1. Uzmanlar
  2. Muhammed Cihad IŞIK
  3. Blog Yazıları
  4. Aristoteles Psikolojisi ve Aristoteles’in Psikoloji Bilimine Katkıları

Aristoteles Psikolojisi ve Aristoteles’in Psikoloji Bilimine Katkıları


Özet


 


Bu çalışmada Aristoteles’in psikoloji bilimini ilgilendiren konularda görüşlerinin derlendiği bu çalışmada; ruh, akıl, duyumlar, ruh ve beden ilişkisi, iyi ve mutluluk kavramları açıklanarak bu kavramların modern psikoloji biliminin oluşmasında ne gibi katkılarının bulunduğunu açıklamak amaçlanmıştır. Özellikle psikoloji bölümüne katkısı bakımından duyum ve bilginin kaynağı üzerinde durularak öğrenme psikolojisinin temellerini hazırlayan Aristoteles görüşlerine yer verilmiştir.


Anahtar Kelimeler: Aristoteles, Etken ve Edilgin Akıl, Ruh ve Beden, Duyum


 

Yunan dünyasının Platon’dan sonraki en önemli düşünürü olan Aristoteles, döneminin bütün bilim alanlarıyla ilgilenmiş olan büyük bir bilgindir(Gökberk 1980:76). Aristoteles yaşadığı dönemde ahlak, siyaset, mantık, fizik, metafizik gibi bilgi alanlarında çeşitli çalışmalar yapmıştır. Aristoteles ayrıca psikoloji bilimini yakından ilgilendiren konulara da değinmiştir. Ruh ve beden, duyumlar, etken ve edilgen aklın varlığı, iyi ve mutluluk gibi çeşitli konularla ilgili kitaplar yazmş ve bu kavramları kendisinden önceki düşünürlerin de bilgilerinden yararlanarak yeni bir sisteme oturtmuştur. Özellikle hocası Platon’dan oldukça etkilenmiş, yıllarca Platon’un okulunda öğrenim görmüş ve hocalık yapmıştır. Ancak bilginin kaynağı, bilginin nasıl elde edileceği ve ruh-beden kavramlarını açıklaması bakımından görüşleri hocası Platon’un görüşlerinden farklıdır. Psikoloji bilimini yakından ilgilendiren bu görüşleri anlatmak ve açıklık getirmek için bu çalışmanın amacı Aristoteles’in psikoloji bilimine ne gibi katkılarının olduğunun anlaşılmasını sağlamaktır.  


 


İyi ve Mutluluk


Aristoteles iyi ve mutluluğun herkes için aynı anlama karşılık gelmediğini bu sebeple ortak bir iyi ve ortak bir mutluluktan bahsedilemeyeceğini belirtir(Aristoteles,2007). Nitekim bütün iyilerin altında toplanabileceği ortak bir iyi olamaz, çünkü var olan kaç şekilde dile getiriliyorsa –var olanı dile getirme biçimi olarak kategoriler- iyi de o kadar şekilde dile getirilebilir(Aristoteles, 2007: 1096a20-29).


İyi söz konusu olduğunda olanlardan yola çıkılacağından Platon’un ileri sürdüğü gibi tümel bir kavramdan hareket edilmesi, doğru bir başlangıç noktası değildir(Molacı,M, 2018 ss.41). Mutluluğun insan için ifade ettiği şeyin insanın erdemine bağlı olduğunu belirtir Aristoteles. Bu konuda insanı öteki canlılardan ayıran aklın varlığından söz etmek gerekir ki akıl mutluluğun kaynağını oluşturacak ruhtan bağımsız değildir. Erdemi ise Melike Molacı şöyle açıklamıştır: “Erdemli kişi gerektiği zaman, gerken şeylere, gereken kişilere karşı, gerektiği için, gerektiği gibi eyleyerek orta olanı ve en iyiyi yapandır.”(Molacı M, 2018 ss.45)


 


Ruh ve Beden


Beden kişinin organlarla oluşturulan maddi varlığını ifade ederken ruh ise bedenin ilk formunun temsil eder. Ruh canlı bir varlığın formu ya da edimselliğidir. Ruh, canlı bir cismin ilk edimselliğidir. Bir insan uykudayken bile ruha sahiptir, ama o bu durumda bütünüyle edimsel değildir, bitkisel işlevi hariç, onun işlevleri bu sırada uyku halindedir. Canlı bir cisim organlarla donatılmış, yani farklı etkinliklere ustalıkla uyarlanmış bir kısımlar çeşitliliği içeren bir cisimdir. Dolayısıyla ruh ‘organlarla donatılan doğal bir cismin ilk edimselliğidir(Aristoteles, 2000).


Aristoteles ruh ve bedeni dualistik bir bakış açısıyla ele almayıp beden ve ruhu bir bütün olarak ele alır ancak ruhun bedende önce ve bedenden sonra da yani bir forma dahil olmadan önce ve bir forma sahip olduktan sonra da asıl forma bağlı olduğunu söylemiştir(Aristoteles, 2007). Descartes’e kadar geçerliliğini sürdüren bu görüş Descartes’ten sonra yerini dualistik bakış açısına bırakmıştır. Aristoteles beden ve ruhu birbirinden ayırmamış, beden ve ruhu birbirlerini tamamlayan iki unsur olarak görmüştür. Ruhun ve bedenin dünya içinde bilgilerinin varlığı ise Platon’un ve Aristoteles’in görüşlerinde farklılık göstermektedir. Bu konuda Afşar Timuçin şöyle söylemiştir: “...ruh göçüne inanan ülkücü Platon’da ruh bilgiyle ilgili deneylerini düşünülür Dünya’da yapmakta, bu dünyaya bilgiyle yüklü olarak gelmektedir; oysa Aristoteles’de bilgi ancak ve ancak bu dünyanın bilgisidir.”(Timuçin, 1976, ss.111).


 


Ruh ve Yetileri


Aristoteles ruhun bitkilerde, hayvanlarda, insanlarda ve Tanrı’da bulunduğunu söylemiş ve ruhun yetileri olduğundan bahsetmiştir. Ruh bitki ve hayvanda basit haliyle insan ve Tanrı’da ise üst düzeyde vardır. Ruhun yetileri farklıdır ve farklı amaçlara hizmet ederler(Aristoteles, 2000). Ruhun yetileri canlılarda birbirlerine eklenerek ilerler. Bitkide olan yeti hayvanda da vardır bu sebeple hayvanda olan tüm yetiler insanda da vardır ve en son ruhun doruk noktasına ulaştığı Tanrı’da, ruhun bütün yetileri bulunmaktadır.


Aristoteles’in ruhu; bedeni hareket ettiren, onun doyumunu sağlayan, duyumlamasını ve düşünmesini sağlayan formdur. Bu bakımdan Aristoteles’in ruh tanımlamasının günümüzdeki zihin anlayışına benzerliği görülebilir. Elbette günümüzde zihnin işlevleri o zaman fark edilenden çok daha fazladır. Ruhun insanda bulunan yetileri sıralanırken algı, bellek ve tahayyülden bahseder Aristoteles ve bahsi geçen kavramlar günümüzde bilişsel psikolojinin uğraş alanlarıdır.


 Beslenme


Bitki ruhun fizyolojik, kimyasal, mekanik işlemlerinden sorumludur. Beslenme ise ruhun bitkilerde bulunan yetisi olmakla beraber en temel yetidir. Canlının hayatını sürdürmesi için ihtiyaç duyduğu gıdayı almasıdır. Bitki ihtiyaç duyduğu gıdayı bağlı olduğu topraktan alıp canlılığını sürdürmeye çalışır. Aristoteles beslenme yetisiyle beraber üreme yani neslin devamından da bahseder. Üreme, bireyselliğin devamından ayrı bir şey olup türün devamının sağlanmasıyla asıl form olan Tanrıyla bir olmanın bir yoludur. Aristoteles ruhun bir yanının akıldan yoksun olduğunu bir yanının ise akılla beraber olduğunu belirterek akıldan yoksun olan yanının bitkilerde bile bulunan beslenme gibi faaliyetlerden oluştuğunu akıldan yoksun olmayan, akılla beraber olan yanının ise hayvanlarla ortaklaşa sahip olunan iştiha yani arzular, hazlar isteklerdir. Canlılar âleminde bitkilerin sadece beslenme yetisine sahip olmalarına karşın, diğer canlılar beslenme yetisiyle birlikte duyum yetisine de sahiptirler(Aristoteles, 2000).


   


Dokunma ve Hareket


Farklı duyumlamalar arasında bütün hayvanlara ait temel bir duyumlama vardır: bu dokunmadır(Aristoteles, 2000, ss.73) Hayvanlarda ruhun beslenme yetisinin yanında dokunma yetisi de vardır. Öteki duyumlardan farklı olarak hayvanda dokunma duyumu bulunur. Hayvanlar dokunarak haz alır. Hareket etme vardır ve bu hareket her zaman belirli bir amaca yönelir ancak bu yönelme için aklın varlığı gerekli değildir. Dokunma ve beslenme hayvan ruhunun bir yetisidir ve ruhun işlevlerinden olan hareket etme sayesinde bitkilerden farklı olarak beslenmek için yiyeceğine doğru hareket eder. Dokunmada ise yine amaca yönelik hareket vardır. Amaç dokunsal ve arzusal hazdır.


 


Duyum ve Duyumdan Elde Edilen Bilgi


Aristoteles, sürekli değişim içinde olan dış dünya hakkında mutlak bilgiye deneyimler yoluyla ulaşılabileceğini savunmuştur. Bilgiye edinmek için tümevarımsal yöntemi tercih etmemiş, tümdengelimin daha önemli olduğunu savunmuştur(Timuçin, 1976). Tümdengelim, zihnin evrensel bir doğrudan yola çıkarak daha az evrensel bir doğruyu ortaya koyma işlemidir(Timuçin, 1976, ss.77).


Aristoteles’in İkinci Analitikler’in birinci kitabının ikinci bölümünü Afşar Timuçin şöyle özetler: “Bir şeyin bilimine sofistler gibi rastgele değil ama mutlak bir biçimde sahip olduğumuza inanıyoruz, bir şeyi var eden nedeni tanıdığımıza, bu nedenin o şeyin nedeni olduğunu bildiğimiz, ayrıca o şeyin olduğundan başka şey olmasının olanaksız olduğuna inandığımız zaman. Bilimsel bilginin yapısı budur işte.”(Timuçin, 1976, ss.82). Sofistler mutlak bilginin olmayacağını, değişen dünya ile birlikte algılarımızın da değiştiğini ileri süren eski Yunanda yaşayan öğretmenlerdir. Mutlak bilginin olmayacağını ancak yararlı bilginin olacağını düşünürler. Bu yüzden o dönemin Yunanlılarını ahlaklı, erdemli ve iyi olmaya davet etmiş, öğretilerde bulunmuşlardır. Aristoteles, sofistlerle bilginin deneyimlerle öğrenileceği görüşünü paylaşır ancak mutlak bilginin olmayacağı konusunda görüşleri farklılaşır.


  Aristoteles bilgi edinmenin yolunun deneyimler olduğunu ileri sürer ve bilgiyi işleyebilmek için kişinin doğuştan getirdiği aklın kullanılması gerektiğini de ekler. Nesnelerden gelecek etki, duyu organımızla duyumlar şeklinde aklımızda işlenir ve bu şekilde kişi aklını kullanarak mutlak bilgiye ulaşmış olur. Insan ruhu akıl sayesinde dış dünyayla ilgili duyumlarını organize edebilir.Deneyimleri kaydeder ve zihnindeki bu kayıtlı deneyimleri bilgiye dönüştürebilir. İnsan ruhunun yaratma(yeni bilgi elde etme) özelliği vardır ve bu yeni bilgiyi de kaydeder. Deneyimlerin kaydedilmesi ve hatırlanması ise belirli kurallara göre olur: yakınlık, zıtlık ve benzerlik.


a) Yakınlık: Kaydedilen son bilginin hatılanmasının daha kolay olması, zamansal olarak en yakın zamandaki işlenen bilginin daha kolay hatırlanmasını içerir.


b) Zıtlık: Nesnelerin, eylemlerin zıttıyla var olması ve kaydedip hatırlarken bu ilkenin kullanılmasını içerir. Aydınlığı hatırlayabilmek için karanlık bilinmelidir ya da güzel ancak çirkinlerin varlığında anlaşılır.


c) Benzerlik: Bir tözün kaydedilmesi aynı zamanda benzer olduğu başka tözlerin varlığıyla da ilgilidir. Daha önce duyumların işlenmesiyle zihnimize kaydettiğimiz bilgiye benzer bir duyumdan bilgi aldıysak, bu benzerle birlikte zihnimize kaydetmemiz ve hatırlamamız daha kolay olur. Çam ağacını zihnimize kaydettikten sonra çınar ağacını görüp zihnimize kaydetmemiz daha kolay olacaktır çünkü ikisinin de ortak özelliklerinin üstüne inşa edilen ve birbirinden ayrılan özellikleri bulunur. Bu ortak özellikler kaydetmemizi kolaylaştırır.


           Aristoteles ruhun yetilerinden bahsederken bir hiyerarşinin olduğundan ve en tepede yani doruk noktasında Tanrı’nın bulunduğundan bahseder. Tanrı’dan önce olan insan ruhunun yetilerinin içinde ortak bir duyu olduğundan bahseder. Aristoteles, ortak duyuyu çeşitli nesneleri algılayan beş duyuya bağlı bir duyuymuş gibi ele almaktadır. Ortak duyunun temel işlevi duyulabilir objelerin algılanmasıdır. Ortak duyunun faaliyeti zihnin üst bir faaliyeti gibi görünmektedir. Fakat bu faaliyet, diğer duyu organlarının duyumsamış olduğu şeylerden ve kendilerinde kalan izlenimlerden tamamen bağımsız, kendi başına bir faaliyet olmayıp, onlarla bir bağlantı içindedir. Üst bir faaliyete sahip olan ortak duyu, aynı zamanda deneyin oluşmasına da yardımcı olmaktadır. Kısacası ortak duyu, duyu organlarında meydana gelen duyumların üzerine bir duyumdur, yani duyumun duyumu durumundadır(Arslan,2007). 


 

Duyulardan Elde Edilen Bilginin Yanlışlığı ve Algı


Duyulardan elde edilen bilgi akıl süzgecinden geçer ve bu sayede kaydedilip daha sonra hatırlanmak üzere belleğe kaydedilir. Aristoteles aklın varlığını kabul eder ve mutlak bilginin duyulardan gelen duyumların akıl ile işlenmesiyle oluştuğu söyler. Ancak akıl o bilgiyi her zaman doğru işleyemeyebilir. Bu noktada algı önemli rol oynar. Bilginin yanlışlığı duyum veya algıdan oluşmaz, bu duyum ve algının yanlış yorumlanmasından oluşur. Bu konuda Ahmet Arslan şöyle söylemiştir: “ ... Aristoteles doğru ve yanlışın duyum veya algıdan değil, duyum veya algı hakkında bulunduğumuz yargıdan ileri geldiği görüşündedir. Güneş bize Dünya’dan daha küçük görünmektedir. Bu görme algımızın kendisinde herhangi bir hata yoktur. Güneş’in bize Dünya’dan daha küçük “göründüğü” doğrudur. Eğer Güneş’in bize Dünya’dan daha küçük görünmediğini söylersek bunun bir hata oalcağı kesindir.”(Arslan, 2007, ss.71-72). Görüyoruz ki hatalı olan algı değil, algıladığımız şeyi yanlış yorumlamamızdır.


 


İmgelem(Tahayyül)


İmgelem(tahayyül) yani hayal etme, duyumlardan ve düşünmeden farklıdır ancak bunlar olmadan imgelemden de bahsedemeyiz. İmgelem aslında var olmayan bir durumdur. Duyumlar gerçek hayatın yansımalarıdır ancak imgelemin gerçekle bir bağlantısı olmayabilir. Gerçek olan şey hayal edilebileceği gibi gerçek olmayan şeyler de hayal edilebilir. Hayaller de zihinde belirli bir yeri kaplar ve kendine ait geçmiş bir hafıza oluşturur böylece aslında sadece hayal ettiğiniz ve hiç var olmamış bir şeyi düşünüp hazırlayabilirsiniz. Aristoteles rüyaları da tahayyülün içerisinde kabul etmiştir. Bu durum bilinçli olarak duyumlanmayan ya da düşünülmeyen imgelemin uyku esnasında açığa çıkması olarak yorumlanabilir(Arslan, 2007; Aristoteles, 2000).


 

Etkin Akıl ve Edilgin Akıl


Etkin ve edilgin akıl Aristoteles’in görüşlerinin doruk noktasıdır. Etkin ve edilgin aklı aklın iki ayrı yönü olarak düşünmek yanlış olacaktır. Bu ayrımı yapmak iki ayrı aklın da üstünde bir aklın varlığını kabulü mecbur kılar. Etkin akıl tam manasıyla Tanrısal akıl olarak görülmez ancak Tanrısal aklın insan ruhunda bulunan -algılama ve düşünme yetilerinin üstünde- tezahürüdür. Edilgin aklı ise kavrama terimiyle açıklamak yerindedir. Edilgin akıl dış dünyanın bilgisini kavrar ancak bu arada etkin akıl zaten bu bilgiyi biliyordur, denilebilir. Etkin akıl ruhta varlığını sürdürürken edilgin akıl insanın dış dünya duyumlarının farkına varmasını ve işleyip bilgi haline dönüştürmesini sağlar(Aristoteles, 2000). Aristoteles etkin aklın bedenden bağımsız olduğunu, ruhta olduğunu belirtir ve gerçekleşmemiş hiçbir potansiyel içermediğini, bir zaman bildiği şeyi her zaman bildiğini söyler.


 


Sonuç


Aristoteles’in tartıştığımız kavramlar hakkındaki görüşlerine günümüz psikoloji bilimi de açıklamalar getirmiştir. Psikoloji biliminin, özellikle öğrenme psikolojisinin temel aldığı esasları Aristoteles döneminin şartlarında belirlemiş ve kendi görüşleri çerçevesinde harmanlayarak bir sisteme oturtmuştur. Özellikle duyum ve algı konusundaki görüşlerinin öğrenme psikologlarını, iyi-mutluluk kavramları, etkin ve edilgin akıl kavramları ve duyulardan gelen bilginin işlenmesi hakkındaki görüşlerinin adli psikologları ilgilendirmesi bakımından önemlidir.


 


Tartışma


 Aristoteles’in bakış açısının; Platonla ve sofistlerle karşılaştırılması Aristoteles’in görüşleri dışında görüşlerin varlığının görülmesi ve Aristoteles’in diğer düşünürlerden hangi bakımlardan farklılaştığını görmek açısından yararlı olduğu düşünülüyor. Aristoteles’in psikolojiye yaptığı katkılarının anlaşılması açısından önemli olan bu çalışma, alandaki görüşleri anlamak, yorumlayabilmek ve tarihçesini anlayabilmek açısından yararlı görülüyor. Ancak ileriki çalışmalar için genel hatlarıyla anlatılan kavramların daha derinlemesine açıklanması ve psikolojiyi ilgilendirdiği düşünülen başka kavramların da eklenmesi; ileride bu alanda çalışma yürütecekler için yararlı olacaktır.


 


KAYNAKÇA


Aristoteles, (2001) Ruh Üzerine (Zeki Özcan, Çev.). İstanbul: Alfa Yayınları.


Arslan, A. (2007). İlkçağ Felsefe Tarihi. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.


Köz, İ.(2002). Aristoteles Mantığı ile Felsefe-Bilim İlişkisi. AÜİFD, 2, 355-374


Molacı, M.(2018). Aristoteles’in Etik Görüşü. Medeniyet ve Toplum/ Bahar, 32-57


Timuçin, A. (1976). Aristoteles Felsefesi. İstanbul: Kavram Yayınları.


 


Yayınlanma: 24.11.2021 12:40

Son Güncelleme: 24.11.2021 12:40

Kaygı (Anksiyete) Bozuklukları
Varoluşsal Anlam Arayışı
Online TerapiOnline Ter...
süre 50 dk
ücret 450
Yüz Yüze TerapiY. Yüze Ter..
süre 50 dk
ücret 450
Yapay zeka ile, kişiselleştirilmiş destek:
Menta AI
Yapay zeka ile,
kişiselleştirilmiş destek: Menta AI

Şimdi indir, konuşmaya başla

App Store'dan İndirGoogle Play'den İndir
Bunları da sevebilirsiniz...

"Hayır" Diyememek ve Sınır Çizmenin Psikolojisi

Hayatınızda başkalarının taleplerini kendi ihtiyaçlarınızın önüne koyduğunuz kaç an var? Arkadaşınızı kırmamak için gittiğiniz o yorgun akşam yemeği, iş yerinde aslında göreviniz olmayan ama "hayır" diyemediğiniz için üstlendiğiniz projeler veya ailenizin beklentileri altında ezilen kendi istekleriniz... Eğer sürekli başkalarını memnun etmeye çalışırken kendinizden bir şeyler eksildiğini hissediyorsanız, özgüveninizin en büyük düşmanıyla tanışıyor olabilirsiniz: Sınır koyamama sorunu.Peki, neden "hayır" demek bu kadar zor? Neden sınırlarımızı korumaya çalıştığımızda suçluluk duyuyoruz? Bu yazıda, sınır çizmenin psikolojik temellerine inecek ve özgüvenle bağını keşfedeceğiz.1. Sınır Çizmek Neden Bu Kadar Zor?Psikolojide sınır koyamama davranışı, genellikle geçmişte edindiğimiz bazı temel inançlarla (şemalarla) yakından ilgilidir. Özellikle Şema Terapi ekolü çerçevesinden baktığımızda, şu şemalar sınır çizmemizi engelleyen ana unsurlardır:Boyun Eğicilik Şeması: Kişinin, başkaları tarafından kontrol edilme veya cezalandırılma korkusuyla kendi isteklerini bastırmasıdır. "Eğer hayır dersem beni sevmezler" veya "Öfkelenirlerse bununla baş edemem" düşüncesi bu şemanın temelidir.Kendini Feda Şeması: Başkalarının acı çekmesini engellemek veya onlara yardımcı olmak adına kendi ihtiyaçlarını tamamen göz ardı etmektir. Bu kişiler genellikle çevrelerinde "çok yardımsever" olarak bilinirler ama iç dünyalarında derin bir boşluk ve tükenmişlik hissederler.Onay Arayıcılık Şeması: Öz-değerini sadece başkalarından gelen takdir ve onaya bağlamaktır. "Hayır" demek, karşı taraftan gelecek olumsuz bir tepki riskini göze almak demektir ve onay arayıcı birey için bu risk çok korkutucudur.2. Sınır Çizmemenin Bedeli: Kronik Yorgunluk ve TükenmişlikSürekli olarak başkalarının beklentilerini karşılamaya çalışmak, sadece zihinsel bir yük değil, aynı zamanda fiziksel bir yorgunluk kaynağıdır. Sınır çizemeyen bireylerde sıklıkla kronik stres, uyku bozuklukları ve psikosomatik ağrılar (özellikle omuz ve boyun ağrıları) gözlemlenir. Zihin sürekli olarak "Acaba birini kırdım mı?" veya "Sıradaki istek ne olacak?" kaygısıyla meşgul olduğu için, dinlenme anlarında bile gerçek bir rahatlama yaşanamaz. Bu durum uzun vadede tükenmişlik sendromuna (burnout) ve yaşama karşı duyulan ilginin azalmasına yol açabilir. Kendi ihtiyaçlarımızı ertelemek, bir süre sonra öz-şefkat duygusunun kaybolmasına neden olur.3. İş Hayatında Profesyonel Sınırlar: Kariyerinizi KorumakPek çok danışanım, özellikle iş hayatında sınır çizmenin "tembellik" veya "başarısızlık" olarak algılanmasından korkar. Oysa sağlıklı sınırlar, sizi daha verimli bir çalışan yapar. Her şeye "evet" dediğinizde, asıl odaklanmanız gereken öncelikli işlerinizdeki kalite düşer. Profesyonel sınırlar; mesai saatlerinize sadık kalmak, uzmanlık alanınız dışındaki işleri nezaketle reddetmek ve mola zamanlarını korumaktır. Unutmayın, iş yerinde çizilen sınırlar sizi "zor biri" yapmaz; aksine, zamanını ve emeğini doğru yöneten "saygın biri" yapar.4. Sınırlar ve Özgüven Arasındaki Kritik BağÖzgüven, sadece "ben yapabilirim" demek değildir; özgüven aynı zamanda "benim ihtiyaçlarım da önemli" diyebilme cesaretidir. Sağlıklı sınırları olmayan bir bireyin özgüveni sürekli dış faktörlere bağlıdır. Başkaları sizi onayladığında kendinizi iyi, eleştirdiğinde ise değersiz hissedersiniz.Sınır çizmek, kendinize olan saygınızı koruma biçiminizdir. Kendi alanınızı koruduğunuzda, zihninize şu mesajı gönderirsiniz: "Benim zamanım, enerjim ve duygularım kıymetli." Bu mesaj içselleştirildikçe, dışarıdan gelen onaya olan ihtiyacınız azalır ve gerçek özgüven inşa edilmeye başlar.5. Sınır Koyma Türlerini TanıyalımSınırlar sadece fiziksel değildir; yaşamın pek çok alanına yayılırlar:Duygusal Sınırlar: Başkalarının duygularından kendinizi sorumlu tutmamaktır. Bir yakınınız mutsuz olduğunda onu teselli edebilirsiniz, ancak onun mutsuzluğunun "sebebi" veya "çözümü" siz olmak zorunda değilsiniz.Zihinsel Sınırlar: Kendi düşünce ve inançlarınızı korumaktır. Başkalarının fikirlerine saygı duyarken, onlarla aynı fikirde olmama hakkınızı saklı tutmaktır.Zaman ve Enerji Sınırları: Sınırlı olan vaktinizi ve enerjinizi kime, ne kadar ayıracağınıza karar vermektir. "Bu akşam kendime vakit ayırmak istiyorum" demek, meşru bir sınırdır.6. Suçluluk Duymadan "Hayır" Demek Mümkün Mü? Kabul ve Kararlılık Terapisi (ACT), bize duygulardan kaçmak yerine onlarla nasıl yaşayacağımızı öğretir. Sınır koyduğunuzda suçluluk hissetmeniz çok normaldir; çünkü zihniniz eski alışkanlıklarını korumaya çalışıyordur.Duyguyu Gözlemleyin: Suçluluk geldiğinde onu bastırmayın. "Şu an zihnim bana başkalarını hayal kırıklığına uğrattığımı söylüyor ve bu yüzden suçluluk hissediyorum" diyerek duyguyu etiketleyin.Değerlerinize Odaklanın: Sınır koyduğunuzda neye "evet" dediğinizi düşünün. Arkadaşınıza "hayır" derken, belki de kendi dinlenme ihtiyacınıza veya ailenize ayıracağınız vakte "evet" diyorsunuzdur.Bilişsel Yeniden Yapılandırma (BDT): "Hayır dersem bencil biriyim" gibi otomatik düşüncelerinizi, "Kendi sınırlarımı korumak beni bencil değil, sağlıklı bir birey yapar" gibi daha gerçekçi düşüncelerle değiştirin.7. Profesyonel Destek Almanın ÖnemiSınır çizme sorunu genellikle çok derinlerde yatan değersizlik ve yetersizlik hislerinden beslenir. Yılların getirdiği bu kalıpları tek başına değiştirmek bazen direnç yaratabilir. Profesyonel bir psikolojik destek süreci; sınır koymanızı engelleyen çocukluk şemalarınızı fark etmenizi sağlar, güvenli ve yargısız bir alanda "hayır" deme pratiği yapmanıza yardımcı olur ve sosyal fobi veya anksiyete gibi sınır koymayı zorlaştıran diğer etmenleri ele almanıza imkan tanır.8. Kendi Değerinizi Yeniden TanımlayınSınır çizme yolculuğu, aslında kendinize verdiğiniz değeri yeniden keşfetme sürecidir. Başkalarını mutlu etmek için harcadığınız o muazzam enerjiyi, kendi iç dünyanızı iyileştirmeye ve öz-şefkat geliştirmeye yönlendirdiğinizde hayatınızdaki dengelerin nasıl değiştiğine şaşıracaksınız. "Hayır" demek, köprüleri yıkmak değil; kendi bahçenizin kapılarını sadece gerçekten davet etmek istediğiniz kişilere açmaktır.Bu süreçte zorlandığınız her an, bu değişimin sadece bir alışkanlık değişikliği değil, derin bir özgürleşme adımı olduğunu hatırlayın. Terapi odası, bu özgürleşme yolunda size güvenli bir laboratuvar sunar. Kendi ihtiyaçlarınızın sesini duymaya başladığınızda, sadece kendinizle değil, çevrenizle olan bağlarınızın da çok daha samimi ve dürüst bir zemine oturduğunu göreceksiniz. Siz, sınırlarınızla ve olduğunuz halinizle değerlisiniz.Unutmayın; "Hayır" bir tam cümledir ve herhangi bir açıklama gerektirmez. Kendi hayatınızın sınırlarını belirlemek, kendinize verdiğiniz en büyük değerdir. KaynakçaYoung, J. E., Klosko, J. S., & Weishaar, M. E. (2003). Şema Terapi: Uygulamacı Kılavuzu.Beck, J. S. (2011). Bilişsel Davranışçı Terapi: Temelleri ve Ötesi.Hayes, S. C., Strosahl, K. D., & Wilson, K. G. (2011). Kabul ve Kararlılık Terapisi.Neff, K. (2011). Öz-Şefkat: Kendinize Karşı Nazik Olmanın Kanıtlanmış Gücü.
Şevval TAŞ 04.02.2026

İçimizdeki Sahtekar: Imposter Sendromu Nedir?

Hayatınızda her şey dışarıdan bakıldığında "yolunda" görünse de, iç dünyanızda bitmek bilmeyen bir huzursuzluk mu var? İyi bir kariyer, sevgi dolu bir aile ya da akademik başarılar bile kendinizi "gerçekten başarılı" hissetmenize yetmiyor mu? Eğer içinizdeki bir ses sürekli olarak başarınızın bir "tesadüf" olduğunu, aslında yeterince zeki veya yetenekli olmadığınızı ve bir gün herkesin bu "gerçeği" anlayacağını fısıldıyorsa; muhtemelen imposter (Sahtekarlık) sendromu ve derin bir yetersizlik hissiyle karşı karşıyasınız demektir.Peki, neden kendimize karşı bu kadar acımasızız? Neden başkalarına gösterdiğimiz şefkati kendimizden esirgiyoruz? Bu yazıda, yetersizlik hissinin psikolojik kökenlerine inecek ve bu döngüden çıkış yollarını bilimsel ekoller ışığında inceleyeceğiz.1. Yetersizlik Hissi Nereden Gelir? Geçmişin Bugünkü YansımalarıPsikolojide hiçbir duygu sebepsiz değildir. Bugün hissettiğiniz yetersizlik duygusu, genellikle çocukluk döneminde atılan tohumların bir sonucudur. Özellikle Şema Terapi ekolü, bu durumu "Erken Dönem Uyumsuz Şemalar" ile açıklar. Zihnimizde çocuklukta oluşan bu kalıplar, birer gözlük gibidir ve dünyayı bu gözlüklerin renginde görmemize neden olur.Kusurluluk Şeması: Eğer çocukken duygusal ihtiyaçlarınız tam olarak karşılanmadıysa veya sürekli eleştirildiyseniz, "Ben temelde kusurluyum ve eğer insanlar beni gerçekten tanırsa benden uzaklaşırlar" inancını geliştirmiş olabilirsiniz. Bu inanç, yetişkinlikte kendinizi sürekli saklamanıza veya aşırı telafi mekanizmaları geliştirmenize yol açar.Yüksek Standartlar Şeması: Bazı aile yapılarında sevgi, performansa bağlıdır. Sadece "en iyi" olduğunuzda takdir edildiyseniz, yetişkinlikte kendinize hata yapma alanı bırakmayan, acımasız bir iç ses geliştirirsiniz. Bu şema altındaki kişi için "iyi", asla yeterli değildir; sadece "mükemmel" kabul edilebilirdir.Başarısızlık Şeması: Kişinin kendini akranlarıyla kıyasladığında her zaman daha yeteneksiz, daha şanssız veya daha başarısız hissetmesidir. Kişi gerçekten başarılı olsa bile, bu başarıyı dışsal faktörlere (şans, başkasının yardımı, kolay sınav vb.) bağlar; başarısızlığı ise tamamen kendi beceriksizliği olarak görür.2. Modern Dünyanın Tuzakları: Sosyal Medya ve "Mükemmel" Hayatlar İllüzyonuİçsel şemalarımızın üzerine bir de günümüzün dijital dünyası eklendiğinde, yetersizlik hissi kaçınılmaz hale gelebiliyor. Sosyal medya, bizlere başkalarının hayatlarının sadece "en parlak" anlarını sunar. Ancak biz kendi hayatımızın mutfağını, dağınıklığını, sabahki yorgunluğunu ve geceki kaygılarını biliyoruz. Başkasının "sahne önü" ile kendi "sahne arkamımızı" kıyaslamak, adil olmayan bir yarıştır.Sürekli maruz kalınan "ideal beden", "ideal kariyer" ve "ideal ebeveynlik" görselleri, zihnimizdeki "yeterli değilim" inancını her gün yeniden besler. Bu durum, bireyin kendi özgün değerlerinden uzaklaşmasına ve başkalarının onayına bağımlı bir yaşam sürmesine neden olur.3. İş Hayatında ve Akademik Yaşamda YetersizlikYetersizlik hissi en çok performans sergilediğimiz alanlarda bizi yakalar. İş hayatında yeni bir sorumluluk aldığınızda ya da akademik bir başarı elde ettiğinizde gelen o "Acaba hata mı yaptım?" korkusu, aslında gelişme arzunuzun gölgesidir. Bu duyguyla baş etmenin yolu, başarıyı sadece sonuç odaklı değil, süreç odaklı değerlendirmektir. Kazandığınız her deneyim, attığınız her adım sizi "yetersiz" değil, "öğrenen ve dönüşen" bir birey kılar. Profesyonel hayatta uzmanlaşmak, her şeyi bilmek değil, bilmediklerimizi nasıl öğreneceğimizi keşfetmektir.4. İçimizdeki Eleştirel Sesle Nasıl Bağ Kurarız?İçimizdeki eleştirel ses aslında bizi korumaya çalışan, ancak yöntemini şaşırmış bir parçamızdır. Genellikle bizi başarısızlıktan veya reddedilmekten korumak için "Zaten yapamazsın, deneme bile" diyerek bizi konfor alanımızda tutmaya çalışır. Kabul ve Kararlılık Terapisi (ACT) bu noktada bize çok kıymetli bir perspektif sunar: Bu sesi susturmaya çalışmak yerine, onunla olan bağımızı değiştirmek.Düşünceleri birer "mutlak gerçek" olarak değil, zihnimizden geçen "kelime dizileri" olarak görmeye başladığımızda (Bilişsel Ayrışma), bu seslerin üzerimizdeki kontrolü azalır. "Ben yetersizim" demek yerine, "Şu an zihnimden yetersiz olduğuma dair bir düşünce geçiyor" demek, duyguyla aranıza sağlıklı bir mesafe koymanızı sağlar.5. Yetersizlik Hissini Yönetmek İçin 5 Somut AdımEğer bu duygu hayatınızın direksiyonuna geçtiyse, şu adımları uygulamaya başlayabilirsiniz:Kanıt Analizi Yapın (BDT Tekniği): Kendinizi yetersiz hissettiğiniz bir anı seçin. Bu duygunun lehine ve aleyhine olan somut kanıtları bir kağıda yazın. Göreceksiniz ki, aleyhteki (başarılarınız, çabalarınız, olumlu geri bildirimler) kanıtlar genellikle daha fazladır.Öz Şefkat Pratiği: Kendinize, çok sevdiğiniz bir arkadaşınız aynı durumda olsaydı ona neler söylerdiniz, diye sorun. Kendinize karşı kullandığınız dil, bir düşman dili mi yoksa destekleyici bir dost dili mi?Hata Yapma İzni Verin: Mükemmeliyetçilik gelişim değildir; gelişim, hatalardan ders çıkarabilme becerisidir. Haftada en az bir kez "bilinçli olarak" küçük, önemsiz bir hata yapın ve dünyanın başınıza yıkılmadığını deneyimleyin.Değerlerinize Odaklanın: Başkalarının beklentilerine veya onayına göre değil; sizin için gerçekten neyin önemli olduğuna göre hareket edin. Başarı, başkalarını geçmek değil, kendi değerlerinizle uyumlu bir hayat yaşamaktır.Duygularınızı Etiketleyin: Kaygı veya yetersizlik geldiğinde onu bastırmayın. "Şu an yetersizlik hissi geldi, hoş geldi. Onu hissediyorum ama onun peşinden gitmek zorunda değilim" diyerek duyguyu misafir edin.6. Profesyonel Destek Almanın Önemi ve Terapi SüreciYetersizlik hissiyle tek başına mücadele etmeye çalışmak, fırtınalı bir denizde pusulasız yol almaya benzer. Birey, çoğu zaman kendi zihinsel kör noktalarını görmekte zorlanabilir ve içsel eleştirel sesleri "mutlak gerçekler" olarak kabul etme eğilimi gösterebilir. Profesyonel bir psikolojik destek süreci, bu noktada bireyin kendi iç dünyasına objektif bir ayna tutmasını ve bu köklü inançları bilimsel yöntemlerle incelemesini sağlar.KaynakçaYoung, J. E., Klosko, J. S., & Weishaar, M. E. (2003). Schema Therapy: A Practitioner's Guide. Guilford Press.Beck, J. S. (2011). Cognitive Behavior Therapy: Basics and Beyond. Guilford Press.Harris, R. (2009). ACT Made Simple: An Easy-to-Read Primer on Acceptance and Commitment Therapy. New Harbinger Publications.Clance, P. R., & Imes, S. A. (1978). The imposter phenomenon in high achieving women: Dynamics and therapeutic intervention. Psychotherapy: Theory, Research & Practice.
Şevval TAŞ 03.02.2026

Psikolojik Danışmanla Konuşmak Neden Arkadaşla Sohbet Etmekten Farklıdır?

Zor bir gün geçirdiğimizde, içimiz sıkıştığında ya da bir konuda kararsız kaldığımızda ilk refleksimiz çoğu zaman bir arkadaşımızı aramak olur. “Bir kahve içelim, anlatayım” demek tanıdıktır, güvenlidir ve iyi hissettirir. Peki o zaman şu soru ortaya çıkar: Psikolojik danışmanla konuşmanın farkı ne? Arkadaşıma anlatsam yetmez mi?Bu soru çok yaygındır ve son derece anlaşılırdır. Çünkü her iki durumda da konuşuruz, anlatırız, paylaşırız. Ancak yüzeyde benzer görünen bu iki deneyim, aslında amaç, yapı, rol ve etki açısından birbirinden oldukça farklıdır.1. Amaç Farkı: Rahatlamak mı, Dönüşmek mi?Arkadaşla yapılan sohbetin temel amacı çoğu zaman rahatlamaktır. İç dökmek, anlaşılmak, yalnız olmadığını hissetmek… Bunların hepsi çok kıymetlidir. Arkadaşınız sizi teselli edebilir, güldürebilir, “haklısın” diyebilir.Psikolojik danışmada ise amaç yalnızca rahatlamak değildir. Asıl hedef fark etmek, anlamlandırmak ve değişim yaratmaktır.Danışman, anlattıklarınızı sadece dinlemez; tekrar eden kalıpları, düşünce biçimlerini, duygusal tepkileri ve bunların kökenlerini birlikte keşfetmenize yardımcı olur. Yani terapi, “iyi hissettiren bir konuşma”dan ziyade, bazen zorlayıcı ama uzun vadede dönüştürücü bir süreçtir.2. Tarafsızlık ve Güvenli AlanArkadaşlar bizi sever. Ama aynı zamanda bizi kendi bakış açılarıyla dinlerler. Sizi korumak isterler, bazen taraf tutarlar, bazen de kendi yaşantılarını sizin hikâyenizin içine katarlar:“Ben olsam asla katlanmazdım.” “Bence sen çok iyi niyetlisin ama insanlar kötü.” “Bana da aynısı olmuştu…”Bu cümleler çoğu zaman iyi niyetlidir ama tarafsız değildir.Psikolojik danışman ise yargılamadan, taraf tutmadan ve kişisel gündem katmadan dinler. Sizin hikâyeniz, sizin duygularınız ve sizin anlam dünyanız merkezde kalır. Danışman, “kim haklı?” sorusuna değil, “bu durum sende neye dokunuyor?” sorusuna odaklanır.Bu da danışma odasını, duyguların sansürlenmeden var olabildiği güvenli bir alan hâline getirir.3. Sorumluluk ve Rol SınırlarıArkadaşlık ilişkisinde roller karşılıklıdır. Bugün siz anlatırsınız, yarın o anlatır. Denge vardır. Ancak bu karşılıklılık bazen şu sonucu doğurur: Anlatırken “onu da yormayayım”, “zaten benim yüzümden üzülmesin” diye kendimizi tutabiliriz.Psikolojik danışmada ise ilişki tamamen sizin ihtiyaçlarınıza göre yapılandırılmıştır. Danışman sizi “yük” olarak görmez. Tam tersine, o odadaki tek gündem sizsiniz.Ayrıca danışman:Sizi kurtarmaya çalışmazSizin adınıza karar vermezSize ne yapmanız gerektiğini dikte etmezBunun yerine, sorumluluğu size ait olan bir farkındalık sürecine eşlik eder. Bu, ilk bakışta daha zor ama çok daha güçlendirici bir yaklaşımdır.4. Tavsiye Vermek Yerine Anlamayı DerinleştirmekArkadaş sohbetlerinde tavsiye çok yaygındır:“Boş ver, takma kafana.” “Ayrıl gitsin.” “Biraz daha sabret.”Oysa psikolojik danışmada amaç tavsiye vermek değil, danışanın kendi cevaplarını bulmasını sağlamaktır. Çünkü bir başkasının hayatında işe yarayan bir çözüm, sizin hayatınızda aynı sonucu vermeyebilir.Danışman, sorularla, yansıtmayla ve bilimsel yaklaşımlarla şunu hedefler: Kişinin kendi iç sesini duyması ve seçimlerinin sorumluluğunu alabilmesi.5. Bilimsel ve Etik Bir TemelPsikolojik danışma, yalnızca “iyi dinlemek” değildir. Bu süreç; psikoloji bilimine, kuramsal çerçevelere ve etik ilkelere dayanır.Danışman:Gizlilik ilkesine bağlıdırMesleki sınırlar içinde çalışırKendi duygularını sürecin önüne koymazSürekli eğitim ve süpervizyon alırArkadaş sohbetinde ise böyle bir yapı yoktur. Arkadaşınız iyi niyetli olabilir ama duygusal olarak sürecin içine fazlasıyla dahil olabilir. Bu da bazen çözümden çok karmaşa yaratır.6. “Anlatmak” ile “Çalışmak” Arasındaki FarkArkadaşla konuşmak çoğu zaman anlatmak üzerinedir. Psikolojik danışmada ise bir konuyu çalışmayı içerir.Yani:Aynı olayın neden tekrar tekrar yaşandığına bakılırDuyguların bedensel ve zihinsel yansımaları fark edilirGeçmiş deneyimlerin bugünkü tepkilerle ilişkisi kurulurBu nedenle bazı danışanlar şunu söyler: “Arkadaşlarıma yıllardır anlattığım şeyi burada bir seansta bambaşka yerden fark ettim.”Terapide Zorlanmak da Sürecin Bir ParçasıdırPsikolojik danışman sürecinin arkadaş sohbetinden bir diğer önemli farkı da şudur: Terapi her zaman “iyi hissettirmez”. Bazen bir seanstan sonra danışan kendini daha düşünceli, daha yorgun ya da duygusal olarak dalgalı hissedebilir. Bu durum çoğu kişi için şaşırtıcıdır çünkü konuşmanın her zaman rahatlatması gerektiği düşünülür. Oysa terapide amaç, sadece anlık rahatlama değil, uzun vadeli bir içsel düzenleme sağlamaktır.Arkadaş sohbetinde zor konular genellikle hızlıca geçiştirilir ya da dağıtılır. Terapi odasında ise kaçınılan duygulara, ertelenen meselelerine ve kişinin kendisiyle ilgili görmekte zorlandığı alanlara nazik ama dürüst bir şekilde bakılır. Bu da zaman zaman rahatsız edici olabilir. Ancak bu rahatsızlık, kişinin sınırlarını, ihtiyaçlarını ve gerçek duygularını fark etmesi için önemli bir eşiktir.Bu nedenle psikolojik danışman, “her seans iyi geçmeli” beklentisiyle değil; “her seans beni biraz daha kendime yaklaştırıyor mu?” sorusuyla değerlendirilir. Ve çoğu zaman asıl değişim, tam da zorlanılan o anlarda başlar.Bu konuları yalnızca okumak ya da düşünmek bazen yetmeyebilir. Ben, seanslarda danışanla birlikte bu farkları konuşmakla kalmayıp çalışmayı önemsiyorum. Aynı olayın neden tekrar ettiğini, bir duygunun neden bu kadar yoğun yaşandığını ya da neden bazı adımları atmanın zorlaştığını birlikte, yargısızca ele alıyoruz. Terapi, hazır cevaplar sunmak değil; senin kendi cevaplarına ulaşabileceğin güvenli bir alan yaratmaktır. Eğer arkadaş sohbetlerinin artık yetmediğini, aynı döngülerin içinde kaldığını hissediyorsan, bu süreci birlikte çalışmak için seansa gelmeni öneririm. Değişim, konuşmaya cesaret ettiğin yerde başlar. Sonuç: İkisi Rakip Değil, Ama Yerleri FarklıArkadaş sohbeti değersiz değildir. Aksine, sosyal destek ruh sağlığının önemli bir parçasıdır. Ancak psikolojik danışman, arkadaş sohbetinin yerine geçen bir şey değil; başka bir ihtiyaca cevap veren profesyonel bir süreçtir.Arkadaşlar:Teselli ederYalnız olmadığını hissettirirPsikolojik danışma ise:Fark ettirirDerinleştirirDeğişim için alan açarBazen bir kahve sohbeti iyi gelir. Bazen ise bir danışma odasında durup gerçekten kendinle yüzleşmeye ihtiyaç duyarsın.Ve bu ikisi aynı şey değildir.
Buse AZLAĞ 29.01.2026