DİSOSİYATİF KİMLİK BOZUKLUĞU

BİR BEN VAR, BENDEN İÇERİ! (ÇOKLU KİŞİLİK BOZUKLUĞU)

 

Hepimiz hayatımız boyunca mutlaka bizi sarsacak bazı olaylar yaşamışızdır. Ölüm, kayıp, ayrılık, doğal afet, istismar… Kimimizin çok etkilendiği bir olaydan kimimiz daha az etkilenebiliriz. Belki de kötü bir olaydan ne kadar etkilendiğimizi belirleyen etken başa çıkma gücümüzle ilgilidir. Beynimiz zor durumlarda çözüm üretmeye programlanmış bir sisteme bağlıdır. Genelde böyle anlarda savunma mekanizmalarımız devreye girer ve duruma el atar. Bazen de bizim dışımızda gelişen psikolojik rahatsızlıklar devreye girebilir. Bunlardan biri ‘Disosiyatif Kimlik Bozukluğu’dur. Disosiyatif Kimlik Bozukluğu, tek bir kişide davranışı kontrol eden iki veya daha çok ayrı kimliğin ya da kişiliğin var olması durumudur. Genellikle her kişilik kendi adına, yaşına ve de kendine özgü hatıra ve karakteristik davranışlara sahiptir. (APA,2000)

Disosiyatif Kimlik Bozukluğu’nda;

* Kişinin en az 2 tane birbirinden ayrı kişiliklere, farklı var oluşlara, düşünce, duygu ve davranışlara sahip olması ve bu kişiliklerin de birbirinden habersiz olması ve farklı zamanlarda belirmesi gerekir.

* Hangi kişiliğin kontrolünde ise kişinin aktivitesini ve doğasını o belirler.

* Her bir kişilik, kendi davranış örüntüleri, bellekleri ve ilişkileri ile oldukça karmaşık olabilir.

* Genellikle tüm kişiliklerin özellikleri birbirinden oldukça farklıdır.

 

Psikodinamik teoriye göre, Disosiyatif Kimlik Bozukluğu travma oluşturan olayların bastırılması sonucunda oluşurlar. Bu modele göre hatıralar unutulur ya da disosiye olur. Çünkü bunlar istenmeyen hatıralardır.

Tek bir bedeni paylaşan farklı kişilikler her açıdan birbirinden farklı olabilir. Asıl karakteri 40 yaşında bir öğretmen olan birinin alt karakterleri farklı yaşlarda, farklı meslek gruplarına sahip kişilikler olabilir. Üstelik bu kişilikler farklı fiziksel görünümlere sahip de olabilirler. Hatta birinin gözleri bozukken, bir diğerinin gözleri oldukça keskin bir görüş açısına sahip olabilir. Bununla beraber çoğu zaman bu karakterler birbirinden habersizdir.

Bu kişilik bozukluğu mutlaka bir travma ya da sarsıntı sonucu ortaya çıkar. Daha çok çocukluk döneminde yaşanan travmalar sonucu kendini gösterir. Kişilik bozukluğunu yaşayan kişilerde birden fazla benlik, beyinde faaliyet gösterir. Peki kaç karakter mümkündür? Bunun için net bir şey söylemek mümkün değildir. Çünkü şu ana kadar görülmüş vakalar bu sayının 100’e kadar varabileceğini ortaya koymaktadır. Ancak bu rakamlara ulaşan kişilik sayıları genel olarak yanıltıcıdır. Çünkü bir noktadan sonra sahte kişiliklerde yaratabilmektedir. Hastaları içinde bulunduğu kişilik durumlarından en az ikisi sürekli olarak denetim altında tutar. Hastaları etkileyen bu kişilik sayıları genelde 5-10 kadardır. Bunların sayısı hastanın yaşadığı travmanın şiddetiyle orantılıdır. Travma şiddeti ne kadar büyükse kişilik sayısı da o kadar artabilmektedir. Bir kişilikten diğerine geçiş genellikle çok ani olur.

 

İlk Çoklu Kişilik Bozukluğu Vakası:Louis Vivet

Çoklu kişilik bozukluğuna dair tıp tarihindeki ilk kayıt Louis Vivet’e ait. 12 Şubat 1863 tarihinde doğan bu Fransız çocuk, tüm çocukluğu boyunca ihmal edildi. 8 yaşına geldiğinde ise Vivet artık bir suçluydu. İlk gençlik yıllarında tutuklanan Vivet bir süre ıslah evinde kaldı. 17 yaşında bir üzüm bağında çalışmaya başlayan Vivet, burada bir engerek yılanıyla karşılaştı. Yılan onu sokmamasına rağmen o an yaşadığı şok ile bir çeşit felç geçirdi. 1 yıl boyunca yürüyemeyen Vivet bu süre boyunca bir bakım evinde kaldı. 18 yaşındayken bakım evinden ayrıldı ve çok uzun süre boyunca bakım evlerinden uzakta kalamadı.

Bu dönemde Vivet’in karakterinde de farklılıklar görülmeye başlandı. Artık daha karanlık ve soğuk bir karaktere sahipti. Uzun yıllar boyunca sık sık hastaneye yatan genç adama çoklu kişilik teşhisi konuldu. Hipnoz ve metallotheraphy (vücuda konulan metallerle uygulanan bir çeşit terapi) uygulanan genç adamın 10 farklı karakteri olduğu tespit edildi. İlerleyen yıllarda ise doktorlar Vivet’in sadece 3 karakteri olduğunu iddia ettiler.

 

Chris Costner Sizemore Vakası

Chris’in ilk hatırladığı kişilik bölünmesi 2 yaşına kadar uzanıyor. 2 yaşındayken bir adamın bir çukurun içinden çekildiğini görmüş ve onun öldüğünü düşünmüş. Aynı olayı izleyen başka bir küçük kızı gördüğünü de belirtiyor. Bu olay Chris’in ilk kişilik bölünmesi olarak biliniyor.

Şu ana kadar gördüğümüz diğer örneklerden farklı olan, Sizemore küçükken herhangi bir suistimale maruz kalmamış bir isim. Oldukça sevgi dolu bir ailede büyüyen Sizemore için gördüğü bir işyeri kazası biraz çarpıcı olmuş. Kendisinin bu olaydan sonra oldukça tuhaf davranmaya başladığı söyleyen Sizemore’un hafızasında bazı kayıplar oluşmaya başlamış.

İlk kızı Taffy’i 20’li yaşlarında doğuran Sizemore oldukça trajik bir olay yaşamış. Bir gün Sizemore’un karakterlerinden biri olan Eve Black çocuğu boğmaya kalmış. Çocuğu kurtaransa bir başka karakter olan Eve White olmuş.

Bu olaydan sonra 1950’lerin başında Corbett H. Thigpen isimli terapiste görünmeye başlayan Sizemore’a çoklu kişilik bozukluğu teşhisi konmuş. Terapiler sırasında ismi Jane olan 3. bir kişilik daha ortaya çıkmış. 25 yıl boyunca 8 farklı psikiyatristle birlikte çalışan Sizemore toplamda 22 farklı kişilik yaratmış. Bu karakterlerin tamamı birbirinden farklı kilo, yaş ve karakterdeydi. 1974 yılına gelindiğindeyse en sonunda tüm karakterler bir araya gelmeyi başarmış.

 

Beynimizi ve kalbimizi parçalara ayıran bu hastalığın temel tedavi yöntemi psikoterapidir. Psikoterapi bir arayışla ilgilidir; kişinin kendisine dönük bir arayış. İçinde bir merak taşır, içten içe bir umut… Hepimizin zor zamanları olmuştur, büyük küçük travmatik olaylar yaşamışızdır. Yapmamız gereken zor zamanlarla baş etmek için çaba harcamayı seçmektir. Kimi zamanlar istemeden kendimiz olmaktan çıkarız. Arkamıza dönüp “Bunu ben mi yaptım? Bu sözleri ben mi söyledim?” dediğimiz zamanlar olmuştur. Önemli olan bunu fark ettiğimizde duruma müdahale etmektir.

 

“Herkesin kalbinde karanlık bir bodrum vardır. Eğer onu görmezden gelir ve terk edilmiş halde bırakırsanız karanlık koyulaşır. Cesur olmalı ve aşağı inip ışıkları yakmalısınız! Eğer tek başına yapmaya korkuyorsanız, biri elinizi tutabilir.”

Yayınlanma: 20.02.2021 18:51

Son Güncelleme: 20.02.2021 18:51

Psikolog

İclal Havva

KÖPRÜCÜ DUVAR

Uzman Psikolog

(*)(*)(*)(*)(*)
57 Yorum
Kaygı (Anksiyete) Bozuklukları
İlişki / Evlilik Problemleri
Depresif Bozukluklar
+8
Yapay zeka ile, kişiselleştirilmiş destek:
Menta AI
Yapay zeka ile,
kişiselleştirilmiş destek:
Menta AI

Şimdi indir, konuşmaya başla

App Store'dan İndirGoogle Play'den İndir
Bunları da sevebilirsiniz...

BURÇLARI, MERKÜR RETROSUNU VE AŞKI SUÇLAMADAN ÖNCE: BELKİ DE SORUN BAĞLANMA STİLİNİZDİR

Romantik ilişkilerin çoğu, taraflardan birinin “Artık yapamıyorum.” cümlesiyle son bulur. Bu cümle genellikle ilişkinin bittiğine dair bir “karar” gibi görünür; oysa çoğu zaman bu, bir karar değil, bir kapasite meselesidir. İlişkiyi bitiren; aşkın kendisi, duyguların eksikliği ya da karşı tarafın değersizliği değildir. İlişkiyi bitiren, çoğu zaman bağlanma sistemindeki düzenlenmemiş yaralar ve kişinin duygusal yakınlığı yönetme kapasitesidir. Bu nedenle birçok insan sevmesine rağmen sürdüremez; ister ama yapamaz, yaklaşır ama kalamaz. Ve bu durum, ilişki yaşayan tarafların çoğu tarafından yanlış yorumlanır. Oysa gerçek, çok daha sakin ve bilimsel bir zemine dayanır: İlişkileri bitiren aşk değil, bağlanma stili olabilir.Bağlanma teorisi, insanların ilişki içindeki davranışlarının büyük ölçüde erken dönem bakım deneyimleri tarafından şekillendiğini söyler. Bu kuramsal çerçeve kapsamında bağlanma stilleri; bireyin yakınlık kurma, güven geliştirme, ayrılık durumlarını yönetme ve duygusal düzenleme becerilerini anlamada önemli bir kavramsal araç olarak değerlendirilmektedir. Bu erken deneyimler; güvenli, kaygılı ve kaçıngan olmak üzere farklı bağlanma örüntülerinin oluşmasına katkıda bulunur. Güvenli bağlanan bireyler yakınlıkla rahat, duygusal olarak istikrarlı ve ilişkiyi yönetebilen kişilerdir. Kaygılı bağlanan bireyler terk edilmekten korkar ve duygusal yoğunluğa daha duyarlıdır. Kaçıngan bağlanan bireyler ise yakınlık arttığında tehdit algılar ve kendilerini korumak için uzaklaşma eğilimi gösterirler. Romantik ilişkilerde en çok zorlanan ve en fazla “keşke” üreten grup ise çoğu zaman kaçıngan bağlananlardır.Kaçıngan bireyler ilişkiye başlarken oldukça tutkulu olabilir. Yakınlık isterler, paylaşırlar, bağ kurarlar. Bu aşamada verdikleri sözler içten ve gerçektir: “Ben hep yanındayım.”, “Seni kimse üzemeyecek.”, “Artık biz varız.” Fakat ilişki ciddileştikçe ve duygu yoğunluğu arttıkça, çocukluk döneminden taşıdıkları “yakınlık = tehlike” algısı tetiklenir. Bu, bilinçli bir karar değil; otomatik ve refleksif bir duygusal savunmadır. Bu noktada kişinin zihninde şu çatışma başlar: “Yaklaşmak istiyorum. Ama yaklaşınca kaygım yükseliyor. Kaygıyı yönetmek yerine uzaklaşıyorum.” Bu uzaklaşma, sevginin bitmesinden değil, duygusal kapasitenin tükenmesinden kaynaklanır.Kaçıngan bireylerde sık görülen döngü genellikle şöyledir: Yaklaşırlar, bağ kurarlar, kaygıları artar, geri çekilirler, uzaklıkta rahatlarlar, özlem başlar, geri dönmek isterler; ancak yüzleşme korkusu nedeniyle adım atamazlar. Bu döngü, partnerde ciddi bir kafa karışıklığı yaratır: “Neden gitti?”, “Benden mi korktu?”, “Bir anda nasıl vazgeçti?” Oysa kişi çoğu zaman vazgeçmemiştir; sadece yakınlığın ağırlığını taşıyamamıştır.Kaygılı bağlanan bireyler ise ilişkide daha adanmıştır; bağlanır, yatırım yapar ve ilişkiyi sürdürmek ister. Karşı taraf uzaklaştığında ilk tepkileri kendilerini suçlamak olur: “Yeterli gelmedim.”, “Bende bir eksik var.”, “Daha dikkatli olmalıydım.” Ancak bu düşünceler gerçeği yansıtmaz. Çünkü kaçıngan bağlanan kişiler için aslında sevgi konusunda bir eksiklikten söz etmek doğru değildir; eksik olan, çoğu zaman kişinin duygusal düzenleme kapasitesidir. Bu nedenle ilişkinin neden bittiği sorusunun cevabı çoğu zaman şudur: İki bağlanma stili birbirini tamamlayamamıştır.Kaçıngan bireyler duygularını bastırdıkları için ilişki biterken güçlü görünürler. Ancak zaman geçtikçe bastırılan duygular geri döner; özlem, pişmanlık, merak ve idealizasyon ortaya çıkabilir. Birçok kaçınganın ortak cümlesi şudur: “Keşke farklı olsaydı… ama elimden gelmedi.” Bu durum, sevginin eksikliğinden değil, duygusal olgunluğun sınırlılığından kaynaklanır. Geri dönmek isterler mi? Evet. Dönebilirler mi? Çoğu zaman hayır. Çünkü geri dönüş, yüzleşmeyi; yüzleşme ise kırgınlığı, hatayı ve sorumluluğu kabul etmeyi gerektirir. Ve bunlar, kaçıngan bağlanmanın en zorlandığı alanlardır.Aşk tek başına yeterli değildir. Bir ilişkinin sürdürülebilmesi için duygusal esneklik, yük taşımaya dayanıklılık, yüzleşme becerisi, ilişki içinde sorumluluk alabilme ve bağlanma güvenliği gerekir. Bunlardan biri eksik olduğunda ilişki kendi ağırlığı altında çöker. Bu nedenle terk edilen tarafın kendisini değersiz hissetmesi, bilimsel olarak temeli olmayan bir duygudur. Ayrılık, sevginin azlığını değil, bağlanma kapasitesinin sınırlılığını gösterir.Burada küçük bir parantez açmakta fayda var: İnsan zihni, yaşadığı duygusal acıya anlam vermek ister. Bu nedenle ayrılık sonrası birçok kişi “Merkür retrosu yüzünden oldu”, “Zaten o İkizler burcuydu”, “Burçlarımız hiç uymuyordu” ya da “Demek ki beni hiç sevmemiş” gibi açıklamalara yönelir. Bu açıklamalar, yaşanan karmaşık duyguları anlamlandırmak açısından geçici bir rahatlama sağlayabilir. Ancak psikolojik açıdan bakıldığında, ilişkilerin sürdürülmesinde belirleyici olan unsur çoğu zaman burçlar ya da gezegen hareketlerinden ziyade, bireylerin duygusal yakınlığa ne kadar tahammül edebildiği, çatışmayı nasıl yönettiği ve bağlanma sistemlerinin nasıl çalıştığıdır. Elbette aynı burçtan olup yıllarca sağlıklı ilişki sürdüren çiftler de vardır, birbirine “uyumsuz” denilen burçlardan olup güvenli bağ kurabilen çiftler de. Çünkü ilişkinin kaderini çoğu zaman astrolojik uyumdan çok, kişinin kendi duygusal yaralarıyla ne ölçüde yüzleşebildiği belirler. Kısacası, ayrılıkların sorumluluğunu tamamen Merkür retrosuna, burçlara ya da “beni hiç sevmemiş” düşüncesine yüklemeden önce, bağlanma örüntülerimize de bakmakta fayda vardır. Çünkü bazen sorun gerçekten aşk değil, bağlanma sistemimizin bize öğrettiği ilişki kurma biçimidir. Bu yüzden bir ilişki bittiğinde, kendinizi eksik ya da yetersiz ilan etmeden önce, bazen sorunun sevgide değil, sevginin sürdürülebilmesi için gereken duygusal kapasitede olabileceğini hatırlayın. Bazı aşklar bitmez; sadece onları taşıyacak duygusal kapasite tükenir.Sonuç olarak, ilişki bitişlerinde mutlaka bir suçlu aramaya gerek yoktur. Her birey, kendi gelişmişlik düzeyinin izin verdiği kadar ilişki kurabilir. Bağlanabilen kalır, bağlanamayan gider, kaygılı olan anlamaya çalışır, kaçıngan olan ise çoğu zaman açıklamadan uzaklaşır. Bitmek zorunda kalan ilişkilerde kaybeden biri yoktur; ancak kalan taraf çoğu zaman daha fazla duygusal olgunluk geliştirmiş olan taraftır. Kısacası, her ayrılığı Merkür retrosuna, burçlara ya da “beni hiç sevmemiş” düşüncesine bağlamadan önce, bağlanma stilimize de bir göz atalım. Çünkü o zaman aşkın bir suçu yoktur, diyebiliriz. Uzman Klinik Psikolog Elif Darıdereli

AŞKIN GİZLİ KODLARI:

AŞKIN GİZLİ KODLARI: BAĞLANMA STİLLERİ VE İLİŞKİLERİMİZDEKİ GEOMETRİİlişkilerimizde neden bazı insanlara deli gibi çekiliriz? Neden birisi bizi çok sevdiğinde nefes alamıyormuş gibi hisseder ve kaçarız; ya da tam tersi, partnerimiz biraz uzaklaştığında neden dünyamız başımıza yıkılacakmış gibi büyük bir panik yaşarız?Yetişkinlikte yaşadığımız aşkların, kavgaların, ayrılıkların ve yakınlık kurma biçimlerimizin arkasında rastgele tesadüfler değil, çok güçlü bir psikolojik temel yatar: Bağlanma Stilleri.İngiliz psikiyatrist John Bowlby ve ardından Mary Ainsworth tarafından geliştirilen Bağlanma Kuramı, bize çok net bir gerçeği söyler: Bebekken bakım verenimizle (genellikle annemizle) kurduğumuz ilk bağ, yetişkinlikte partnerimizle kurduğumuz bağın prototipidir. Çocukken dünyayı ve sevgiyi nasıl öğrendiysek, büyüdüğümüzde aşkı da öyle yaşarız.Gelin, ilişkilerimizi perde arkasından yöneten 4 temel bağlanma stilini ve bunların seans odalarına yansıyan dinamiklerini yakından inceleyelim.1. Güvenli Bağlanma (Secure Attachment)İçsel Motto: "Ben değerliyim, sen de güvenilirsirsin. Birbirimize hem yakın olabiliriz hem de ayrı birer birey olarak kalabiliriz."Güvenli bağlanan bireyler, çocukluklarında ihtiyaç duydukları her an ebeveynlerinin orada olacağını, sevginin tutarlı ve kalıcı olduğunu deneyimlemiş şanslı azınlıktır.İlişkilere Yansıması: Yakınlık kurmaktan korkmazlar, ama partnerlerine bağımlı da olmazlar. Reddedilme korkusuyla yaşamazlar. İlişkide bir kriz çıktığında bunu bir felaket senaryosuna dönüştürmek yerine açık, dürüst ve sakin bir iletişimle çözmeye çalışırlar. Partnerlerinin arkadaşlarıyla vakit geçirmesi veya kendine ait bir alanının olması onlarda bir tehdit hissi yaratmaz. Güvenli limandırlar; hem sığınmayı hem de özgür bırakmayı bilirler.2. Kaygılı-Kararsız Bağlanma (Anxious-Preoccupied Attachment)İçsel Motto: "Ben sevilmeye layık mıyım emin değilim ama senin beni bırakmandan ölesiye korkuyorum."Çocukluklarında ebeveynlerinin sevgisi ve ilgisi tutarsız olan bireylerde gelişir. Anne bazen çok ilgili, bazen ise kendi dertlerine gömülüp çocuğu duygusal olarak yalnız bırakmıştır. Çocuk, sevgiyi kaybetmemek için sürekli tetikte ("hiperaktif") olmayı öğrenmiştir.İlişkilere Yansıması: Yetişkinlikte bu kişiler ilişkide sürekli bir "terk edilme" ve "reddedilme" radarı ile dolaşırlar. Partnerinin bir anlık sessizliği, telefona geç cevap vermesi ya da yorgun olması hemen şu senaryoyu tetikler: "Beni artık sevmiyor, kesin gidecek." Yoğun bir şefkat ve sürekli onaylanma ihtiyacı duyarlar. Partnerlerini kaybetmemek için aşırı fedakar olabilirler, ancak içten içe biriken bu kaygı sık sık öfke patlamalarına, küsmelere veya partneri sürekli denetleme (telefon kontrolü, sorgulamalar) davranışlarına yol açar.3. Kaçınmacı Bağlanma (Dismissive-Avoidant Attachment)İçsel Motto: "Kimseye ihtiyacım yok. Yakınlık tehlikelidir, en güvenli yer kendi kalemdir."Çocukluk döneminde duygusal ihtiyaçları, ağlamaları veya kırılganlıkları ebeveynleri tarafından reddedilmiş, küçümsenmiş ya da görmezden gelinmiş kişilerin geliştirdiği stildir. Çocuk çok erken yaşta şu kararı almıştır: "Kimse bana yardım etmeyecek, o yüzden sadece kendime güvenmeliyim."İlişkilere Yansıması: Bu bireyler bağımsızlıklarına aşırı derecede düşkündür. Dışarıdan bakıldığında çok güçlü, soğukkanlı ve kendine yeten insanlar gibi görünürler. Ancak bir ilişkide duygular derinleşmeye ve "yakınlık" kurulmaya başladığında, içgüdüsel olarak tehlike çanları çalar ve geri çekilirler. Partnerleri onlardan duygusal bir paylaşım beklediğinde duvar örerler, konuyu değiştirirler ya da işe, hobilerine sığınırlar. Çatışma anlarında mantığa sığınarak duygulardan tamamen kaçarlar.4. Korkulu-Kaçınmacı / Dağınık Bağlanma (Fearful-Avoidant / Disorganized)İçsel Motto: "Sana çok ihtiyacım var ama yaklaşırsan canımı yakacaksın, o yüzden benden uzak dur ama beni bırakma."Bağlanma stilleri arasında en karmaşık ve yıpratıcı olanıdır. Genellikle çocuklukta fiziksel/duygusal istismara uğramış, travmatik veya kaotik ailelerde büyümüş kişilerde görülür. Çocuk için sığınılacak liman (ebeveyn) aynı zamanda korkunun da kaynağıdır. Zihin felç olur: "Korktuğumda kime kaçacağım? Beni korkutana mı?"İlişkilere Yansıması: Yetişkinlikte tam bir "Git-Gel" (Push-Pull) dinamiği yaşarlar. Hem sevilmeyi ve yakınlığı delicesine isterler hem de birisi onlara yaklaştığında inanılmaz bir zarar görme korkusuyla o kişiyi iterler. İlişkileri genellikle çok fırtınalı, tutkulu ama bir o kadar da yıkıcıdır. Ne partnerleriyle yapabilirler ne de onsuz kalabilirler.En Büyük Aşk Tuzağı: Kaygılı ve Kaçınmacı Dansıİlişkiler dünyasında en sık karşılaşılan kısırdöngü, Kaygılı bir birey ile Kaçınmacı bir bireyin birbirine çekilmesidir. Psikolojide buna "Endişeli-Kaçınmacı Tuzağı" denir.Kaygılı birey, kaçınmacının o mesafeli duruşunu "fhedilmesi gereken bir kale" veya "gizemli bir karizma" olarak algılar. Kaçınmacı ise kaygılının yoğun ilgisini başlangıçta gurur okşayıcı bulur. Ancak ilişki ilerledikçe:Kaygılı daha çok yakınlık ister $\rightarrow$ Kaçınmacı boğulur ve geri çekilir.Kaçınmacı geri çekildikçe $\rightarrow$ Kaygılının terk edilme korkusu tetiklenir ve daha çok üstüne gider.Kaygılı üstüne geldikçe $\rightarrow$ Kaçınmacı duvarlarını daha da yükseltir.Bu durum, iki taraf da tükenene kadar devam eden yıkıcı bir aşka dönüşür.Geleceğiniz, Geçmişinizin Kaderi Olmak Zorunda DeğilBağlanma stiliniz bir DNA zinciri gibi değiştirilemez değildir. Evet, temelleri çocuklukta atılmıştır ama yetişkinlikte farkındalık ve emekle "Kazanılmış Güvenli Bağlanma" (Earned Security) geliştirmek mümkündür.Peki, bu dönüşüm nasıl başlar?Kendi Stilini ve Tetikleyicilerini Tanı: Partnerin mesaj atmadığında verdiğin tepki çocukluğundaki hangi boşluktan besleniyor? Ya da o tartışma anında odayı terk ederken içindeki hangi çocuk kendini korumaya çalışıyor? Bunu fark etmek ilk adımdır.Duygusal Düzenleme (Regülasyon) Becerisi Geliştir: Kaygılıysan, o panik anında hemen partnere saldırmak yerine durup kendi kendini sakinleştirmeyi (öz-şefkat); kaçınmacıysan, korktuğunda hemen kaçmak yerine partnere "Şu an biraz zamana ihtiyacım var, sonra konuşalım" diyebilmeyi öğrenmek gerekir.Güvenli İlişki Deneyimleri Ara: Sizi sürekli tetikleyen, kaygınızı besleyen ya da duvarlarınızı kalınlaştıran toksik dinamikler yerine; size alan açan, güven veren ve tutarlı insanlarla bağ kurmayı seçin.Son Söz: Bağları Yeniden ÖrmekEğer ilişkilerinizde hep aynı kör noktalara çarpıyor, sevmek ve sevilmek isterken kendinizi hep yaralanırken buluyorsanız, bu görünmez bağların haritasını çıkarma vaktiniz gelmiş demektir.Psikolojik danışmanlık süreci, geçmişte aldığınız o kırık dökük bağlanma haritalarını güvenli bir masaya yatırdığımız alandır. Psikolojik danışma seansında; içinizdeki o korkan, kaçan ya da delicesine tutunmaya çalışan çocukla tanışır, onun elini tutar ve bugünkü yetişkin ilişkilerinizde hak ettiğiniz o güvenli, huzurlu ve tatmin edici sevgiyi nasıl inşa edeceğinizi adım adım öğrenirsinizKendi bağlarınızı çözmeye ve ilişkilerinizde özgürleşmeye hazır olduğunuzda, buradayım.
Nisa SAĞLAM 06.06.2026

Modern Zamanın Suçluluk Duygusu

KENDİ HAYATININ BAŞROLÜNDEN ÇIRAKLIĞINA DÜŞMEK: "HAYIR" DİYEMEMEK VE SAĞLIKLI SINIRLARIN PSİKOLOJİSİModern insanın günlük yaşantısına uzaktan bir göz atalım: Sabah erkenden uyanıp işe yetişen, iş yerinde yöneticisinin ve iş arkadaşlarının tüm ricalarını —kendi iş yükü taşsa bile— tebessümle kabul eden, akşam arkadaş grubunun aslında hiç gitmek istemediği planına "Ayıp olmasın" diyerek katılan, hafta sonu ise ailesinin ondan beklediği tüm görevleri eksiksiz yerine getirmek için koşturan bir profil. Dışarıdan bakıldığında bu kişi; harika bir çalışan, mükemmel bir dost, fedakar bir evlat veya ebeveyndir. Herkes onun ne kadar "iyi niyetli" ve "uyumlu" olduğundan bahseder. Ancak bu parıltılı vitrinin arkasındaki mutfağa geçip o kişinin iç dünyasına baktığımızda karşılaştığımız manzara bambaşkadır: Derin bir zihinsel yorgunluk, geçmek bilmeyen bir kronik stres, içten içe büyüyen bir öfke ve en acısı da, "Ben kendi hayatımda neredeyim?" sorusunun yarattığı o büyük boşluk hissi.Eğer siz de hayatınızın merkezine başkalarının isteklerini koyup, kendi ihtiyaçlarınızı sürekli en arka sıraya itiyorsanız; "Hayır" demek istediğiniz anlarda boğazınız düğümleniyor ve yerini suçluluk duygusuna bırakıyorsa, çok temel bir psikolojik sınır ihlalinin kurbanı olabilirsiniz. Bizim gibi toplulukçu, onay odaklı ve bağ kurmanın "her şeye boyun eğmek" olarak algılandığı kültürlerde, sınır çizmek maalesef bir bencillik gibi etiketlenir. Oysa psikolojik gerçeklik bize tam tersini söyler: Sağlıklı sınırlar çizememek, bireyin kendi hayatının başrolünden çıkıp başkalarının hayatında bir çırağa dönüşmesine neden olur."Hayır" Demek Neden Bu Kadar Zor?Bir insana "Hayır" demek, teknik olarak sadece iki heceli basit bir kelimeyi telaffuz etmektir. Ancak iş eyleme dökmeye geldiğinde zihnimizde adeta devasa bir deprem yaşanır. Peki, neden bu kadar korkarız bu kelimeden? Bunun arkasında çocukluk yıllarımıza kadar uzanan derin kökler ve bazı temel psikolojik inançlar yatar:Sevilmeme ve Dışlanma Korkusu: Çocukluk döneminde sadece "söz dinlediğinde", "uyumlu olduğunda" veya "başkalarını memnun ettiğinde" sevgi ve onay görmüş bireyler, erken yaşta şu hatalı inancı geliştirirler: "Ben sadece başkalarının benden beklediğini yaparsam sevilmeye layık olurum. Kendi isteklerimi dayatırsam yalnız kalırım." Bu çocuksu onaylanma ihtiyacı (childish approval seeking), yetişkinlikte de peşimizi bırakmaz.Çatışmadan Kaçınma Refleksi: Pek çok insan için karşı tarafın hayal kırıklığına uğraması, öfkelenmesi veya surat asması katlanılamaz bir durumdur. İlişkideki en ufak bir gerginliği bir felaket gibi algılayan zihin, o anki huzuru korumak adına kendi sınırlarını feda eder. "Huzurumuz kaçmasın" diye söylenen her "Evet", kişinin kendi iç huzuruna indirdiği bir darbedir.Aşırı Sorumluluk Duygusu: "Hayır" diyemeyen kişiler genellikle başkalarının duygularından, mutluluğundan ve hatta başarısından kendilerini sorumlu hissederler. Arkadaşı üzgünse onu teselli etmek zorundadır, iş arkadaşı sıkıştıysa onun işini üstlenmelidir. Bu, taşınması imkansız bir psikolojik yüktür.Sınır Çizmemenin Ağır Faturası: Kronik Öfke ve TükenmişlikSınır çizemediğimizde, dış dünyaya karşı her zaman "iyi, kibar ve verici" görünürüz. Ancak halının altına süpürülen her bastırılmış duygu, içeride birikmeye devam eder. Kendinizden verdiğiniz her taviz, bir süre sonra karşı tarafa karşı gizli bir öfke (resentment) beslemenize neden olur. "Ben onun için her şeyi yapıyorum, neden o benim sınırlarımı görmüyor?" diye düşünürken bulursunuz kendinizi. Oysa acı gerçek şudur: Siz sınırlarınızı net bir şekilde çizmediğiniz sürece, insanların o sınırları çiğnemesinden dolayı onları suçlayamazsınız. İnsanlar, izin verdiğiniz sürece hayat alanınızı işgal ederler.Bu kısırdöngü zamanla kişiyi kronik yorgunluğa, depresif duygu durumuna ve nihayetinde psikolojik tükenmişliğe (burnout) sürükler. Kişi kendine, hobilerine, dinlenmeye vakit bulamaz hale gelir. Çünkü onun zamanı, enerjisi ve zihni zaten başkaları tarafından çoktan parsellenmiştir.Sağlıklı Sınır Nedir? (Ve Ne Değildir?)Sınır çizmek denildiğinde insanların aklına genellikle etrafına devasa, aşılmaz duvarlar örmek, insanları hayatından tamamen çıkarmak ya da kaba ve bencil biri olmak gelir. Bu çok büyük bir yanılgıdır. Sağlıklı bir sınır, bir duvar değil; evinizin kapısı gibidir. Kapının ne zaman açılacağına, içeriye kimin, ne kadar süreyle gireceğine ve hangi şartlarda kalacağına siz karar verirsiniz. Sınır çizmek; karşı tarafa düşman olmak değil, kendi varlığınızı koruma altına almaktır. Sınır çizdiğinizde karşınızdaki insana aslında şu mesajı verirsiniz: "Seni seviyorum, sana değer veriyorum ama kendimi de en az senin kadar seviyor ve kendime de değer veriyorum."Adım Adım Sınır Çizme SanatıGeçmişten gelen o güçlü "herkesi memnun etme" kalıbını bir günde yıkmak elbette kolay değildir. Ancak bu, kas gibidir; egzersiz yaptıkça güçlenir. İşte hayatınızda sınır çizmeye başlamak için kullanabileceğiniz bazı psikolojik pratikler:Zaman Kazanın (Hemen 'Evet' Demeyin): Birisi sizden bir ricada bulunduğunda zihniniz otomatik olarak "Tabii ki yaparım" demeye meyillidir. Bu otomatik pilotu devre dışı bırakın. "Şu an programımı tam hatırlamıyorum, bir kontrol edip sana döneyim" diyerek kendinize düşünme alanı yaratın. O alanda gerçekten bunu isteyip istemediğinizi sorgulayın.Suçluluk Duygusuna Yer Açın: "Hayır" dediğinizde içinizde yükselecek olan o suçluluk ve huzursuzluk hissi çok normaldir. Bu hissi yok etmeye çalışmayın. O suçluluk duygusunun varlığına izin verin, onunla birlikte kalın ama yine de kendi değerleriniz doğrultusunda sınırınızı korumaya kararlı olun. Unutmayın, suçlu hissetmeniz yanlış bir şey yaptığınız anlamına gelmez; sadece eski ve sağlıksız bir alışkanlığı değiştirdiğiniz anlamına gelir.Gerekçesiz ve Net Olun: "Hayır" derken sayfalarca açıklama yapmak, mazeretler üretmek ya da yalan söylemek zorunda değilsiniz. Açıklama yaptıkça karşı tarafa sınırınızı esnetmesi için koz vermiş olursunuz. "Çok isterdim ama şu an buna ayıracak enerjim/zamanım yok" cümlesi son derece yeterli, net ve saygındır.Son Söz: Kendi Hayatınızın Direksiyonuna GeçmekHayat, başkalarının beklentilerini karşılayarak harcanamayacak kadar kısa ve kıymetlidir. Sürekli başkalarını memnun etmeye çalışarak geçirdiğiniz bir yaşamın sonunda, elinizde kalan tek şey kocaman bir pişmanlık ve yaşanmamış bir kendilik hissi olacaktır.Eğer siz de sınırlarınızı çizmekte zorlanıyor, "Hayır" demenin yarattığı o yoğun kaygı ve suçluluk duygusuyla baş edemiyorsanız, bu düğümü tek başınıza çözmek zorunda değilsiniz. Psikolojik danışmanlık süreci; kendi ihtiyaçlarınızla yeniden tanışacağınız, çocuklukta kazandığınız o onaylanma prangalarından özgürleşeceğiniz ve hayatınızın direksiyonunu yeniden kendi elinize alacağınız güvenli, yargısız bir alandır. Kendinize bir iyilik yapın ve bugün, başkalarına "Hayır" derken kendinize kocaman bir "Evet" demenin ilk adımını atın. Çünkü siz, sınırlarınızla ve tüm özgünlüğünüzle değerlisiniz.
Nisa SAĞLAM 31.05.2026