1. Uzmanlar
  2. Hidayet ÇALIŞKAN
  3. Blog Yazıları
  4. Stres Vucudumuzun Acı Veren Olaylara Verdiği Bir Tepki Olabilir mi?

Stres Vucudumuzun Acı Veren Olaylara Verdiği Bir Tepki Olabilir mi?

Stres, kişinin başetme yeteneğini aşan ya da zorlayan bir durum algılandığında ortaya çıkan bir tepki olarak tanımlanır. Bireyin başetme yetenekleri, stresli olayın üstesinden gelebilecek düzeyde olduğu sürece, kişi kendini aşırı gerilimden uzak tutabilir. Ancak olayın gerektirdikleri, kişinin başetme kaynaklarından daha ağır ise, bir dengesizlik durumu gelişir ve bedene fiziksel ve psikolojik taşıma kapasitesinin üstünde bir ağırlık yüklenir. Belki bu ağır yükü bir yere kadar taşıyabilirsiniz. Bedeniniz geçici bir dengesizliği hoşgörebilir ve silkinerek eski haline dönebilir. Ancak bu durum devam ederse, aşırı stresin işaret-leri belirir ve arkasından bir tükenmişlik durumu ya da stresle ilgili diğer hastalıklar gelir.

Bedenimiz, kendine özgü bazı stres göstergeleriyle donanmıştır. Bu göstergeler, “savaşma ya da kaçma” tepkisi diye adlandırılır ve bedenimizin belli bir mücadeleye hazırlanırken yaptığı seferberliğin başlıca sonucudur. Kalp atışları yükselir. Böylece kasların harekete geçebilmesi için gerekli olan kan miktarı ilgili bölgelere ulaştırılır. Kaslar gerilir ve hazır hale gelir. Gözbebekleri büyür. Solunum hızlanır ve kan basıncı artar. İhtiyaç duyulduğu takdirde, gerekli olacak enerjiyi sağlayabilmek için stres durumuna özgü bazı kimyasal maddeler salgılanır. Gaz pedalına basılmış bir araba gibi, insanın moturu da son hızla harekete geçer. Stres belirtilerimiz, bir otomobilin sıcaklığının birden ve aşırı derecede arttığını sinyalleyen ısı göstergesine benzer. Bir şeyler yapılmadığı takdirde, durumun tehlikeli noktalara ulaşabileceğini bildirmeye çalışır.

Stres Belirtileri

Stres belirtileri üç değişik biçimde ortaya çıkabilirler: fizyolojik (bedensel), psikolojik ya da davranışsal değişiklikler. Kişinin kendine özgü stres belirtilerinin farkına varması, stresin yol açacağı dengesizliğe karşı uyanık olmak ve bu dengesizliğin potansiyel nedenini anlayıp tanımlamak açısından oldukça önemlidir.

Fizyolojik belirtiler arasında adele ağrıları, mide bozuklukları, hazımsızlık, başağrıları, kalp çarpıntıları, ishal/halsizlik, ellerin terlemesi, ağız kuruluğu, yerinde duramama ya da yorgunluk sayılabilir. Psikolojik belirtiler ise endişelenme, konsantrasyon güçlüğü, unutkanlık, sinirlilik ya da kontrolsüzlük duygusu, kendini üzüntülü, kızgın ya da zaman baskısı altında hissetme şeklinde sıralanabilir. Davranışsal belirtilere örnek olarak da şunlar verilebilir: bir maddeye aşırı düşkünlük (alkol, ilaç ya da yemek gibi), uykusuzluk ya da aşırı uyuma, gevşeme ya da sakinleşme açısından güçlükler, telaşla oradan oraya koşuşturmak, sosyal ortamlardan kaçınma, huzursuzluk, kızgınlık ya da sakarlık.

Stresin Nedenleri Nelerdir?

Yaşantı içerisinde pek çok faktör stres kaynağı olabilir. İş, okul, ev değişikliği, üniversiteye başlamak, okulu bitirmek, terfi gibi yaşam olaylarından sevilen kişinin kaybı, hastalık, doğal afetler, kaza gibi travmatik olaylara kadar pek çok etken, stres kaynağı olabilir. İlişkisel güçlükler, yoğun iş şartları, çocuk sahibi olmak, evlenmek, boşanmak, maddi zorluklar da stres yaratan yaşam olayları arasında yer alabilir. Ancak stres, her zaman çevresel faktörlerden kaynaklanmayabilir.

Kaygılı, karamsar bir mizaca sahip olmak, aşırı derecede edişe duymak, irrasyonel tarzda düşünce yapısında olmak da bireyin içsel stres tetikleyicileri arasında yer almaktadır. Belirsizliği tolere edememek, esneme becerisinin zayıf olması, mükemmeliyetçilik, ya hep-ya hiç tarzı düşünceler, kendilik değeriyle ilgili olumsuz algı, olumsuz yöndeki iç seslerin fazla olması (olmayacak, yapamayacaksın gibi) gibi durumlar da stresin içsel nedenleri arasında gözlenen faktörleri oluşturmaktadır.

Strese neden olan bir olayla karşılaşıldığında, vücut stres yaratan durumla mücadele için kendini hazırlar ve bazı biyokimyasal olaylar zinciri meydana gelir. Bu bakımdan vücutta stres halinde çeşitli hormonlar salgılanır ve hormonlara bağlı bazı fizyolojik mekanizmalar hayata geçirilir. Stres yaşayan kişilerde aşağıdaki gibi biyolojik tepkiler izlenebilir:

  • Kişinin nabzı hızlanır, kalp hızı artar, kan basıncı yükselir.
  • Kan şekeri düzeyi artar.
  • Kişi daha enerjik hissetmeye başlar, etrafa olan farkındalığı artar, konsantrasyonu güçlenir.
  • Solunum hızlanır.
  • Terleme artar.
  • Kaslara giden kan akımı artar ve kişinin hareket kabiliyeti kolaylaşır.
  • Metabolizma hızlanır, yağ yakımı uyarılır.

Bu mekanizmalar kişinin stresli olayla mücadele edebilmesi için vücut tarafından geliştirilse de stres yanıtının orantısız şekilde gerçekleşmesi, stres yaratan durumun ortadan kalkmasına rağmen stres yanıtının devam etmesi ya da sık sık stres yaşanması halinde vücutta bazı sorunlar ortaya çıkar. Bu sorunlar aşağıdaki gibi özetlenebilir:

  • Stres hormonlarının uzun süre salgılanmasına bağlı kan basıncı yükselmeye başlar.
  • Kalp damarlarında hasar gelişebilir ve kalp damar hastalığı riski artar.
  • Kan şekeri düzeyi yüksek seyreder.
  • Beyin damarlarında tıkanıklık veya kanama riski artar.
  • Uyku problemleri gelişebilir.
  • Uzun süre kan şekerinin yüksekliğiyle birlikte kilo alımı olabilir.
  • Kaygı bozukluğu, depresif duygu durum hali tetiklenerek psikolojik rahatsızlıklar gelişebilir.

Yaşam sürecinde anlık stres durumlarında vücudun geliştirdiği stres yanıtı fizyolojik bir durum kabul edilir ve normal şartlar altında sağlık problemine yol açmaz. Akut stres olarak kabul edilen bu durumda vücudun olağan dışı yanıt göstermesi ya da ciddi vücutta fiziksel veya ruhsal yıkıma yol açabilecek strese maruz kalınması halinde ise önemli sağlık problemleri ortaya çıkabilir.

Akut stresin dönemsel olarak sık tekrarlanması halinde de vücudun fiziksel ve ruhsal sağlığı olumsuz etkilenebilir. Tekrarlayan akut stres vakaları yaşanması halinde stres yanıtı uzun süreli olarak vücutta etkisini devam ettirir ve sağlık bozulabilir. Uzun dönem boyunca stres yanıtının devam ettiği kronik stres halindeyse belirli sağlık sorunlarının gelişimi mümkündür. Stres yanıtına yol açabilen koşullar aşağıdaki gibi özetlenebilir:

  • Doğal afet veya insan hatasına bağlı gelişen yıkıcı olaylara maruz kalmak
  • Kronik hastalığın varlığı
  • Hayatı tehdit eden bir durumla veya hastalıkla karşılaşmak
  • Fiziksel bir travmaya maruz kalmak
  • Tecavüz, yaralanma gibi bir suça maruz kalmak veya tanıklık etmek
  • Aile içinde ilişki sorunları yaşamak, mutsuz evlilik hayatı yaşamak
  • Demans gibi yönetimi zor kronik hastalığı olan yakınlarına bakıcılık yapmak
  • Askerliğe gitmek
  • Evlenmek
  • Başka bir şehre taşınmak
  • Tehlikeli bir işte çalışmak
  • İşsiz olmak, ciddi fakirlik veya evsizlik problemiyle karşı karşıya kalmak, finansal sorunlar yaşamak
  • Ev-iş dengesinin bozulması, kişinin kendine vakit ayıramaması, sevilmeyen işin uzun süre yapılması

Stresin Fizyolojik ve Psikolojik Etkileri

Bireylerin fiziksel ve ruhsal iyi oluşları üzerinde önemli bir rolü olan stresin, çeşitli fizyolojik ve psikolojik etkileri bulunmaktadır. Zihin tarafından tehlike olarak algılanan olaylar karşısında yaşanan zihinsel uyarılma devamında bedensel uyarılmaya dönüşmektedir. Bu süreçten sonra bedensel tepkiler ve stresin vücuda etkileri ortaya çıkmaktadır.

Kalp ve Damar Hastalıkları

Stres anında vücuda daha çok enerji vermek amacıyla kalp atışları ve damarlardaki kan akışı hızlanır. Bu sebeple stresin etkileri arasında sayılabilecek en önemli rahatsızlıklar kalp ve damar hastalıklarıdır.

Kronik Ağrılar

Stres anında salgılanan stres hormonları bağışıklık sistemini etkileyen hormonlardır. Bağışıklık sistemi kaynaklı bir rahatsızlık olan romatoid artrit vücutta kronik ağrıların oluşmasına yol açmaktadır. Kas iskelet sistemi ağrılarının oluşuma neden olan fibromiyalji sendromu ve romatoid artrit hastalarının stresli dönemlerde ağrılarında artış olduğu saptanmıştır.

Bağışıklık Sistemi

Stres bağışıklık sistemini olumsuz yönde etkilemektedir. Otoimmün bozukluğu olan hastaların stresli dönemlerde rahatsızlıklarında artış yaşanmaktadır.

Sindirim Sistemi

Aşırı stres sonucu sindirim sistemi dengesinde bozulmalar meydana gelmekte, mide ve bağırsak hastalıkları ortaya çıkmaktadır.

Psikolojik Stres Tepkileri

Stres psikolojik sağlıkla yakından ilişkili bir kavramdır. Stresin etkileri arasında yer alan depresyon ve kaygı bireyin psikolojisini olumsuz yönde etkilemektedir.

Bireyler aşırı stres sonucunda bedensel ve ruhsal sağlıkları açısından birçok olumsuzlukla karşılaşmaktadır. Bunlara ek olarak gündelik yaşamı etkileyen durumlar da bulunmaktadır; uyku düzensizlikleri, yeme bozuklukları, cinsel yaşam düzeninin bozulması, kazalarda artış, iş verimliliğinde düşüş, sosyal ilişkilerde bozulma stresin diğer etkileri olarak sayılabilmektedir.

Kronik Stresin Etkileri Nelerdir?

Stres, her zaman olumsuz sonuçlar yaratmaz. Belirli miktardaki stres, itici bir güçtür ve motivasyonu arttırır. Ancak süreğen şekilde strese maruz kalmak bir müddet sonra kronikleşir; bireyin hayatında yorgunluk ve aşırı yüklenmiş hissetme duygusu yaratır. Yaklaşan sınavlar, evle ilgili sorumluluklar, teslim tarihi gelen iş yükü gibi pek çok konu kronik stresi ortaya çıkarabilir. Çalışma prensibi gereği, bu denli yoğunluk gerektiren durumlarda zihin tetiklenir ve ortada gerçek bir tehlike varmışçasına hareket etmeye başlar. Bir tür alarm sistemi devreye girer ve özellikle bedensel olarak değişimler gözlenir. Kalp atım hızı artar, nefes alıp verme yoğunlaşabilir. Kronik olarak strese maruz kalınan durumlarda kaygı bozuklukları, depresyon, uyku sorunları, düşünce ve bellekle (unutkanlık gibi) ilgili klinik tablolar ortaya çıkabilir. Stres anında vücut, ortada bir tehdit varmışçasına hareket etmeye başlar; dolayısıyla beden harekete geçer. Yoğun ve kronik stres durumunda, bedenin alarm sistemini (Savaş-Kaç tepkisi) çalıştırmasıyla beraber otoimmün hastalıklar, kronik ağrılar, gastrointestinal sorunlar (reflü, ülser gibi), kardiyovasküler hastalıklar (kalp, tansiyon gibi), iştahsızlık, cilt sorunları (egzama, ürtiker/kurdeşen gibi) ortaya çıkabilir.


Stres Kaynakları

Stres çevreden ya da kişinin kendinden kaynaklanabilir. Dış koşullar ve zorluklar strese yol açarken, bizim davranışlarımız ve tepkilerimiz de aynı şekilde stres yaratabilir ve gelecekteki stresli olayları hazırlar. Örneğin, her gece yüksek sesle gürültülü müzik çalarak oda arkadaşını uyutmayan biri, bir anlamda sert tepkilerle karşılaşacağı stresli bir ortamı kendisi için hazırlıyor demektir. Bu nedenle, hangi streslerin dış zorlamalardan kaynaklandığının, hangilerinin de kendi ellerimizle ortaya çıkarıldığının bilinmesi çok önemlidir.

Çevresel Stresler önemli yaşam olaylarını ve günlük sıkıntıları içerir. Önemli yaşam olayları, örneğin üniversiteye başlamak, bir yerden bir yere taşınmak, bir aile bireyinin ölümü ya da ciddi hastalığı gibi, büyük bir değişim ya da uyumu gerektiren olaylardır. Ancak stresin en büyük kaynakları, sıradan, günlük sıkıntılardır. Örneğin, oda arkadaşıyla sorunlar, birşey kaybetmek, başarısızlıklar, aşırı iş yükü ya da ekonomik kaygılar gibi. Bu ketleyici olayların sıklığının artmasının, vücudun bağışıklık sistemini zayıflatma ve hastalıklara karşı direncini azaltma gibi fizyolojik sonuçlara yol açtığı, günümüzde artık çok iyi bilinmektedir.

Kişisel Stres Kaynakları ise, zihinsel faaliyetlerimizle (düşüncelerimiz ve kendi kendimize söylediklerimiz) ya da davranışlarımızla (alışkanlıklarımız ya da beceri eksikliklerimiz) ilişkili olabilir. Yaşam olaylarına yaklaşırken ve onlarla uğraşırken kendimizle yaptığımız diyaloğun şekli yaşadığımız stresin yoğunluğunu azaltır ya da artırır. Kendi kendimize, “Davranışlarım ve dünya, ………(şu ya da bu şekilde) olmak zorunda” ya da “olmalı” dediğimizde, strese davet ediyoruz demektir. Çünkü ne kendi davranışlarımızın ne de dünyanın her zaman bizim istediğimiz şekilde olması mümkün değildir. Olmak zorunda da değildir. İnsanda stres yaratan üç genel inanç vardır: “Herkes beni sevmeli.” “Her zaman mükemmel davranmalı ve hiç hata yapmamalıyım” ve “Dünya adaletli olmalı”. Dikkat ederseniz bu inançların üçü de gerçekdışıdır ve “ya hep ya hiç” özelliği taşımaktadır. Benzer şekilde, kişiyi zorlayabilecek bir olayın yaklaşması da bazen olabilecek en kötü sonuç için endişelenmeye neden olur. “Biliyorum, bu sınavda başarılı olamayacağım”. İnsanın kendisiyle bu türden diyaloglarda bulunması, öz değer duygularının temelini zayıflatır, kaygı ve sıkıntısını artırır; dolayısıyla da sorunun çözümü gecikir.

Eğlenceye herşeyden çok zaman ayırmak, sınavlara çalışmak için son dakikaya kadar beklemek, ya da derslerde uyumak gibi, kişinin kendini yenilgiye uğratan davranışları da stresin alışılagelen kaynaklarındandır. Bu davranışlar, kısa dönemde ödüllendirici olabilmelerine karşın, uzun dönemde yoğun sıkıntılara yol açabilmektedirler.

Sosyal etkileşim sırasında insiyatif alabilme, zamanı iyi kullanma, problemlere etkili çözüm yolları bulma gibi belli yaşam becerileri aslında kolayca öğrenilebilir ve bunlardaki aksaklıklar bir irade sorunu değildir. Başkalarıyla nasıl bir etkileşim içine girileceğini öğrenmek, zamanı akıllıca kullanmak ve öncelikleri belirlemek, bu tür stres kaynaklarını ortadan kaldırabilir.

Stresle başaçıkmada kullanılan becerilerden önemli bir tanesi stresinizi neyin başlattığını belirlemektir. Bunu yapabilirseniz başetme çabalarınızı uygun hedef üzerinde odaklaştırabilirsiniz.

Belirlediğiniz bu stres kaynaklarını günlük kayıtlar tutarak izleyin. Bu kayıtlarda yoğun stres yaşadığınız yeri, olayı, gösterdiğiniz davranışsal tepkiyi ve stres düzeyinizi belirtin. Eğer bu işi doğru olarak yaparsanız çok kısa zamanda hangi davranışların, olayların, yerlerin ve insanların, size stres tepkisi yaşatmada “yüksek risk” taşıdığını anlayacaksınız.

Stresle Başaçıkma Yöntemleri

Stres tepkinizi ateşleyen durumları belirledikten sonra, muhtemelen bunlardan bazılarının değiştirilebilir ve kontrol edilebilir olduğunu, bazılarının da kontrolünüz dışında kaldığını ve yalnızca kabullenilmeyi ve katlanılmayı gerektirdiklerini göreceksiniz. Kontrol edilebilir ve değiştirilebilir stres kaynaklarıyla başaçıkmak için tasarlanan stratejiler, probleme odaklanan bir yaklaşım tarzını gerektirir. Bu da problem yaratan durumla mücadele etmek anlamındadır. Diğer deyişle problemi yaratan durumun değiştirilmesine, kontrol edilmesine çalışılır.

Değiştirilmesi pek mümkün olmayan durumlar karşısında ise o duruma gösterilen duygular ve tepkiler üzerinde çalışılır. Bu duyguları kontrol etmek ve değiştirmek için uğraşılır.

Bazen yaşadığınız stresin bir kısmı stresli bir durumda yanlış başaçıkma mekanizmalarını kullanmanızdan kaynaklanabilir. Örneğin, bazı öğrenciler önemli bir sınavın baskısıyla uğraşırken, sınava hazırlanmak yerine (probleme ve duruma odaklaşmak; bilgi düzeyini artırarak durumu değiştirmek), o sınav durumunun kendilerine yaşattığı başarısızlık korkusu ya da karamsarlık gibi duyguların üzerinde yoğunlaşarak, bunun hiç değişmeyeceğine, herşeyin daha kötüye gideceğine inanmaya ve bu durumu kabullenmeye başlarlar. Ya da bir kazada bir organını kaybetmiş olan bir kişi, veya boyu istediğinden biraz daha kısa olan biri, bu değiştiremiyeceği durumu kabullenip de bununla ilgili yas duygularının üzerinde yoğunlaşıp, onları yaşamak yerine, doktor, doktor dolaşıp durumu değiştirmek için uğraşabilir. Bunu yapamayınca da yoğun bir stres yaşar.

Kontrol Edilebilir Durumlarda Kullanılabilecek Yöntemler: Stres kaynağının zayıflamasına ya da ortadan kalkmasına yardım edecek şekilde probleme odaklaşan yöntemlerdir.

Davranışsal yöntemler:

  1. Yapmak istediğiniz bir işi önceden planlamak ya da düzenlemek.
  2. Sorunları çözümlemek için bilgi istemek.
  3. Yardımcı olabilecek kişilerle konuşmak.
  4. Stres yaratan kişiyle yüzleşmek.
  5. Stresi ateşleyen durumlardan kaçınmak.
  6. Başaçıkmayı teşvik için ortam yaratmak.
  7. İstenen davranışı başarmak için kendi kendine anlaşma yapmak.

Bilişsel yöntemler:

  1. Başaçıkmak için kendinizle olumlu diyalogda bulunmak (olumlu, hedefe yönelik düşünceler).
  2. Zihinde canlandırma (kendinizi durumla başaçıkarken canlandırmak).
  3. Gerçekçi olmayan inançlarla savaşmak (kendinizle neyin mantıklı ve gerçeğe dayalı olduğu üzerinde tartışmak).

Kontrol Edilemeyen Durumlarda Kullanılabilecek Yöntemler: Yaşadığınız stres tepkinizi azaltmak ve duruma daha kolay katlanabilmenize yardımcı olmak için duygularınıza odaklaşan yöntemlerdir.

Davranışsal yöntemler :

  1. İnsana acı çektiren şeyleri hatırlatan durumlardan kaçınmak,
  2. Gerilimi azaltmak için fiziksel egzersiz yapmak,
  3. Kas gevşetme, zihinsel dinginlik ve derin nefes egzersizleri,
  4. Boş zamanlarda keyifli etkinliklerde bulunmak,
  5. Sosyal destek.

Bilişsel yöntemler:

  1. Endişe yaşadığınız süreyi sınırlı tutmak.
  2. Yeniden değerlendirme: olayların iyi taraflarını aramak.
  3. Aklınıza olumsuz düşünceler geldiğinde bunları durdurmak.
  4. Kendi durumunuzun diğer insanlarla olumlu karşılaştırmasını yapmak.

Stresle Başaçıkma İlkelerinin Gözden Geçirilmesi

Stres, yaşam zorluklarının, onlarla başetme becerilerimizi aştığını algıladığımız zaman ortaya çıkan bedensel, psikolojik ve davranışsal belirtilerle kendini gösteren bir tepkidir. Bu belirtiler potansiyel stres kaynağını belirlememiz ve durumun düzelmesini sağlayacak davranışı bulmamız için bizi uyarır. Bazı stres kaynakları dışsal durumlara bağlıyken, diğerleri, bizi yenilgiye uğratan alışkanlıklarımız, kendimizle yaptığımız olumsuz diyaloglar ve gerçekçi olmayan inançlarımızın bir sonucudur. Potansiyel stres kaynağını bir kez tanıyınca, onunla başedebilmek için doğru stratejiyi seçmeye dikkat edin. Unutmayın, ihtiyacınız olan şey değiştirebileceğiniz durumları değiştirmek için cesaret, değiştiremeyeceklerinizi kabullenmek için sabır, ikisi arasındaki farkı belirleyebilmek için de aklınızı kullanmaktır

Yayınlanma: 08.05.2024 11:18

Son Güncelleme: 16.08.2024 17:34

Psikolog

Hidayet

ÇALIŞKAN

Psikolog

(*)(*)(*)(*)(*)
3 Yorum
Bedensel Belirti Bozuklukları (Somatizasyon)
Depresif Bozukluklar
Varoluşsal Anlam Arayışı
Yalnızlık
İlişki / Evlilik Problemleri
+6
Online TerapiOnline Ter...
süre 45 dk
ücret 2500
Yüz Yüze TerapiY. Yüze Ter..
Hizmet vermiyor
Yapay zeka ile, kişiselleştirilmiş destek:
Menta AI
Yapay zeka ile,
kişiselleştirilmiş destek: Menta AI

Şimdi indir, konuşmaya başla

App Store'dan İndirGoogle Play'den İndir
Bunları da sevebilirsiniz...

Çocuklarda Tuvalet Eğitimi

2-3 Yaş Çocuklarda Tuvalet EğitimiBahar mevsiminin yaklaşmasıyla birlikte, ebeveynler için önemli bir gündem maddesi haline gelen tuvalet eğitimi, çocukların gelişiminde kritik bir yer tutar. 2-3 yaş grubu, çocuğun bağımsızlık kazanma yolundaki ilk adımlarını attığı, duygusal ve psikolojik gelişiminin şekillendiği bir dönemdir. Bu süreç, yalnızca fiziksel becerilerin kazandırılması değil, aynı zamanda çocuğun özgüveninin inşa edilmesi için de oldukça önemlidir.Okul öncesi dönemde, özellikle kreş ve anaokulu yaş grubunda yer alan çocuklar için tuvalet alışkanlığı kazanmak, hem evde hem de eğitim kurumlarında sağlıklı bir rutin oluşturmak açısından oldukça değerlidir.Tuvalet eğitimi, her çocuk için farklı bir zamanlama gerektiren bir süreçtir. Bazı çocuklar daha erken yaşlarda tuvalet eğitimine hazır olurken, diğerleri için bu süreç daha geç bir dönemde başlayabilir. Çocuğun tuvalet eğitimine başlamaya hazır olup olmadığını belirlemek, ebeveynlerin doğru zamanlamayı yapabilmesi açısından kritik bir adımdır. Bu hazırlık süreci, sadece çocuğun fizyolojik ihtiyaçlarının karşılanabilmesi değil, aynı zamanda onun psikolojik olarak da hazır olması gerektiği bir dönemdir.Çocuğun bezini ıslatmasından rahatsız olması, tuvaletini tutabilmesi, isteklerini sözlü olarak ifade edebilmesi ve basit yönergeleri anlayıp uygulayabilmesi, tuvalet eğitimine başlamak için dikkat edilmesi gereken sinyallerdir. Bu noktada, ebeveynlerin gözlemleri ve sabırları büyük önem taşır.Kampüs Kreş’te görev yapan uzmanlar, tuvalet eğitimi sürecini çocukların günlük rutinine entegre ederek destekler. Özellikle 3 yaş civarındaki çocuklar için bu destek, sürecin daha sağlıklı ve hızlı ilerlemesini sağlar.Tuvalet eğitimi sürecine başlamadan önce, ebeveynlerin doğru bir hazırlık yapması faydalıdır. Çocuğa tuvalet alışkanlıklarını öğretmeye başlamadan önce, yaşına uygun kitaplar okuyarak ve tuvaletin nasıl kullanıldığı hakkında basit açıklamalar yaparak, çocuğun bu sürece olan ilgisini artırabilirsiniz. Aynı zamanda, tuvalet sonrası ellerin yıkanması gibi hijyen alışkanlıklarını kazandırmak da eğitim sürecinin önemli bir parçasıdır.Tuvaletini yapmak için belirli aralıklarla çocuğa hatırlatmalarda bulunmak, onu tuvalet alışkanlıkları kazanmada yönlendirmede etkili olacaktır. Ayrıca, çocuğun tuvaletini yapıp yapmadığına dair sürekli soru sormak yerine, günün belli aralıklarında tuvalete gitmesi konusunda ona eşlik edilmesi, bu alışkanlıkların pekişmesine yardımcı olabilir.Bez değiştirme sırasında, çocuğun bezsiz kalması fikrine alışabilmesi için ona fırsat tanımak önemlidir. Bezini çıkarmayı reddeden çocuklar için, bezle tuvalet eğitimine başlamak da uygun bir yöntem olabilir. Bu süreçte, küçük kazalar yaşanması oldukça doğaldır. Bu kazalar, çocuğun öğrenme sürecinin bir parçası olup, ebeveynlerin olumsuz tepkilerden kaçınarak, yapıcı bir tutum sergilemeleri gerekmektedir.Bebek döneminden yeni çıkmış çocuklar için bu tür geçişler, hassasiyetle yaklaşılması gereken konular arasında yer alır. Çocuğa yönelik olumsuz ifadeler kullanmak, onun stres yaşamasına ve bu sürece olan direncinin artmasına yol açabilir. Yaşanılan kaza durumlarında çocuğun yaptığı şeyden utanmasına yol açacak kelimeler ya da cümleler kullanmaktan kaçınmanız gerekmektedir. (“Pis”, “Kötü koktu”, “Bebek misin sen?” gibi.) Bunun yerine, kazalardan sonra çocuğa cesaretlendirici tutum içerisinde olmak, sürecin sağlıklı bir şekilde ilerlemesini sağlayacaktır.Tuvalet eğitimi, sadece davranışsal değil; aynı zamanda fizyolojik ihtiyaçlarla da bağlantılıdır. Bu nedenle dikkat edilmesi gereken bir diğer önemli nokta, çocuğun beslenme alışkanlıklarıdır. Lifli gıdalar ve bol sıvı alımı, kabızlık gibi sağlık sorunlarını engelleyecek ve tuvalet eğitimini olumsuz etkileyebilecek sağlık problemlerini önleyecektir. Çocuğun tuvalet alışkanlığı kazandığı dönemde, sindirim sisteminin düzgün çalışması süreci daha sağlıklı hale getirecektir.Sonuç olarak, tuvalet eğitimi süreci, ebeveynlerin sabırlı ve anlayışlı bir şekilde yönetmesi gereken önemli bir aşamadır. Çocuğun hazır olup olmadığını gözlemlemek, doğru zamanlamayı yapmak ve ona güven vermek, bu sürecin başarısı için büyük rol oynar. Bu dönem, sadece fiziksel bir beceri kazanımı değil, aynı zamanda çocuğun psikolojik ve duygusal gelişimi açısından da önemli bir adımdır.Ebeveynlerin bu dönemde çocuğa karşı olumlu, yapıcı ve cesaretlendirici bir tutum sergilemeleri, çocuğun özgüvenini artırır ve ebeveyn ile çocuk arasındaki bağı güçlendirir. Bu süreç, doğru bir şekilde yönetildiğinde, çocuğun gelişimindeki önemli bir basamak tamamlanmış olur.Tuvalet eğitimi sürecinde, ebeveynlerin kendi kaygı ve beklentilerinin farkında olması da oldukça önemlidir. Çevreden gelen “Artık öğrenmesi gerekiyordu”, “Biz bu yaşta çoktan bırakmıştık” gibi karşılaştırıcı söylemler, ebeveyn üzerinde baskı yaratabilir ve bu baskı farkında olmadan çocuğa yansıyabilir. Oysa her çocuğun gelişim hızı, mizacı ve hazır bulunuşluğu farklıdır. Bu nedenle tuvalet eğitimi sürecinde başka çocuklarla kıyaslama yapılmaması, sürecin daha sağlıklı ilerlemesine katkı sağlar.Gece tuvalet kontrolü ise gündüz tuvalet alışkanlığı kazandıktan sonra zamanla gelişen bir beceridir. 2-3 yaş döneminde gece alt ıslatmaları gelişimsel olarak normal kabul edilir ve bu durum için çocuğun suçlanmaması ya da baskı altına alınmaması gerekir. Gece kuru kalma becerisi, çocuğun sinir sistemi olgunlaşmasıyla yakından ilişkilidir ve çoğu çocukta kendiliğinden gelişir.Tuvalet eğitimi sürecinde tutarlılık da önemli bir unsurdur. Evde uygulanan yaklaşım ile bakım verenlerin ya da okul ortamındaki uygulamaların mümkün olduğunca benzer olması, çocuğun kafasının karışmasını önler. Bu nedenle ebeveynlerin kreş öğretmenleriyle iletişim halinde olması ve ortak bir tutum belirlemesi süreci destekleyici olacaktır.Unutulmamalıdır ki tuvalet eğitimi, çocuğun kontrol duygusunu kazandığı ilk alanlardan biridir. Bu süreçte çocuğa alan tanımak, onun bedenine saygı göstermek ve başarabildiği her adımı fark edip takdir etmek, çocuğun hem beden farkındalığını hem de duygusal dayanıklılığını güçlendirecektir. Sabır, anlayış ve sevgiyle ilerleyen bir tuvalet eğitimi süreci, çocuğun yaşam boyu sürecek sağlıklı alışkanlıklarının temelini oluşturur.Ebeveynler, tuvalet eğitimi sürecinde zorlandıklarını hissettiklerinde ya da sürecin ilerleyişiyle ilgili kaygı yaşadıklarında profesyonel destek almaktan çekinmemelidir. Her çocuğun ihtiyacı farklı olduğu için, tuvalet eğitimi süreci de bireysel olarak ele alınmalıdır. Çocuğunuzun gelişim özelliklerine ve ailenizin dinamiklerine uygun bir yol haritası oluşturmak için, bu süreçte benden profesyonel destek alabilirsiniz. Doğru yönlendirme ve sağlıklı bir yaklaşım, hem ebeveynin hem de çocuğun bu süreci daha güvenli ve huzurlu bir şekilde deneyimlemesine yardımcı olur.Sevgilerimle,Uzm. Psk. Selen Bulut Kapan

Overthinking: Zihnin Sessizce Hayatı Ele Geçirdiği Yer

Overthinking çoğu zaman fark edilmeden başlar. İnsan bir sabah uyanıp “bugün fazla düşüneyim” diye bir karar almaz. Daha çok, düşünmenin içine yavaş yavaş çekilir. Başta her şey oldukça masumdur. Bir meseleyi anlamaya çalışıyordur, doğru kararı vermek ister, hata yapmamayı önemser. Zihin bu noktada faydalı bir araç gibidir. Analiz eder, tartar, olasılıkları sıralar. Fakat bir yerden sonra düşünme ilerlemez, sadece tekrar etmeye başlar. Aynı sahneler, aynı cümleler, aynı sorular… Zihin doludur ama yol almıyordur. Overthinking tam olarak burada kendini belli eder: düşünmenin üretkenliğini kaybettiği ama durmayı da bilmediği yerde.İnsan zihni belirsizlikle arası pek iyi olmayan bir yapıya sahiptir. Belirsizlik, kontrol kaybı hissini beraberinde getirir. Kontrol kaybı ise güvensizliktir. Bu yüzden zihin bilinmeyenle karşılaştığında onu düşünerek evcilleştirmeye çalışır. “Eğer bunu yeterince düşünürsem, başıma geldiğinde hazırlıklı olurum” düşüncesi çok tanıdıktır. Overthinking bu açıdan bakıldığında bir korunma çabasıdır. Zihin bizi korumaya çalışır. Hayal kırıklığını azaltmak, acıyı önlemek, yanlış yapmamak ister. Ama çoğu zaman yaptığı şey tam tersidir. İnsan daha gergin, daha yorgun ve daha kararsız bir hale gelir.Overthinking’in en zor taraflarından biri, insanı sürekli zihinsel bir zamanın içine hapsetmesidir. Zihin ya geçmiştedir ya da gelecekte. Geçmişte yapılan bir konuşma tekrar tekrar oynatılır. “Bunu neden böyle söyledim?”, “Keşke şunu deseydim.” Gelecekte ise henüz yaşanmamış ihtimaller yaşanır. “Ya böyle olursa?”, “Ya başaramazsam?”, “Ya pişman olursam?” Zihin bu iki zaman arasında mekik dokurken, şu an neredeyse tamamen aradan çekilir. Oysa hayat sadece şu anda yaşanır. Overthinking bu temas noktasını kaçırır.Geçmişe dönük overthinking genellikle suçluluk ve pişmanlık duygularıyla iç içedir. Zihin geçmişi didik didik ederken, insan kendine karşı giderek daha sert bir dil kullanmaya başlar. O günkü şartlar, o anki duygular, o zamanki imkanlar unutulur. Bugünün farkındalığıyla dünü yargılamak kolaydır. Ama bu yargı, insanı ileri taşımaz. Aksine, geçmişte takılı kalmasına neden olur. Geçmişle ilgili düşünmek öğretici olabilir, fakat overthinking öğretmez; sadece yorar.Geleceğe dönük overthinking ise çoğu zaman kaygı üretir. Henüz olmamış şeyler, sanki olmuş gibi hissedilmeye başlanır. Bir konuşma yapılmadan önce defalarca prova edilir. Bir adım atılmadan önce onlarca senaryo düşünülür. Zihin “hazırlanıyorum” zanneder ama aslında korkuyu besler. Çünkü ne kadar çok ihtimal düşünülürse, o kadar çok risk görünür hale gelir. Bu da insanı hareketsiz bırakır. Yanlış yapma korkusu, hiçbir şey yapmamaya dönüşür.Overthinking’in sinsi taraflarından biri, zamanla kimliğin bir parçasıymış gibi algılanmasıdır. İnsan kendini “fazla düşünen biri” olarak tanımlar. Sanki bu değişmez bir özellikmiş gibi. Oysa overthinking bir karakter özelliği değil, öğrenilmiş bir zihinsel alışkanlıktır. Çoğu insan, hayatın erken dönemlerinde düşünerek ayakta kalmayı öğrenir. Duygularını ifade edemediği, ihtiyaçlarının görülmediği ya da hata yapmanın ağır sonuçlar doğurduğu ortamlarda zihin güvenli bir alan haline gelir. Hissetmek karmaşıktır, düşünmek ise daha kontrol edilebilir görünür. Zihin bu yüzden zamanla direksiyona geçer.Bu noktada overthinking’in çoğu zaman duygulardan kaçış olduğunu görmek önemlidir. Kaygı, korku, değersizlik, yalnızlık gibi duygular doğrudan temas edilmesi zor alanlardır. Zihin bu duygularla yüzleşmek yerine, onların etrafında düşünceler üretir. Böylece insan hissetmek yerine düşünür. Ama duygular düşünülerek çözülmez. Bastırıldıkça başka şekillerde kendini gösterir. Bedende bir gerginlik, içte tarif edilemeyen bir huzursuzluk, sürekli bir tetikte olma hali… Overthinking bu belirtilerle birlikte yürür.Düşünmekle düşünceye tutunmak arasındaki fark burada belirginleşir. Sağlıklı düşünme, bir noktada tamamlanır. Bir karar verilir, bir adım atılır ya da bir konu rafa kaldırılır. Overthinking ise açık uçludur. Zihin hep biraz daha ister. Bir ihtimal daha, bir analiz daha, bir senaryo daha. Ama bu “biraz daha” hali hiçbir zaman tatmin olmaz. Hayat ise beklemez. Hayat, kesinlik olmadan da akmaya devam eder.Overthinking’le baş etmeye çalışırken yapılan en yaygın hata, onu tamamen yok etmeye çalışmaktır. “Artık düşünmeyeceğim” demek, çoğu zaman zihni daha da gürültülü hale getirir. Çünkü zihin susturulmak istemez. Anlaşılmak ister. Overthinking’i dönüştürmenin yolu, onunla savaşmak değil, onun ne anlatmaya çalıştığını fark etmektir. Zihin neden bu kadar meşgul? Hangi belirsizlik tahammül edilmez hale gelmiş? Hangi duygu görülmek istiyor?Zihnin yavaşladığı anlar genellikle çok basit anlardır. Büyük farkındalıklar ya da derin çözümler gerekmez. Bazen sadece bedene dönmek yeterlidir. Yürürken adımların yere temasını hissetmek, nefesin ritmini fark etmek, bir nesneye gerçekten bakmak… Bu anlar zihni tamamen susturmaz ama onun merkezdeki yerini alır. Overthinking, hayatla temas koptuğunda güçlenir. Temas geri geldiğinde zayıflar.Overthinking’den çıkmak, daha az düşünmek anlamına gelmez. Zihin her zaman düşünecek. Bu onun doğası. Asıl mesele, zihnin hayatın direksiyonunda olup olmamasıdır. Düşünceler gelir ve gider. Ama insan onlarla özdeşleşmediğinde, arada bir boşluk oluşur. O boşlukta seçim vardır. O boşlukta hareket vardır. O boşlukta nefes vardır.Belki de en rahatlatıcı farkındalık şu olabilir: Her şeyi çözmek zorunda değilsin. Hayatın tüm soruları net cevaplar içermez. Bazı belirsizlikler çözülmek için değil, taşınmak içindir. Overthinking belirsizliği ortadan kaldırmaya çalışır. Hayat ise belirsizlikle birlikte akmayı öğretir. Bu fark kabul edildiğinde, zihin biraz olsun gevşer.Zihin sustuğunda değil, dinlendiğinde iyileşir. Overthinking de ancak böyle dönüşür. Bastırarak değil, anlayarak. Zorlayarak değil, temas ederek. İnsan bir noktada fark eder ki düşünceler hâlâ geliyor ama artık hayatın önüne geçmiyor. Zihin arka planda çalışıyor, hayat ise nihayet öne çıkıyor. Ve belki de en önemli şey, insanın tekrar kendi yaşamıyla temas kurabilmesi oluyor.
Yarkın EREN 03.01.2026

Aşk Acısı: Birini Kaybetmekten Çok, Kendini Kaybetmenin Yasını Tutmaktır

Aşk acısı çoğu zaman hafife alınır. “Geçer”, “zamanla unutursun”, “yenisini bulursun” gibi cümlelerle küçültülür. Oysa aşk acısı, insanın yaşadığı en derin psikolojik sarsıntılardan biridir. Çünkü bu acı sadece bir insanın yokluğuyla ilgili değildir. Aynı zamanda o insanla kurulan hayallerin, kimliğin ve geleceğe dair senaryoların da yıkılmasıdır. Aşk acısı, bir ayrılıktan çok daha fazlasıdır; bir anlam kaybıdır.İnsan birini sevdiğinde sadece onu sevmez. Onunla birlikte kendinin başka bir versiyonunu da sever. Daha umutlu, daha canlı, daha cesur bir hâl… Ayrılık olduğunda kaybolan sadece kişi değildir; o versiyon da gider. Bu yüzden aşk acısı çoğu zaman “onu özlüyorum”dan çok “eskisi gibi değilim” cümlesiyle anlatılır. İnsan, kendine yabancılaşır.Aşk acısının bu kadar yakıcı olmasının nedenlerinden biri de ani boşluktur. Hayatın içinde büyük bir yer kaplayan biri bir anda yok olur. Mesaj atılan saatler, paylaşılan anlar, rutinler kesilir. Zihin bu boşluğu doldurmak ister ama dolduramaz. Bu yüzden kişi sık sık geçmişe döner. Mesajlar okunur, fotoğraflar incelenir, anılar tekrar tekrar oynatılır. Bu bir zayıflık değil; zihnin kaybı anlamlandırma çabasıdır.Aşk acısı yaşayan insan genellikle iki uç arasında gider gelir. Bir yanda inkâr vardır: “Aslında o da beni seviyordu”, “bir gün geri dönebilir”, “şartlar farklı olsaydı…” Diğer yanda sert bir gerçeklik: “Bitti”, “istemedi”, “seçilmedim”. Bu gidip gelmeler yorucudur ama doğaldır. Zihin, gerçeği bir anda kabul edemez. Yas süreci böyle çalışır.Aşk acısında en yıkıcı duygu çoğu zaman özlem değil, reddedilmişliktir. İnsan, sevilmediğini değil; seçilmediğini düşünür. Bu düşünce özgüveni zedeler. Kişi kendini sorgulamaya başlar: “Yeterince iyi miydim?”, “Daha farklı olsaydım kalır mıydı?”, “Neyi yanlış yaptım?” Bu soruların çoğu adil değildir. Çünkü bir ilişkinin bitmesi, tek bir kişinin eksikliğiyle açıklanamaz. Ama acı çeken zihin, suçlayacak bir yer arar ve en kolay hedef çoğu zaman kendisidir.Aşk acısı beden üzerinde de etkilidir. Uyku bozulur, iştah değişir, halsizlik artar. Kalp çarpıntısı, göğüs sıkışması, mide sorunları görülebilir. Bu belirtiler “abartı” değildir. Beyin, ayrılığı gerçek bir tehdit gibi algılar. Bağ kurulan kişi gittiğinde, sinir sistemi alarma geçer. Bu yüzden aşk acısı sadece duygusal değil, fizyolojik bir süreçtir.Toplumda sıkça yapılan bir hata, aşk acısını “güçsüzlük” olarak etiketlemektir. Oysa derin acı, derin bağ kurabilen insanların yaşadığı bir deneyimdir. Hiç acı çekmeyenler genellikle hiç risk almayanlardır. Aşk acısı, insanın sevebilme kapasitesinin bir yan ürünüdür. Bu acıdan utanmak değil, onu anlamak gerekir.Aşk acısında yapılan en yaygın hatalardan biri, duyguları bastırmaya çalışmaktır. “Güçlü olmalıyım”, “bunu atlatmalıyım”, “düşünmemeliyim” gibi cümleler, iyileşmeyi hızlandırmaz; aksine geciktirir. Bastırılan duygu kaybolmaz, şekil değiştirir. Daha sonra öfke, kaygı ya da değersizlik olarak geri döner. Acı yaşanmak ister. Kaçıldıkça büyür.Bir diğer tuzak ise idealize etmektir. Ayrılıktan sonra kişi, karşı tarafı olduğundan daha kusursuz hatırlamaya başlar. Kötü anlar silinir, iyi anlar parlatılır. “Aslında çok mutluyduk” algısı oluşur. Bu durum gerçeği çarpıtır. Her ilişki hem iyi hem zor anlar barındırır. Sadece iyiyi hatırlamak, ayrılığı daha katlanılmaz hâle getirir.Aşk acısı yaşayan kişiler çoğu zaman kendilerini yalnız hisseder. Anlaşılamadıklarını düşünürler. “Kimse benim hissettiğim gibi hissetmedi” algısı yaygındır. Bu da doğaldır; çünkü herkes acıyı farklı yaşar. Ancak bu yalnızlık hissi, insanı daha da içine kapatabilir. Oysa bu süreçte paylaşım iyileştiricidir. Anlatmak, acıyı küçültmez ama taşınabilir hâle getirir.Aşk acısında “neden” sorusu zihni en çok meşgul eden sorudur. İnsan sürekli bir açıklama arar. Mantıklı bir sebep bulursa rahatlayacağını düşünür. Ama çoğu ayrılık net bir “neden”le açıklanamaz. İnsanlar bazen hisseder, bazen hissetmez. Bu belirsizlik, kabul etmeyi zorlaştırır. Ancak kabul, her şeyi anlamak değildir; her şeyi anlamadan da ilerleyebilmektir.İyileşme süreci doğrusal değildir. Bir gün iyi hissedersin, ertesi gün en başa dönmüş gibi olursun. Bu iniş çıkışlar “iyileşemiyorum” anlamına gelmez. İyileşme, acının giderek daha seyrek gelmesiyle ölçülür. İlk başta her an vardır; sonra anlar olur; sonra hatırlamalar… Zamanla acının tonu değişir.Aşk acısının dönüştürücü bir tarafı da vardır. İnsan bu süreçte kendisiyle yüzleşir. Neye tutunduğunu, neyi tolere ettiğini, nerede kendinden vazgeçtiğini fark eder. Bu farkındalık kolay gelmez ama değerlidir. Çünkü her ayrılık, kişiye sınırlarını yeniden çizme fırsatı verir.Ancak burada önemli bir ayrım vardır: Acıdan ders çıkarmak ile kendini suçlamak aynı şey değildir. “Ben böyleyim, o yüzden gitti” düşüncesi, öğrenme değil; kendine şiddettir. Sağlıklı olan, “Bu ilişkide ben ne yaşadım, ne istemiyorum, neye dikkat edeceğim?” sorularını sorabilmektir.Aşk acısı yaşayan birçok insan, hemen yeni bir ilişkiye atlamayı çözüm olarak görür. Bu bazen işe yarar gibi görünür ama çoğu zaman sadece dikkati dağıtır. Gerçek iyileşme, boşlukla bir süre kalabilmeyi gerektirir. Bu boşluk korkutucudur ama öğreticidir. İnsan, kendi sesiyle baş başa kalır.Bu süreçte kendine şefkat göstermek çok önemlidir. Kendini toparlamaya zorlamak, “artık yeter” demek iyileştirmez. Bazı günler sadece ağlamak gerekir. Bazı günler hiçbir şey yapmak istememek normaldir. Aşk acısı yaşayan biri tembel değildir; yas tutuyordur.Zamanla, acının içinden başka bir şey filizlenir: güç değil belki ama dayanıklılık. İnsan, acıya rağmen ayakta kalabildiğini görür. Bu deneyim, gelecekteki ilişkilerde daha bilinçli seçimler yapmasını sağlar. Aşk acısı, kişiyi sertleştirmek zorunda değildir; derinleştirebilir.Sonuç olarak aşk acısı, insanın başına gelen bir felaket değil; insan olmanın bedellerinden biridir. Sevmek risklidir. Kaybetme ihtimali her zaman vardır. Ama acı çekmemek uğruna sevmemek, insanı korumaz; yoksullaştırır.Ve en net gerçek şudur:Aşk acısı seni tanımlamaz. Şu an hissettiğin şey, kim olduğun değil; başına gelen bir durumdur. Şu an bunu göremiyor olabilirsin ama bu acı değişir. Unutmak zorunda değilsin. Hatırladığında artık canının yanmaması yeterlidir. Ve bu, düşündüğünden daha mümkün bir ihtimaldir.