive Behavior Therapy: Basics and Beyond. Guilford Press.Harris, R. (2009). ACT Made Simple: An Easy-to-Read Primer on Acceptance and Commitment Therapy. New Harbinger Publications.Clance, P. R., & Imes, S. A. (1978). The imposter phenomenon in high achieving women: Dynamics and therapeutic intervention. Psychotherapy: Theory, Research & Practice.
Şevval TAŞ 03.02.2026

Psikolojik Danışmanla Konuşmak Neden Arkadaşla Sohbet Etmekten Farklıdır?

Zor bir gün geçirdiğimizde, içimiz sıkıştığında ya da bir konuda kararsız kaldığımızda ilk refleksimiz çoğu zaman bir arkadaşımızı aramak olur. “Bir kahve içelim, anlatayım” demek tanıdıktır, güvenlidir ve iyi hissettirir. Peki o zaman şu soru ortaya çıkar: Psikolojik danışmanla konuşmanın farkı ne? Arkadaşıma anlatsam yetmez mi?Bu soru çok yaygındır ve son derece anlaşılırdır. Çünkü her iki durumda da konuşuruz, anlatırız, paylaşırız. Ancak yüzeyde benzer görünen bu iki deneyim, aslında amaç, yapı, rol ve etki açısından birbirinden oldukça farklıdır.1. Amaç Farkı: Rahatlamak mı, Dönüşmek mi?Arkadaşla yapılan sohbetin temel amacı çoğu zaman rahatlamaktır. İç dökmek, anlaşılmak, yalnız olmadığını hissetmek… Bunların hepsi çok kıymetlidir. Arkadaşınız sizi teselli edebilir, güldürebilir, “haklısın” diyebilir.Psikolojik danışmada ise amaç yalnızca rahatlamak değildir. Asıl hedef fark etmek, anlamlandırmak ve değişim yaratmaktır.Danışman, anlattıklarınızı sadece dinlemez; tekrar eden kalıpları, düşünce biçimlerini, duygusal tepkileri ve bunların kökenlerini birlikte keşfetmenize yardımcı olur. Yani terapi, “iyi hissettiren bir konuşma”dan ziyade, bazen zorlayıcı ama uzun vadede dönüştürücü bir süreçtir.2. Tarafsızlık ve Güvenli AlanArkadaşlar bizi sever. Ama aynı zamanda bizi kendi bakış açılarıyla dinlerler. Sizi korumak isterler, bazen taraf tutarlar, bazen de kendi yaşantılarını sizin hikâyenizin içine katarlar:“Ben olsam asla katlanmazdım.” “Bence sen çok iyi niyetlisin ama insanlar kötü.” “Bana da aynısı olmuştu…”Bu cümleler çoğu zaman iyi niyetlidir ama tarafsız değildir.Psikolojik danışman ise yargılamadan, taraf tutmadan ve kişisel gündem katmadan dinler. Sizin hikâyeniz, sizin duygularınız ve sizin anlam dünyanız merkezde kalır. Danışman, “kim haklı?” sorusuna değil, “bu durum sende neye dokunuyor?” sorusuna odaklanır.Bu da danışma odasını, duyguların sansürlenmeden var olabildiği güvenli bir alan hâline getirir.3. Sorumluluk ve Rol SınırlarıArkadaşlık ilişkisinde roller karşılıklıdır. Bugün siz anlatırsınız, yarın o anlatır. Denge vardır. Ancak bu karşılıklılık bazen şu sonucu doğurur: Anlatırken “onu da yormayayım”, “zaten benim yüzümden üzülmesin” diye kendimizi tutabiliriz.Psikolojik danışmada ise ilişki tamamen sizin ihtiyaçlarınıza göre yapılandırılmıştır. Danışman sizi “yük” olarak görmez. Tam tersine, o odadaki tek gündem sizsiniz.Ayrıca danışman:Sizi kurtarmaya çalışmazSizin adınıza karar vermezSize ne yapmanız gerektiğini dikte etmezBunun yerine, sorumluluğu size ait olan bir farkındalık sürecine eşlik eder. Bu, ilk bakışta daha zor ama çok daha güçlendirici bir yaklaşımdır.4. Tavsiye Vermek Yerine Anlamayı DerinleştirmekArkadaş sohbetlerinde tavsiye çok yaygındır:“Boş ver, takma kafana.” “Ayrıl gitsin.” “Biraz daha sabret.”Oysa psikolojik danışmada amaç tavsiye vermek değil, danışanın kendi cevaplarını bulmasını sağlamaktır. Çünkü bir başkasının hayatında işe yarayan bir çözüm, sizin hayatınızda aynı sonucu vermeyebilir.Danışman, sorularla, yansıtmayla ve bilimsel yaklaşımlarla şunu hedefler: Kişinin kendi iç sesini duyması ve seçimlerinin sorumluluğunu alabilmesi.5. Bilimsel ve Etik Bir TemelPsikolojik danışma, yalnızca “iyi dinlemek” değildir. Bu süreç; psikoloji bilimine, kuramsal çerçevelere ve etik ilkelere dayanır.Danışman:Gizlilik ilkesine bağlıdırMesleki sınırlar içinde çalışırKendi duygularını sürecin önüne koymazSürekli eğitim ve süpervizyon alırArkadaş sohbetinde ise böyle bir yapı yoktur. Arkadaşınız iyi niyetli olabilir ama duygusal olarak sürecin içine fazlasıyla dahil olabilir. Bu da bazen çözümden çok karmaşa yaratır.6. “Anlatmak” ile “Çalışmak” Arasındaki FarkArkadaşla konuşmak çoğu zaman anlatmak üzerinedir. Psikolojik danışmada ise bir konuyu çalışmayı içerir.Yani:Aynı olayın neden tekrar tekrar yaşandığına bakılırDuyguların bedensel ve zihinsel yansımaları fark edilirGeçmiş deneyimlerin bugünkü tepkilerle ilişkisi kurulurBu nedenle bazı danışanlar şunu söyler: “Arkadaşlarıma yıllardır anlattığım şeyi burada bir seansta bambaşka yerden fark ettim.”Terapide Zorlanmak da Sürecin Bir ParçasıdırPsikolojik danışman sürecinin arkadaş sohbetinden bir diğer önemli farkı da şudur: Terapi her zaman “iyi hissettirmez”. Bazen bir seanstan sonra danışan kendini daha düşünceli, daha yorgun ya da duygusal olarak dalgalı hissedebilir. Bu durum çoğu kişi için şaşırtıcıdır çünkü konuşmanın her zaman rahatlatması gerektiği düşünülür. Oysa terapide amaç, sadece anlık rahatlama değil, uzun vadeli bir içsel düzenleme sağlamaktır.Arkadaş sohbetinde zor konular genellikle hızlıca geçiştirilir ya da dağıtılır. Terapi odasında ise kaçınılan duygulara, ertelenen meselelerine ve kişinin kendisiyle ilgili görmekte zorlandığı alanlara nazik ama dürüst bir şekilde bakılır. Bu da zaman zaman rahatsız edici olabilir. Ancak bu rahatsızlık, kişinin sınırlarını, ihtiyaçlarını ve gerçek duygularını fark etmesi için önemli bir eşiktir.Bu nedenle psikolojik danışman, “her seans iyi geçmeli” beklentisiyle değil; “her seans beni biraz daha kendime yaklaştırıyor mu?” sorusuyla değerlendirilir. Ve çoğu zaman asıl değişim, tam da zorlanılan o anlarda başlar.Bu konuları yalnızca okumak ya da düşünmek bazen yetmeyebilir. Ben, seanslarda danışanla birlikte bu farkları konuşmakla kalmayıp çalışmayı önemsiyorum. Aynı olayın neden tekrar ettiğini, bir duygunun neden bu kadar yoğun yaşandığını ya da neden bazı adımları atmanın zorlaştığını birlikte, yargısızca ele alıyoruz. Terapi, hazır cevaplar sunmak değil; senin kendi cevaplarına ulaşabileceğin güvenli bir alan yaratmaktır. Eğer arkadaş sohbetlerinin artık yetmediğini, aynı döngülerin içinde kaldığını hissediyorsan, bu süreci birlikte çalışmak için seansa gelmeni öneririm. Değişim, konuşmaya cesaret ettiğin yerde başlar. Sonuç: İkisi Rakip Değil, Ama Yerleri FarklıArkadaş sohbeti değersiz değildir. Aksine, sosyal destek ruh sağlığının önemli bir parçasıdır. Ancak psikolojik danışman, arkadaş sohbetinin yerine geçen bir şey değil; başka bir ihtiyaca cevap veren profesyonel bir süreçtir.Arkadaşlar:Teselli ederYalnız olmadığını hissettirirPsikolojik danışma ise:Fark ettirirDerinleştirirDeğişim için alan açarBazen bir kahve sohbeti iyi gelir. Bazen ise bir danışma odasında durup gerçekten kendinle yüzleşmeye ihtiyaç duyarsın.Ve bu ikisi aynı şey değildir.
Buse AZLAĞ 29.01.2026