1. Uzmanlar
  2. Hidayet ÇALIŞKAN
  3. Blog Yazıları
  4. YETİŞKİNLİKTE VE ÇOCUKLUKTA TOKSİK EBEVEYNLERİNİZ OLDUĞUNU NASIL ANLARSINIZ?

YETİŞKİNLİKTE VE ÇOCUKLUKTA TOKSİK EBEVEYNLERİNİZ OLDUĞUNU NASIL ANLARSINIZ?

Yetişkin halinizle

  • Ebeveynleriniz size hala çocuk gibi davranıyor.
  • Çocuk gibi seviyor
  • Sınırlarınızı ihlal ediyor
  • Aile yaşantınıza müdahale ediyor
  • Fazla korumacı davranıyor
  • İstediklerini yapmanız için duygu sömürüsü yapıyor, size kendinizi suçlu hissettiriyor.
  • Para vererek
  • Para vermeyerek
  • Sizi manipüle ediyor
  • Ebeveynlerinizle bir araya geldikten sonra yoğun fiziksel ağrılar veya duygusal çökkünlük hissediyorsunuz.
  • Bir araya gelmek size iyi hissettirmiyor.
  • Ebeveynlerinizin beklentilerini hiçbir zaman karşılayamayacağınızı hissediyorsunuz.
  • Asla onların istediği mükemmel / hayırlı / başarılı / becerikli / duyarlı çocuk olamadınız.
  • Ebeveynlerinizin kendi hayatı var ve siz o hayatın hiçbir yerinde yoksunuz.
  • Sizi aramıyor, sormuyor.
  • Görmek istemiyor.
  • Duygularınızı yok sayıyor.
  • Artık bir yetişkin olduğunuz için anne babalık görevinin bittiğini düşünüyor.


Diyelim ki; toksik bir ailede yetiştiniz; ama bunu o kadar normalleştirdiniz ki içinizdeki yaraların farkında değilsiniz. Ya da farkındasınız; ama bir türlü  içinizdeki öfkeyi, hayal kırıklığını, üzüntüyü engelleyemiyorsunuz.

Artık bir yetişkinsiniz ve ailenizle belki de çok sıkı bir ilişkiniz olduğunu düşünüyorsunuz. Peki bu sıkı ilişki sağlıklı bir ilişki mi? Yoksa sizi büyümekten, gelişmekten alıkoyan, kendi çekirdek ailenizdeki huzurunuzu bozan bir ilişki mi? Ya da ailenizle hiçbir ilişkiniz yok mu?

Eğer paylaşımdaki sorunları yaşıyorsanız muhtemelen toksik ebeveynlere sahipsiniz. Sağlıklı ve gerekli olan dengeli, herkesin sınırlarını koruduğu, birbirinin sınırlarına saygı duyduğu, birbirine gönülden bağlı fakat birbirinden bağımsız bir ilişki kurabilmek. Biliyorum zor. Özellikle bizimki gibi bazı kültürlerde daha da zor.

Çocukların büyüdüğünü kabul etmemek, çocukken var olan bağımlı ilişkiyi sürdürmeye çalışmakta inat etmek, hayatlarına her türlü müdahaleyi kendine hak görmek birinci madde. Çocuk büyüdükçe anne babanın kontrolünün ve müdahalesinin azalması esas. Büyüdükçe kendi kararlarını verebileceğine inanmak, doğru kararlar alabildiğine güvenmek şart. Bu anne babaların en çok söylediği cümle “ben anneyim/babayım, sen de anne/baba olunca anlarsın”dır. Evet o çocuk anne/baba olunca anlar ama bu sağlıksız ilişki modelini aktarmamayı seçerse gelecek nesillere büyük bir iyilik yapmış olur.

Burada tabii önemli bir nokta anne babanın kendi hayatının olması, kendini sadece çocuklara, torunlara adamamış olmasıdır. Çünkü sadece çocuklara ve torunlara adanmış bir hayat beklentileri çoğaltır. Birbirine girmiş hayatlarda sınır koymak, sınırları korumak zorlaşır.

İkinci madde yetişkin olup anne babasıyla para ilişkisi olan kişiler için geçerli. Toksik anne baba bu maddi gücü çocuklarına istedikleri yönde davranmaları için bir manipülasyon aracı olarak kullanır. Onların istediği davranışları sergilemeyince parayı vermemekle tehdit ederler. Örneğin onların onayladığı kişiyle evlenirlerse ev alacaklarını söyleyebilirler. Çocukları olan kişi onaylamadıkları biriyle evlenirse “gider kirada oturursun, ne haliniz varsa görürsünüz” diyebilirler. Yetişkin olan çocuk da kendi içine sinen kararları değil; anne babasının onaylayacağı kararları alır ve asla kendi hayatını yaşayamaz, kendini gerçekleştiremez.

Benim söylediğim anne baba çocuk arasında hiç para ilişkisi olmasın değil; gerekiyorsa olabilir; ama bunu bir güç faktörü olarak kullanmak yanlıştır. Özellikle aile işletmelerinde para ilişkilerini sıklıkla görüyoruz. Bu ilişki anne babaya çocuklarının hayatını yönetme hakkını vermez.

Üçüncü maddede toksik ebeveynlerin beden üzerindeki olumsuz etkilerinden bahsettim. Onlarla bir araya gelince yargılayıcı tavırlarından ya da genel olarak etiketleyen, eleştiren, beklenti dolu, öfkeli, sevgisiz ortamdan dolayı ruhunuzun yorulduğunu hissedebilirsiniz. Migren ağrıları, omurga ağrıları, duygusal çökkünlük hissedebilirsiniz.

Toksik ebeveynlerin beklentileri bitmez. Bu ebeveynler asla “seninle gurur duyuyorum” demez. Çocuk ne yaparsa yapsın hep yetersizdir. Başkalarının çocuklarından övgüyle bahsederken kendi çocuklarının hep olumsuz yönlerini ön plana çıkarırlar. Bilmem kimin kızı bilmem nereye müdür olmuş, şu kadar maaş alıyormuş. Bilmem kimin oğlu çok iyi bir evlilik yapmış, gelinleri çok saygılıymış vs. Hep bir kıyaslama içindedirler. Kendi çocuklarının iyi yönlerini bilseler de söyleme gereği duymazlar. Hatta bazen çocuklarının yüzüne bile “yetiştiremedik biz seni” “olmadı, hayırlı çıkmadın sen” diyebilirler. Bunu duyan yetişkin kişi yeterince kendine güveni yoksa kendinden şüpheye düşer, hayatta kendini başarısız ve gereksiz hisseder.

Az önce ebeveynler kendini çocuklarına fazla adarsa sınırlar ihlal edilir, toksik etki yapabilir demiştim ya; bunun tam tersinde ebeveynler çok fazla kendi hayatını yaşıyor ve çocuklarına hiç yer açmıyorlarsa da aynı toksik etki olabilir. Ay öyle anne baba var mı dediğinizi duyar gibiyim; ama var. Çocukluktaki ihmalkar anne babalar yetişkinlikte de çocuklarını hiç aramayan sormayan, görme talebinde bulunmayan insanlara dönüşebilirler. Ya da “ben büyüttüm, artık kendi başının çaresine baksın, benim görevim bitti” diye düşünebilirler.

Gerçek şu ki; çocuklar kaç yaşında olursa olsun, birer yetişkin de olsalar her zaman anne babalarının onayını, kabulünü, takdirini görmek, duymak, hissetmek ister. Çocukluktan itibaren bu ihtiyaçlar doyurulduysa, zaten güvenli bir ilişki kurabildilerse zaten kendine güvenli bir yetişkin olarak büyür ve kimden gelirse gelsin kendini her türlü toksik davranıştan korumayı bilir. Ancak zaten toksik ebeveynlerle büyüyen bir insan yetişkin olarak da bu toksik ortam içinde kalırsa içinde hep bir mutsuzluk, yetersizlik, çaresizlik hissedecektir.

Ne dersiniz? Bunları okumak sizde hangi duyguları oluşturdu?

Amacım anne babaları suçlamak değil; gelecek nesillerde sağlıklı ilişkiler kurabilmek için rehberlik etmek.

Bir yetişkin olarak anne babanızla ilişkinizde neler yaşıyorsunuz? Paylaşırsanız çok sevinirim. İçten sevgilerimle…



Çocukluğunuzda Toksik Ebeveynleriniz Olduğunu Nasıl Anlarsınız?

Çocukluğunuzda

  • Ebeveynleriniz size değersiz hissettirdi. Duygusal tacize maruz kaldınız.
  • Salak!
  • Ne beceriksizsin!
  • Off! Bıktım senden!
  • Sizi “disipline etmek” için fiziksel şiddet uyguladılar.
  • Kızınca tokat atmak
  • Canınızı acıtarak sürüklemek
  • Uzaklaştırmak için itmek, tekmelemek


  • Öfkelendiğinizi ya da rahatsız olduğunuz şeyleri ifade edemezdiniz. Onların tepkilerinden korkardınız.
  • Duygularınızı ifade edince kızdılar
  • Sizi terk etmekle tehdit ettiler
  • Sevgilerini geri çektiler. (küserek, surat asarak, odayı terk ederek)
  • Henüz çok küçükken onlarla ilgilenmek zorunda kaldınız.
  • Duygusal iniş çıkışlarında siz destek oldunuz.
  • Anne/babanız çok alkollü olduklarından başınızın çaresine baktınız.
  • Kavga edip eşyalara, birbirlerine zarar verdiler ve siz ilgilenmek / toplamak / temizlemek zorunda kaldınız.
  • Size yaptıkları kötü şeyler hakkında sır tutmanızı istediler. (fiziksel / cinsel taciz gibi)
  • Bu aramızda sır olarak kalacak.
  • Anne/Babalar böyle şeyler yapabilir.
  • Aile içinde olanlar kimseye anlatılmaz.

Beni tanıyanlar biliyor, ebeveynlik yolculuğunda hep kendimizi affetmemizi, bir yanlış yaparsak tamir etmemizi savunanlardanım. Tabii ki hepimiz insanız ve hatalar yapabiliriz. Ama bazı hatalar var ki; bunlar hiç yapılmamalı.

Özellikle son günlerde Elmalı Davası gibi haberler sonrasında bazı insanların hiç ebeveyn olmaması gerektiğini düşündüğüm zamanlar oluyor. Kan dondurucu Elmalı Davası ilk de değil; hepimiz biliyoruz ki ne yazık ki son da olmayacak. Bu tür haberler karşısında ister istemez ümitsizliğe kapılıyorum; ama sonra yeni nesillerde bir fark yaratabilmek için çalışmaya devam etmek gerek diye kendimi toparlamaya çalışıyorum.

Bilinçlenmek, bizlere çocukken yapılan hataları kendi çocuklarımıza aktarmamak için hiçbir zaman geç değil. Paylaşımda aktardığım bazı davranışlar çok sık gözlemlediğim şeyler. Özellikle hakaret etmek, fiziksel şiddet uygulamak, duygusal şiddete maruz bırakmak anne babaların kendi duygu regülasyonunu yapamaması sonucunda karşılaştığımız durumlar. Bunun sonucunda da duygu regülasyonunu öğrenemeyen ve dolayısıyla davranış problemleri gösteren çocuklar çıkıyor karşımıza. Böyle çocuklara ebeveynlik yapmak daha zorlayıcı oluyor, anne babalar zorlandıkça toksik davranışları daha da fazla ortaya koyuyor ve böylece bir kısır döngü yaşanıyor.

En kötüsü de yani toksik ebeveynleri “toksik” yapan şey bunları yapmaya hakları olduğunu düşünmeleri. Ortada bir haksızlık görmediklerinden sonrasında özür dilemek, ya da tamir etmek için bir motivasyonları da olmuyor. Dolayısıyla hasar kalıcı hale geliyor. Bunları sürekli yapıp, her yaptığında nasıl olsa tamir ederim diye düşünmek de bir çözüm değil. Bu davranışları yapmamak üzere kendimizi iyileştirmemiz gerekiyor.

Çocukluğunuza dönüp baktığınızda bu davranışların kendinize yapıldığını anımsıyor musunuz?

Evet, bana yapıldı, ben de çocuğuma yapıyorum dedikleriniz var mı?

Ya da evet bana yapıldı; ama ben sonuçlarını yaşadığım için asla kendi çocuğuma yapmam dedikleriniz var mı?

Şiddet deyince genelde fiziksel şiddeti düşünüyoruz; ancak duygusal şiddet de fiziksel şiddet kadar yaralayıcı çocuklar için. Bir ömür boyu benliklerini zedeleyen sonuçları var. Geçen yazıda sözcüklere yansımasını ele almıştık. Şimdi de davranışlarımıza ve ebeveynlik tarzımıza yansımasını konuşacağız.

  1. Çocuğu kendi malı ve uzantısı olarak görürler. – Toksik anne babalar çocuklarını fazla sahiplenerek kendi malı gibi üzerinde hak iddia ederler. Kendi yaşam tarzlarını, kendi doğrularını, kendi inançlarını mutlak doğru olarak kabul edip çocuğa da bunu empoze etmeye çalışırlar. “Benim çocuğum böyle dans etmez”, “Benim çocuğum zayıf not almaz”, “Benim çocuğum beni üzmez” gibi kendi yakıştırdıkları davranış kalıplarını ve mükemmeliyetçi beklentilerini çocuğun üzerine yüklerler. Böyle ailelerin çocukları hiçbir zaman kendi özgün benliklerini bulamaz, kendilerini gerçekleştirecek alan bulamazlar. Bazen de kendi hayallerini, isteklerini ve ideal yaşam hedeflerini çocukların üzerinden gerçekleştirmeye çalışırlar. Örneğin kendi Anadolu Lisesi kazanamamıştır, çocuğuna kazanması için baskı yapar. Tenis öğrenmek hep içinde kalmıştır, çocuk istemese de mutlaka onu tenis kursuna yazdırır ve devam etmesi için baskı yapar. Bu anne babaların söylediği cümle “Ne var? Kötü bir şey mi istiyorum? Çocuğum için en iyisini istiyorum”dur.. Tabii ki Anadolu Lisesi kazanmak ya da tenis öğrenmek kötü şeyler değil ama buradaki sıkıntı çocuğa kendi yetenekleri ve istekleri doğrultusunda alan açmayıp kendi isteklerini empoze etmektir. Çocuklardan da sıklıkla “ben sen değilim” savunmasını duyarız. Kendi tercihlerini yaşamak istese de çocuk çoğu zaman anne babasını üzmemek, hayal kırıklığına uğratmamak adına boyun eğer. Bazen de gizlice kendi istediklerini yapmaya çalışır; çünkü paylaşırsa asla kabul görmeyeceğini bilir. Ama o zaman da suçluluk duygusu içini kemirir. İç huzuruyla kendi seçimlerinin sonuçlarını yaşayamaz.


  1. Sınır tanımazlar – Toksik ebeveynler çocuklarının sınırlarına saygı duymazlar. Kendi sınırları da yoktur. Çocuk giyinirken odasına dalmak, tuvalette/banyoda bile içeri girmek, günlüklerini okumak, özel eşyalarını karıştırmak, arkadaşlarından çocuğu hakkında gizlice bilgi almak gibi davranışları kendilerine hak görürler. Çocuklarının özel hayatını, sadece kendisiyle güven içinde paylaştığı duygu ve düşüncelerini başkalarına rahatça anlatırlar. Çocuk bunları duyunca annesine/babasına güvenemeyeceğini, hayatıyla ilgili önemli bilgileri paylaşmaması gerektiğini hisseder. Derin bir yalnızlıkla birlikte anne/babasına bile güvenemiyorsa hayatta kimseye güvenilemeyeceğini düşünür. Sınır tanımayan ailelerde “ben” diye bir şeyin varlığına izin verilmez. Kimsenin bağımsızlığı ve ayrı bir hayatı, hobileri olmasına izin verilmez. Sürekli hep birlikte hareket edilmesi, aynı şeylerden keyif alınması beklenir ve bu empoze edilir. Çocuk kendine ait bir zaman ayırmak isterse bunun için suçlanır, dışlanır, duygu sömürüsü yapılır. Böylelikle kimsenin kendine ait bir dünyasının olamayacağını, ailenin bağımlı ilişkilerle bir arada kalabileceğini öğrenir. Yetişkinlik hayatında da bunu modellemiş olduğundan çekirdek ailesinden bunu bekleyebilir ya da bu durumdan çok sıkılarak bir savunma mekanizması geliştirir ve böyle olmaması gerektiğine de inanabilir. Sınır tanımayan toksik ailelerde çocuk yetişkin olup kendi evinde olsa bile çat kapı gidilebilir; çocuk misafirim var ya da işim var dese bile özel hayata saygı duyulmadığından dolayı içeri girip özel alana müdahale edilir. Farklı şehirdeyse de habersiz gelip ne kadar kalacağı belirsiz bir süreyle o evde kalmak kendine hak görülebilir. “Ne var ki kızımın evi, oğlumun evi” mantığı vardır. Kızının ya da oğlunun özel alanının ya da hayatının olması önemsizdir.
  2. Ellerindeki güçle manipüle ederler – Anne babaların doğal olarak çocukları üzerinde bir güçleri vardır. Maddi kaynaklar en küçük yaştan itibaren önemli bir güç kaynağıdır. Toksik ebeveynler var olan güçlerini çocuğu manipüle etmek için kullanırlar. Bu sınavı geç sana tablet alalım, üniversitede şurayı kazan sana araba alalım gibi kendi istediklerini yaptırma yöntemleri kullanırlar. “Bir anne babanın çocuğuna araba almak istemesinde ne sakınca var, keşke imkanı olsa da herkes alsa” diyebilirsiniz. Buradaki sıkıntı çocuğa bu maddi ödüllerin koşullu sunulmasıdır. Çocuklarının sevgisini ve ilgisini satın aldıklarını düşünen anne babalar var. Onlara bırakacaları miras için yaşlılıklarında kendilerine bakmaları ya da iyi davranmalarını bekleyen anne babalar tanıyor musunuz? Özellikle maddi olarak yetişkinlikte çocuklarına destek olmaya devam eden ya da bir aile işini çocuklarının devam ettirdiği toksik anne babalar kendisinin istediği gibi davranmazsa bu maddi desteği kesmekle tehdit ederler. Böylece çocuklarının onların istediği doğrultuda bir hayat yaşamalarını, belki onların doğru bulduğu kriterde bir eş seçmelerini sağlayarak seçimlerini manipüle ederler. Bu manipülasyon maddi kaynakla olmak zorunda değil, toksik aileler psikolojik olarak da manipüle eder çocuklarını. Örneğin çocukları onaylamadığı bir kişiyle arkadaşlık ederse küser, her hafta pazar kahvaltısına gelmezse surat asar, onun istediği davranış kalıplarına uymadığında kapris yapar, duygu sömürüsü yapar vs. Bu davranış modeli çocukta bir yorgunluğa yılgınlığa sebep olur. Anne babayla iletişim keyifli bir zaman alışverişi olmaktan çıkar, bir zorunluluk haline gelir. Çocuk kendi özgün varlığıyla kabul görmediğini, sevilmediğini, değerli olmadığını bilir.
  3. Fazla kontrol ederler – “Sen hala benim bebeğimsin” “Çocuklar annelerinin/babalarının gözünde büyümez” Bu ebeveynler yaşı kaç olursa olsun çocuğa çocuk gibi davranmaya devam ederler. Çocukken uyguladıkları kontrol mekanizmalarını hiç bırakmazlar. Savunmaları da “sen benim gözümde hala çocuksun, anne/baba olunca anlarsın”dır. Bu düşünceyi fikren anlasam da pratikte bu davranış şeklinin çocuğa zarar verici ve sağlıksız olduğunu bilmenizi ve görmenizi isterim. Tabii ki çocuğa duyulan sevgi ilk yıllardaki kadar derin ve sonsuz; ancak nasıl çocuk büyürken onların üzerindeki kontrolümüzü zaman içinde azaltmamız ve onların özerkliğine alan açmamız gerekiyorsa büyüyüp yetişkin olduklarında da onları yetişkin olarak görmek, artık kararlarına güvenmek, onları kontrol etme içgüdüsünü bırakmak gerekiyor. Yani çocuğu kontrol değil; anne babanın kendisini kontrol etmesi gerekiyor. Toksik anne babalar çocuklarının yetişkin olduklarında bile doğru kararlar alabileceğine güvenmez, sürekli sorgular, yargılar ve kendi doğru bildiklerini empoze ederek çocuklarının hayatlarını kontrol etmeye çalışırlar. Bu çocuklar ne karar alırlarsa alsınlar kabul görmeyeceklerini bildiklerinden ya gizli işler çevirirler ya da tamamen boyun eğip bağımlı kişiler haline gelirler.
  4. Bencil davranırlar – Bunlar da ihmalkar, kendi hayatına öncelik veren tipte toksik anne babalardır. Hayattaki yapılması gerekenler listesinde bir maddeyi daha tamamlamak için çocuk sahibi olmuşlardır. Çocuk sahibi olmanın sorumluluğunun farkında değillerdir. Çocuklarının hiçbir duygusal ihtiyacını karşılamazlar. Hiçbir ihtiyaç anında yanında olmazlar. Hep kendi işleri, kendi programları, kendi duygusal sorunları, kendi ihtiyaçları vardır. Hatta çocuklarından ilgi, sevgi, şefkat, saygı beklerler. Böyle anne babaların çocukları çok küçük yaşta kendi hayatlarının sorumluluğunu almak zorunda kalırlar hatta anne babalarına bakım vermek durumunda bile kalabilirler. Hiçbir zaman çocukluklarını yaşayamazlar. Bazen anneanne/babaanne bakımında olabilirler ya da ailenin maddi durumu elverişliyse bir bakıcı ile büyüyebilirler; ama o durumda da bakım verenin zaman zaman değişmesi ve anne babanın sevgi yoksunluğu nedeniyle ciddi güvensiz bağlanma sorunları yaşayabilirler.
  5. Hep borçlu hissettirirler – Bu tip anne babalar sürekli yaptıkları fedakarlıkları, verdikleri emeği, harcadıkları parayı çocuğa ifade ederek çocuğun kendisini borçlu ve minnettar hissetmesini isterler. “Seni tek başıma ne zorluklarla büyüttüm” “Seni ben okuttum” “Sizin için saçımı süpürge ettim” “Bu kötü evliliğe sizin için katlandım” gibi cümleleri sıklıkla söylerler. Aslında bu da manipüle etmelerinin bir yöntemidir. Genelde bu tip cümleler çocuklarından bir şey istediklerinde ortaya çıkar. Çocuğun kendini borçlu ve minnettar hissederek onların istediği yönde karar almasını sağlamaya çalışırlar. Bir kız çocuk dünyaya getirmenin onlara yaşlanınca bakması anlamına geldiğini düşünen pek çok anne babaya rastladım. “Ben sana baktım, yaşlanınca da sen bana bakacaksın” dayatmasına çok küçük yaşlardan başlarlar. Böyle söyleyerek çocuğa aileye karşı bir sorumluluk hissi verdiklerini düşünseler de aslında çocuğa hissettirdikleri şey bu değildir.
  6. Mükemmeliyet çıtaları çok yüksektir – Bazı toksik ebeveynler her şeyi kendilerinin çok mükemmel yaptığını düşündükleri ve kendi doğrularına gönülden inandıkları için çocuklarından da bu standartlarda davranışlar beklerler. Örneğin çok titiz ve mükemmeliyetçi bir anne çocuğunun yatak düzeltmesini beğenmez. Çocuk bir yapar, iki yapar her defasında beğenilmediğini görür, annesi arkasından kendi mükemmel standardında düzeltir. Düzeltirken de “yok öğretemedim ben size, olmadı, içinde yok zaten senin” filan gibi eleştirel, yargılayıcı cümleler kurar. Çocuğun içinde bir daha deneme hevesi kalmaz. Veya işinde çok başarılı olmuş bir baba aile işinde çalıştırdığı oğluna rehberlik edip işi öğretmek yerine sürekli eleştirir, her yaptığını yargılar, hakaret eder ve zamanla çocuk bırakın işi öğrenmeyi, o işin kapısından girmek dahi istemez. Toksik ebeveynler hatayı asla kendinde aramaz. Suçlu, beceremeyen, değersiz ve yetersiz olan her zaman çocuktur. Bu çocuklar bilirler ki ne yaparlarsa yapsınlar asla anne babalarını memnun edemezler, onların standardında bir başarı yakalayamazlar. Zaman içinde kendi başarılarını değersiz görürler; çünkü anne babalarından onay almaları mümkün değildir. Kendilerini küçümserler. Yaptıkları hiçbir işin övgüye layık olmadığına inanırlar.
  7. Fazla müsamaha gösterirler – Yukarıdaki mükemmeliyetçi toksik ebeveynlerin tam tersi olan bir tip daha var ki; onlar da çocukları ne yaparsa yapsın şak şak şak, bravo, süpersin, muhteşemsin diyerek çocuğu çok fazla pohpohlarlar. Çocuk ne yaparsa yapsın alkışlanmayı, onaylanmayı bekler. Gerçekçi bir dünyada yaşamaz. Bu evlerde kurallar, sınırlar pek yoktur. Çocuğa her istediği verilir, ağlamasına kıyılmaz, kafasını sehpaya vursa sehpa suçludur, arkadaşına vurduysa arkadaşın ne yaptı da hak etti diye sorulur. Çocuğun hiçbir hareketinin sorumluluğu alması beklenmez. Hep başkaları ve çevre suçlanır, çocuk göklere çıkarılır. Bu durum çocuğa aşırı bir özgüven verir ve kendini davranış bozuklukları ve sosyal ilişki bozukluklarıyla kendini ortaya koyan kişilik bozukluklarına sebep olur. Empati kuramaz, kurallara uymaz, saygı göstermez, eleştiri kaldırmaz, hatasını kabul etmez, saldırgan tepkiler verir.

Tüm toksik ebeveynlerin çocuklarının güvensiz bağlanma yaşamaları ve kendilerini iyileştirmek için çalışmadıkları sürece ilişki sorunları yaşayacaklarını söylemek yanlış olmaz. Pek çoğumuz yaşadığımız sorunların yetişirken maruz kaldığımız toksik ebeveyn davranış modellerinden kaynaklandığının farkında bile olmayabiliriz.

Kendi anne babanızda ya da evlendiğiniz kişinin anne babasında bu davranışları ve sonuçlarını yaşıyor olabilirsiniz. Artık bir önceki jenerasyonun değişmesi zor olabilir; keşke kendileri fark etse ve bu yanlışlardan psikolojik destekle dönmeleri mümkün olsa. Bizim elimizden gelen sadece bu davranış modellerinin kendimizdeki yansımalarını fark etmek, kendi yaralarımızı sarmak, iyileşme yolculuğunda çaba göstermek ve böylece bu toksik modelleri kendi çocuklarımıza yaşatmamak.

Ne dersiniz? Yapabilir miyiz?

Daha sağlıklı nesiller yetişmesi için elimizden geleni yapmaya devam ederken bence bunu her şeyden çok sevdiğimiz çocuklarımıza borçluyuz.

Bu davranış modelleriyle ilgili deneyimleriniz nasıl?

Bu yazıyı okumak size neler düşündürdü? Neler hissettirdi?

Benimle paylaşırsanız çok sevinirim. İçten sevgilerimle… (Kaynak:ailedeiletisim.com)


Yayınlanma: 30.08.2024 18:04

Son Güncelleme: 30.08.2024 18:04

Psikolog

Hidayet

ÇALIŞKAN

Psikolog

(*)(*)(*)(*)(*)
3 Yorum
Bedensel Belirti Bozuklukları (Somatizasyon)
Depresif Bozukluklar
Varoluşsal Anlam Arayışı
Yalnızlık
+7
Online TerapiOnline Ter...
süre 45 dk
ücret 2500
Yüz Yüze TerapiY. Yüze Ter..
Hizmet vermiyor
Yapay zeka ile, kişiselleştirilmiş destek:
Menta AI
Yapay zeka ile,
kişiselleştirilmiş destek: Menta AI

Şimdi indir, konuşmaya başla

App Store'dan İndirGoogle Play'den İndir
Bunları da sevebilirsiniz...

"Hayır" Diyememek ve Sınır Çizmenin Psikolojisi

Hayatınızda başkalarının taleplerini kendi ihtiyaçlarınızın önüne koyduğunuz kaç an var? Arkadaşınızı kırmamak için gittiğiniz o yorgun akşam yemeği, iş yerinde aslında göreviniz olmayan ama "hayır" diyemediğiniz için üstlendiğiniz projeler veya ailenizin beklentileri altında ezilen kendi istekleriniz... Eğer sürekli başkalarını memnun etmeye çalışırken kendinizden bir şeyler eksildiğini hissediyorsanız, özgüveninizin en büyük düşmanıyla tanışıyor olabilirsiniz: Sınır koyamama sorunu.Peki, neden "hayır" demek bu kadar zor? Neden sınırlarımızı korumaya çalıştığımızda suçluluk duyuyoruz? Bu yazıda, sınır çizmenin psikolojik temellerine inecek ve özgüvenle bağını keşfedeceğiz.1. Sınır Çizmek Neden Bu Kadar Zor?Psikolojide sınır koyamama davranışı, genellikle geçmişte edindiğimiz bazı temel inançlarla (şemalarla) yakından ilgilidir. Özellikle Şema Terapi ekolü çerçevesinden baktığımızda, şu şemalar sınır çizmemizi engelleyen ana unsurlardır:Boyun Eğicilik Şeması: Kişinin, başkaları tarafından kontrol edilme veya cezalandırılma korkusuyla kendi isteklerini bastırmasıdır. "Eğer hayır dersem beni sevmezler" veya "Öfkelenirlerse bununla baş edemem" düşüncesi bu şemanın temelidir.Kendini Feda Şeması: Başkalarının acı çekmesini engellemek veya onlara yardımcı olmak adına kendi ihtiyaçlarını tamamen göz ardı etmektir. Bu kişiler genellikle çevrelerinde "çok yardımsever" olarak bilinirler ama iç dünyalarında derin bir boşluk ve tükenmişlik hissederler.Onay Arayıcılık Şeması: Öz-değerini sadece başkalarından gelen takdir ve onaya bağlamaktır. "Hayır" demek, karşı taraftan gelecek olumsuz bir tepki riskini göze almak demektir ve onay arayıcı birey için bu risk çok korkutucudur.2. Sınır Çizmemenin Bedeli: Kronik Yorgunluk ve TükenmişlikSürekli olarak başkalarının beklentilerini karşılamaya çalışmak, sadece zihinsel bir yük değil, aynı zamanda fiziksel bir yorgunluk kaynağıdır. Sınır çizemeyen bireylerde sıklıkla kronik stres, uyku bozuklukları ve psikosomatik ağrılar (özellikle omuz ve boyun ağrıları) gözlemlenir. Zihin sürekli olarak "Acaba birini kırdım mı?" veya "Sıradaki istek ne olacak?" kaygısıyla meşgul olduğu için, dinlenme anlarında bile gerçek bir rahatlama yaşanamaz. Bu durum uzun vadede tükenmişlik sendromuna (burnout) ve yaşama karşı duyulan ilginin azalmasına yol açabilir. Kendi ihtiyaçlarımızı ertelemek, bir süre sonra öz-şefkat duygusunun kaybolmasına neden olur.3. İş Hayatında Profesyonel Sınırlar: Kariyerinizi KorumakPek çok danışanım, özellikle iş hayatında sınır çizmenin "tembellik" veya "başarısızlık" olarak algılanmasından korkar. Oysa sağlıklı sınırlar, sizi daha verimli bir çalışan yapar. Her şeye "evet" dediğinizde, asıl odaklanmanız gereken öncelikli işlerinizdeki kalite düşer. Profesyonel sınırlar; mesai saatlerinize sadık kalmak, uzmanlık alanınız dışındaki işleri nezaketle reddetmek ve mola zamanlarını korumaktır. Unutmayın, iş yerinde çizilen sınırlar sizi "zor biri" yapmaz; aksine, zamanını ve emeğini doğru yöneten "saygın biri" yapar.4. Sınırlar ve Özgüven Arasındaki Kritik BağÖzgüven, sadece "ben yapabilirim" demek değildir; özgüven aynı zamanda "benim ihtiyaçlarım da önemli" diyebilme cesaretidir. Sağlıklı sınırları olmayan bir bireyin özgüveni sürekli dış faktörlere bağlıdır. Başkaları sizi onayladığında kendinizi iyi, eleştirdiğinde ise değersiz hissedersiniz.Sınır çizmek, kendinize olan saygınızı koruma biçiminizdir. Kendi alanınızı koruduğunuzda, zihninize şu mesajı gönderirsiniz: "Benim zamanım, enerjim ve duygularım kıymetli." Bu mesaj içselleştirildikçe, dışarıdan gelen onaya olan ihtiyacınız azalır ve gerçek özgüven inşa edilmeye başlar.5. Sınır Koyma Türlerini TanıyalımSınırlar sadece fiziksel değildir; yaşamın pek çok alanına yayılırlar:Duygusal Sınırlar: Başkalarının duygularından kendinizi sorumlu tutmamaktır. Bir yakınınız mutsuz olduğunda onu teselli edebilirsiniz, ancak onun mutsuzluğunun "sebebi" veya "çözümü" siz olmak zorunda değilsiniz.Zihinsel Sınırlar: Kendi düşünce ve inançlarınızı korumaktır. Başkalarının fikirlerine saygı duyarken, onlarla aynı fikirde olmama hakkınızı saklı tutmaktır.Zaman ve Enerji Sınırları: Sınırlı olan vaktinizi ve enerjinizi kime, ne kadar ayıracağınıza karar vermektir. "Bu akşam kendime vakit ayırmak istiyorum" demek, meşru bir sınırdır.6. Suçluluk Duymadan "Hayır" Demek Mümkün Mü? Kabul ve Kararlılık Terapisi (ACT), bize duygulardan kaçmak yerine onlarla nasıl yaşayacağımızı öğretir. Sınır koyduğunuzda suçluluk hissetmeniz çok normaldir; çünkü zihniniz eski alışkanlıklarını korumaya çalışıyordur.Duyguyu Gözlemleyin: Suçluluk geldiğinde onu bastırmayın. "Şu an zihnim bana başkalarını hayal kırıklığına uğrattığımı söylüyor ve bu yüzden suçluluk hissediyorum" diyerek duyguyu etiketleyin.Değerlerinize Odaklanın: Sınır koyduğunuzda neye "evet" dediğinizi düşünün. Arkadaşınıza "hayır" derken, belki de kendi dinlenme ihtiyacınıza veya ailenize ayıracağınız vakte "evet" diyorsunuzdur.Bilişsel Yeniden Yapılandırma (BDT): "Hayır dersem bencil biriyim" gibi otomatik düşüncelerinizi, "Kendi sınırlarımı korumak beni bencil değil, sağlıklı bir birey yapar" gibi daha gerçekçi düşüncelerle değiştirin.7. Profesyonel Destek Almanın ÖnemiSınır çizme sorunu genellikle çok derinlerde yatan değersizlik ve yetersizlik hislerinden beslenir. Yılların getirdiği bu kalıpları tek başına değiştirmek bazen direnç yaratabilir. Profesyonel bir psikolojik destek süreci; sınır koymanızı engelleyen çocukluk şemalarınızı fark etmenizi sağlar, güvenli ve yargısız bir alanda "hayır" deme pratiği yapmanıza yardımcı olur ve sosyal fobi veya anksiyete gibi sınır koymayı zorlaştıran diğer etmenleri ele almanıza imkan tanır.8. Kendi Değerinizi Yeniden TanımlayınSınır çizme yolculuğu, aslında kendinize verdiğiniz değeri yeniden keşfetme sürecidir. Başkalarını mutlu etmek için harcadığınız o muazzam enerjiyi, kendi iç dünyanızı iyileştirmeye ve öz-şefkat geliştirmeye yönlendirdiğinizde hayatınızdaki dengelerin nasıl değiştiğine şaşıracaksınız. "Hayır" demek, köprüleri yıkmak değil; kendi bahçenizin kapılarını sadece gerçekten davet etmek istediğiniz kişilere açmaktır.Bu süreçte zorlandığınız her an, bu değişimin sadece bir alışkanlık değişikliği değil, derin bir özgürleşme adımı olduğunu hatırlayın. Terapi odası, bu özgürleşme yolunda size güvenli bir laboratuvar sunar. Kendi ihtiyaçlarınızın sesini duymaya başladığınızda, sadece kendinizle değil, çevrenizle olan bağlarınızın da çok daha samimi ve dürüst bir zemine oturduğunu göreceksiniz. Siz, sınırlarınızla ve olduğunuz halinizle değerlisiniz.Unutmayın; "Hayır" bir tam cümledir ve herhangi bir açıklama gerektirmez. Kendi hayatınızın sınırlarını belirlemek, kendinize verdiğiniz en büyük değerdir. KaynakçaYoung, J. E., Klosko, J. S., & Weishaar, M. E. (2003). Şema Terapi: Uygulamacı Kılavuzu.Beck, J. S. (2011). Bilişsel Davranışçı Terapi: Temelleri ve Ötesi.Hayes, S. C., Strosahl, K. D., & Wilson, K. G. (2011). Kabul ve Kararlılık Terapisi.Neff, K. (2011). Öz-Şefkat: Kendinize Karşı Nazik Olmanın Kanıtlanmış Gücü.
Şevval TAŞ 04.02.2026

İçimizdeki Sahtekar: Imposter Sendromu Nedir?

Hayatınızda her şey dışarıdan bakıldığında "yolunda" görünse de, iç dünyanızda bitmek bilmeyen bir huzursuzluk mu var? İyi bir kariyer, sevgi dolu bir aile ya da akademik başarılar bile kendinizi "gerçekten başarılı" hissetmenize yetmiyor mu? Eğer içinizdeki bir ses sürekli olarak başarınızın bir "tesadüf" olduğunu, aslında yeterince zeki veya yetenekli olmadığınızı ve bir gün herkesin bu "gerçeği" anlayacağını fısıldıyorsa; muhtemelen imposter (Sahtekarlık) sendromu ve derin bir yetersizlik hissiyle karşı karşıyasınız demektir.Peki, neden kendimize karşı bu kadar acımasızız? Neden başkalarına gösterdiğimiz şefkati kendimizden esirgiyoruz? Bu yazıda, yetersizlik hissinin psikolojik kökenlerine inecek ve bu döngüden çıkış yollarını bilimsel ekoller ışığında inceleyeceğiz.1. Yetersizlik Hissi Nereden Gelir? Geçmişin Bugünkü YansımalarıPsikolojide hiçbir duygu sebepsiz değildir. Bugün hissettiğiniz yetersizlik duygusu, genellikle çocukluk döneminde atılan tohumların bir sonucudur. Özellikle Şema Terapi ekolü, bu durumu "Erken Dönem Uyumsuz Şemalar" ile açıklar. Zihnimizde çocuklukta oluşan bu kalıplar, birer gözlük gibidir ve dünyayı bu gözlüklerin renginde görmemize neden olur.Kusurluluk Şeması: Eğer çocukken duygusal ihtiyaçlarınız tam olarak karşılanmadıysa veya sürekli eleştirildiyseniz, "Ben temelde kusurluyum ve eğer insanlar beni gerçekten tanırsa benden uzaklaşırlar" inancını geliştirmiş olabilirsiniz. Bu inanç, yetişkinlikte kendinizi sürekli saklamanıza veya aşırı telafi mekanizmaları geliştirmenize yol açar.Yüksek Standartlar Şeması: Bazı aile yapılarında sevgi, performansa bağlıdır. Sadece "en iyi" olduğunuzda takdir edildiyseniz, yetişkinlikte kendinize hata yapma alanı bırakmayan, acımasız bir iç ses geliştirirsiniz. Bu şema altındaki kişi için "iyi", asla yeterli değildir; sadece "mükemmel" kabul edilebilirdir.Başarısızlık Şeması: Kişinin kendini akranlarıyla kıyasladığında her zaman daha yeteneksiz, daha şanssız veya daha başarısız hissetmesidir. Kişi gerçekten başarılı olsa bile, bu başarıyı dışsal faktörlere (şans, başkasının yardımı, kolay sınav vb.) bağlar; başarısızlığı ise tamamen kendi beceriksizliği olarak görür.2. Modern Dünyanın Tuzakları: Sosyal Medya ve "Mükemmel" Hayatlar İllüzyonuİçsel şemalarımızın üzerine bir de günümüzün dijital dünyası eklendiğinde, yetersizlik hissi kaçınılmaz hale gelebiliyor. Sosyal medya, bizlere başkalarının hayatlarının sadece "en parlak" anlarını sunar. Ancak biz kendi hayatımızın mutfağını, dağınıklığını, sabahki yorgunluğunu ve geceki kaygılarını biliyoruz. Başkasının "sahne önü" ile kendi "sahne arkamımızı" kıyaslamak, adil olmayan bir yarıştır.Sürekli maruz kalınan "ideal beden", "ideal kariyer" ve "ideal ebeveynlik" görselleri, zihnimizdeki "yeterli değilim" inancını her gün yeniden besler. Bu durum, bireyin kendi özgün değerlerinden uzaklaşmasına ve başkalarının onayına bağımlı bir yaşam sürmesine neden olur.3. İş Hayatında ve Akademik Yaşamda YetersizlikYetersizlik hissi en çok performans sergilediğimiz alanlarda bizi yakalar. İş hayatında yeni bir sorumluluk aldığınızda ya da akademik bir başarı elde ettiğinizde gelen o "Acaba hata mı yaptım?" korkusu, aslında gelişme arzunuzun gölgesidir. Bu duyguyla baş etmenin yolu, başarıyı sadece sonuç odaklı değil, süreç odaklı değerlendirmektir. Kazandığınız her deneyim, attığınız her adım sizi "yetersiz" değil, "öğrenen ve dönüşen" bir birey kılar. Profesyonel hayatta uzmanlaşmak, her şeyi bilmek değil, bilmediklerimizi nasıl öğreneceğimizi keşfetmektir.4. İçimizdeki Eleştirel Sesle Nasıl Bağ Kurarız?İçimizdeki eleştirel ses aslında bizi korumaya çalışan, ancak yöntemini şaşırmış bir parçamızdır. Genellikle bizi başarısızlıktan veya reddedilmekten korumak için "Zaten yapamazsın, deneme bile" diyerek bizi konfor alanımızda tutmaya çalışır. Kabul ve Kararlılık Terapisi (ACT) bu noktada bize çok kıymetli bir perspektif sunar: Bu sesi susturmaya çalışmak yerine, onunla olan bağımızı değiştirmek.Düşünceleri birer "mutlak gerçek" olarak değil, zihnimizden geçen "kelime dizileri" olarak görmeye başladığımızda (Bilişsel Ayrışma), bu seslerin üzerimizdeki kontrolü azalır. "Ben yetersizim" demek yerine, "Şu an zihnimden yetersiz olduğuma dair bir düşünce geçiyor" demek, duyguyla aranıza sağlıklı bir mesafe koymanızı sağlar.5. Yetersizlik Hissini Yönetmek İçin 5 Somut AdımEğer bu duygu hayatınızın direksiyonuna geçtiyse, şu adımları uygulamaya başlayabilirsiniz:Kanıt Analizi Yapın (BDT Tekniği): Kendinizi yetersiz hissettiğiniz bir anı seçin. Bu duygunun lehine ve aleyhine olan somut kanıtları bir kağıda yazın. Göreceksiniz ki, aleyhteki (başarılarınız, çabalarınız, olumlu geri bildirimler) kanıtlar genellikle daha fazladır.Öz Şefkat Pratiği: Kendinize, çok sevdiğiniz bir arkadaşınız aynı durumda olsaydı ona neler söylerdiniz, diye sorun. Kendinize karşı kullandığınız dil, bir düşman dili mi yoksa destekleyici bir dost dili mi?Hata Yapma İzni Verin: Mükemmeliyetçilik gelişim değildir; gelişim, hatalardan ders çıkarabilme becerisidir. Haftada en az bir kez "bilinçli olarak" küçük, önemsiz bir hata yapın ve dünyanın başınıza yıkılmadığını deneyimleyin.Değerlerinize Odaklanın: Başkalarının beklentilerine veya onayına göre değil; sizin için gerçekten neyin önemli olduğuna göre hareket edin. Başarı, başkalarını geçmek değil, kendi değerlerinizle uyumlu bir hayat yaşamaktır.Duygularınızı Etiketleyin: Kaygı veya yetersizlik geldiğinde onu bastırmayın. "Şu an yetersizlik hissi geldi, hoş geldi. Onu hissediyorum ama onun peşinden gitmek zorunda değilim" diyerek duyguyu misafir edin.6. Profesyonel Destek Almanın Önemi ve Terapi SüreciYetersizlik hissiyle tek başına mücadele etmeye çalışmak, fırtınalı bir denizde pusulasız yol almaya benzer. Birey, çoğu zaman kendi zihinsel kör noktalarını görmekte zorlanabilir ve içsel eleştirel sesleri "mutlak gerçekler" olarak kabul etme eğilimi gösterebilir. Profesyonel bir psikolojik destek süreci, bu noktada bireyin kendi iç dünyasına objektif bir ayna tutmasını ve bu köklü inançları bilimsel yöntemlerle incelemesini sağlar.KaynakçaYoung, J. E., Klosko, J. S., & Weishaar, M. E. (2003). Schema Therapy: A Practitioner's Guide. Guilford Press.Beck, J. S. (2011). Cognitive Behavior Therapy: Basics and Beyond. Guilford Press.Harris, R. (2009). ACT Made Simple: An Easy-to-Read Primer on Acceptance and Commitment Therapy. New Harbinger Publications.Clance, P. R., & Imes, S. A. (1978). The imposter phenomenon in high achieving women: Dynamics and therapeutic intervention. Psychotherapy: Theory, Research & Practice.
Şevval TAŞ 03.02.2026

Psikolojik Danışmanla Konuşmak Neden Arkadaşla Sohbet Etmekten Farklıdır?

Zor bir gün geçirdiğimizde, içimiz sıkıştığında ya da bir konuda kararsız kaldığımızda ilk refleksimiz çoğu zaman bir arkadaşımızı aramak olur. “Bir kahve içelim, anlatayım” demek tanıdıktır, güvenlidir ve iyi hissettirir. Peki o zaman şu soru ortaya çıkar: Psikolojik danışmanla konuşmanın farkı ne? Arkadaşıma anlatsam yetmez mi?Bu soru çok yaygındır ve son derece anlaşılırdır. Çünkü her iki durumda da konuşuruz, anlatırız, paylaşırız. Ancak yüzeyde benzer görünen bu iki deneyim, aslında amaç, yapı, rol ve etki açısından birbirinden oldukça farklıdır.1. Amaç Farkı: Rahatlamak mı, Dönüşmek mi?Arkadaşla yapılan sohbetin temel amacı çoğu zaman rahatlamaktır. İç dökmek, anlaşılmak, yalnız olmadığını hissetmek… Bunların hepsi çok kıymetlidir. Arkadaşınız sizi teselli edebilir, güldürebilir, “haklısın” diyebilir.Psikolojik danışmada ise amaç yalnızca rahatlamak değildir. Asıl hedef fark etmek, anlamlandırmak ve değişim yaratmaktır.Danışman, anlattıklarınızı sadece dinlemez; tekrar eden kalıpları, düşünce biçimlerini, duygusal tepkileri ve bunların kökenlerini birlikte keşfetmenize yardımcı olur. Yani terapi, “iyi hissettiren bir konuşma”dan ziyade, bazen zorlayıcı ama uzun vadede dönüştürücü bir süreçtir.2. Tarafsızlık ve Güvenli AlanArkadaşlar bizi sever. Ama aynı zamanda bizi kendi bakış açılarıyla dinlerler. Sizi korumak isterler, bazen taraf tutarlar, bazen de kendi yaşantılarını sizin hikâyenizin içine katarlar:“Ben olsam asla katlanmazdım.” “Bence sen çok iyi niyetlisin ama insanlar kötü.” “Bana da aynısı olmuştu…”Bu cümleler çoğu zaman iyi niyetlidir ama tarafsız değildir.Psikolojik danışman ise yargılamadan, taraf tutmadan ve kişisel gündem katmadan dinler. Sizin hikâyeniz, sizin duygularınız ve sizin anlam dünyanız merkezde kalır. Danışman, “kim haklı?” sorusuna değil, “bu durum sende neye dokunuyor?” sorusuna odaklanır.Bu da danışma odasını, duyguların sansürlenmeden var olabildiği güvenli bir alan hâline getirir.3. Sorumluluk ve Rol SınırlarıArkadaşlık ilişkisinde roller karşılıklıdır. Bugün siz anlatırsınız, yarın o anlatır. Denge vardır. Ancak bu karşılıklılık bazen şu sonucu doğurur: Anlatırken “onu da yormayayım”, “zaten benim yüzümden üzülmesin” diye kendimizi tutabiliriz.Psikolojik danışmada ise ilişki tamamen sizin ihtiyaçlarınıza göre yapılandırılmıştır. Danışman sizi “yük” olarak görmez. Tam tersine, o odadaki tek gündem sizsiniz.Ayrıca danışman:Sizi kurtarmaya çalışmazSizin adınıza karar vermezSize ne yapmanız gerektiğini dikte etmezBunun yerine, sorumluluğu size ait olan bir farkındalık sürecine eşlik eder. Bu, ilk bakışta daha zor ama çok daha güçlendirici bir yaklaşımdır.4. Tavsiye Vermek Yerine Anlamayı DerinleştirmekArkadaş sohbetlerinde tavsiye çok yaygındır:“Boş ver, takma kafana.” “Ayrıl gitsin.” “Biraz daha sabret.”Oysa psikolojik danışmada amaç tavsiye vermek değil, danışanın kendi cevaplarını bulmasını sağlamaktır. Çünkü bir başkasının hayatında işe yarayan bir çözüm, sizin hayatınızda aynı sonucu vermeyebilir.Danışman, sorularla, yansıtmayla ve bilimsel yaklaşımlarla şunu hedefler: Kişinin kendi iç sesini duyması ve seçimlerinin sorumluluğunu alabilmesi.5. Bilimsel ve Etik Bir TemelPsikolojik danışma, yalnızca “iyi dinlemek” değildir. Bu süreç; psikoloji bilimine, kuramsal çerçevelere ve etik ilkelere dayanır.Danışman:Gizlilik ilkesine bağlıdırMesleki sınırlar içinde çalışırKendi duygularını sürecin önüne koymazSürekli eğitim ve süpervizyon alırArkadaş sohbetinde ise böyle bir yapı yoktur. Arkadaşınız iyi niyetli olabilir ama duygusal olarak sürecin içine fazlasıyla dahil olabilir. Bu da bazen çözümden çok karmaşa yaratır.6. “Anlatmak” ile “Çalışmak” Arasındaki FarkArkadaşla konuşmak çoğu zaman anlatmak üzerinedir. Psikolojik danışmada ise bir konuyu çalışmayı içerir.Yani:Aynı olayın neden tekrar tekrar yaşandığına bakılırDuyguların bedensel ve zihinsel yansımaları fark edilirGeçmiş deneyimlerin bugünkü tepkilerle ilişkisi kurulurBu nedenle bazı danışanlar şunu söyler: “Arkadaşlarıma yıllardır anlattığım şeyi burada bir seansta bambaşka yerden fark ettim.”Terapide Zorlanmak da Sürecin Bir ParçasıdırPsikolojik danışman sürecinin arkadaş sohbetinden bir diğer önemli farkı da şudur: Terapi her zaman “iyi hissettirmez”. Bazen bir seanstan sonra danışan kendini daha düşünceli, daha yorgun ya da duygusal olarak dalgalı hissedebilir. Bu durum çoğu kişi için şaşırtıcıdır çünkü konuşmanın her zaman rahatlatması gerektiği düşünülür. Oysa terapide amaç, sadece anlık rahatlama değil, uzun vadeli bir içsel düzenleme sağlamaktır.Arkadaş sohbetinde zor konular genellikle hızlıca geçiştirilir ya da dağıtılır. Terapi odasında ise kaçınılan duygulara, ertelenen meselelerine ve kişinin kendisiyle ilgili görmekte zorlandığı alanlara nazik ama dürüst bir şekilde bakılır. Bu da zaman zaman rahatsız edici olabilir. Ancak bu rahatsızlık, kişinin sınırlarını, ihtiyaçlarını ve gerçek duygularını fark etmesi için önemli bir eşiktir.Bu nedenle psikolojik danışman, “her seans iyi geçmeli” beklentisiyle değil; “her seans beni biraz daha kendime yaklaştırıyor mu?” sorusuyla değerlendirilir. Ve çoğu zaman asıl değişim, tam da zorlanılan o anlarda başlar.Bu konuları yalnızca okumak ya da düşünmek bazen yetmeyebilir. Ben, seanslarda danışanla birlikte bu farkları konuşmakla kalmayıp çalışmayı önemsiyorum. Aynı olayın neden tekrar ettiğini, bir duygunun neden bu kadar yoğun yaşandığını ya da neden bazı adımları atmanın zorlaştığını birlikte, yargısızca ele alıyoruz. Terapi, hazır cevaplar sunmak değil; senin kendi cevaplarına ulaşabileceğin güvenli bir alan yaratmaktır. Eğer arkadaş sohbetlerinin artık yetmediğini, aynı döngülerin içinde kaldığını hissediyorsan, bu süreci birlikte çalışmak için seansa gelmeni öneririm. Değişim, konuşmaya cesaret ettiğin yerde başlar. Sonuç: İkisi Rakip Değil, Ama Yerleri FarklıArkadaş sohbeti değersiz değildir. Aksine, sosyal destek ruh sağlığının önemli bir parçasıdır. Ancak psikolojik danışman, arkadaş sohbetinin yerine geçen bir şey değil; başka bir ihtiyaca cevap veren profesyonel bir süreçtir.Arkadaşlar:Teselli ederYalnız olmadığını hissettirirPsikolojik danışma ise:Fark ettirirDerinleştirirDeğişim için alan açarBazen bir kahve sohbeti iyi gelir. Bazen ise bir danışma odasında durup gerçekten kendinle yüzleşmeye ihtiyaç duyarsın.Ve bu ikisi aynı şey değildir.
Buse AZLAĞ 29.01.2026