1. Uzmanlar
  2. Muhammed Cihad IŞIK
  3. Blog Yazıları
  4. Aristoteles Psikolojisi ve Aristoteles’in Psikoloji Bilimine Katkıları

Aristoteles Psikolojisi ve Aristoteles’in Psikoloji Bilimine Katkıları


Özet


 


Bu çalışmada Aristoteles’in psikoloji bilimini ilgilendiren konularda görüşlerinin derlendiği bu çalışmada; ruh, akıl, duyumlar, ruh ve beden ilişkisi, iyi ve mutluluk kavramları açıklanarak bu kavramların modern psikoloji biliminin oluşmasında ne gibi katkılarının bulunduğunu açıklamak amaçlanmıştır. Özellikle psikoloji bölümüne katkısı bakımından duyum ve bilginin kaynağı üzerinde durularak öğrenme psikolojisinin temellerini hazırlayan Aristoteles görüşlerine yer verilmiştir.


Anahtar Kelimeler: Aristoteles, Etken ve Edilgin Akıl, Ruh ve Beden, Duyum


 

Yunan dünyasının Platon’dan sonraki en önemli düşünürü olan Aristoteles, döneminin bütün bilim alanlarıyla ilgilenmiş olan büyük bir bilgindir(Gökberk 1980:76). Aristoteles yaşadığı dönemde ahlak, siyaset, mantık, fizik, metafizik gibi bilgi alanlarında çeşitli çalışmalar yapmıştır. Aristoteles ayrıca psikoloji bilimini yakından ilgilendiren konulara da değinmiştir. Ruh ve beden, duyumlar, etken ve edilgen aklın varlığı, iyi ve mutluluk gibi çeşitli konularla ilgili kitaplar yazmş ve bu kavramları kendisinden önceki düşünürlerin de bilgilerinden yararlanarak yeni bir sisteme oturtmuştur. Özellikle hocası Platon’dan oldukça etkilenmiş, yıllarca Platon’un okulunda öğrenim görmüş ve hocalık yapmıştır. Ancak bilginin kaynağı, bilginin nasıl elde edileceği ve ruh-beden kavramlarını açıklaması bakımından görüşleri hocası Platon’un görüşlerinden farklıdır. Psikoloji bilimini yakından ilgilendiren bu görüşleri anlatmak ve açıklık getirmek için bu çalışmanın amacı Aristoteles’in psikoloji bilimine ne gibi katkılarının olduğunun anlaşılmasını sağlamaktır.  


 


İyi ve Mutluluk


Aristoteles iyi ve mutluluğun herkes için aynı anlama karşılık gelmediğini bu sebeple ortak bir iyi ve ortak bir mutluluktan bahsedilemeyeceğini belirtir(Aristoteles,2007). Nitekim bütün iyilerin altında toplanabileceği ortak bir iyi olamaz, çünkü var olan kaç şekilde dile getiriliyorsa –var olanı dile getirme biçimi olarak kategoriler- iyi de o kadar şekilde dile getirilebilir(Aristoteles, 2007: 1096a20-29).


İyi söz konusu olduğunda olanlardan yola çıkılacağından Platon’un ileri sürdüğü gibi tümel bir kavramdan hareket edilmesi, doğru bir başlangıç noktası değildir(Molacı,M, 2018 ss.41). Mutluluğun insan için ifade ettiği şeyin insanın erdemine bağlı olduğunu belirtir Aristoteles. Bu konuda insanı öteki canlılardan ayıran aklın varlığından söz etmek gerekir ki akıl mutluluğun kaynağını oluşturacak ruhtan bağımsız değildir. Erdemi ise Melike Molacı şöyle açıklamıştır: “Erdemli kişi gerektiği zaman, gerken şeylere, gereken kişilere karşı, gerektiği için, gerektiği gibi eyleyerek orta olanı ve en iyiyi yapandır.”(Molacı M, 2018 ss.45)


 


Ruh ve Beden


Beden kişinin organlarla oluşturulan maddi varlığını ifade ederken ruh ise bedenin ilk formunun temsil eder. Ruh canlı bir varlığın formu ya da edimselliğidir. Ruh, canlı bir cismin ilk edimselliğidir. Bir insan uykudayken bile ruha sahiptir, ama o bu durumda bütünüyle edimsel değildir, bitkisel işlevi hariç, onun işlevleri bu sırada uyku halindedir. Canlı bir cisim organlarla donatılmış, yani farklı etkinliklere ustalıkla uyarlanmış bir kısımlar çeşitliliği içeren bir cisimdir. Dolayısıyla ruh ‘organlarla donatılan doğal bir cismin ilk edimselliğidir(Aristoteles, 2000).


Aristoteles ruh ve bedeni dualistik bir bakış açısıyla ele almayıp beden ve ruhu bir bütün olarak ele alır ancak ruhun bedende önce ve bedenden sonra da yani bir forma dahil olmadan önce ve bir forma sahip olduktan sonra da asıl forma bağlı olduğunu söylemiştir(Aristoteles, 2007). Descartes’e kadar geçerliliğini sürdüren bu görüş Descartes’ten sonra yerini dualistik bakış açısına bırakmıştır. Aristoteles beden ve ruhu birbirinden ayırmamış, beden ve ruhu birbirlerini tamamlayan iki unsur olarak görmüştür. Ruhun ve bedenin dünya içinde bilgilerinin varlığı ise Platon’un ve Aristoteles’in görüşlerinde farklılık göstermektedir. Bu konuda Afşar Timuçin şöyle söylemiştir: “...ruh göçüne inanan ülkücü Platon’da ruh bilgiyle ilgili deneylerini düşünülür Dünya’da yapmakta, bu dünyaya bilgiyle yüklü olarak gelmektedir; oysa Aristoteles’de bilgi ancak ve ancak bu dünyanın bilgisidir.”(Timuçin, 1976, ss.111).


 


Ruh ve Yetileri


Aristoteles ruhun bitkilerde, hayvanlarda, insanlarda ve Tanrı’da bulunduğunu söylemiş ve ruhun yetileri olduğundan bahsetmiştir. Ruh bitki ve hayvanda basit haliyle insan ve Tanrı’da ise üst düzeyde vardır. Ruhun yetileri farklıdır ve farklı amaçlara hizmet ederler(Aristoteles, 2000). Ruhun yetileri canlılarda birbirlerine eklenerek ilerler. Bitkide olan yeti hayvanda da vardır bu sebeple hayvanda olan tüm yetiler insanda da vardır ve en son ruhun doruk noktasına ulaştığı Tanrı’da, ruhun bütün yetileri bulunmaktadır.


Aristoteles’in ruhu; bedeni hareket ettiren, onun doyumunu sağlayan, duyumlamasını ve düşünmesini sağlayan formdur. Bu bakımdan Aristoteles’in ruh tanımlamasının günümüzdeki zihin anlayışına benzerliği görülebilir. Elbette günümüzde zihnin işlevleri o zaman fark edilenden çok daha fazladır. Ruhun insanda bulunan yetileri sıralanırken algı, bellek ve tahayyülden bahseder Aristoteles ve bahsi geçen kavramlar günümüzde bilişsel psikolojinin uğraş alanlarıdır.


 Beslenme


Bitki ruhun fizyolojik, kimyasal, mekanik işlemlerinden sorumludur. Beslenme ise ruhun bitkilerde bulunan yetisi olmakla beraber en temel yetidir. Canlının hayatını sürdürmesi için ihtiyaç duyduğu gıdayı almasıdır. Bitki ihtiyaç duyduğu gıdayı bağlı olduğu topraktan alıp canlılığını sürdürmeye çalışır. Aristoteles beslenme yetisiyle beraber üreme yani neslin devamından da bahseder. Üreme, bireyselliğin devamından ayrı bir şey olup türün devamının sağlanmasıyla asıl form olan Tanrıyla bir olmanın bir yoludur. Aristoteles ruhun bir yanının akıldan yoksun olduğunu bir yanının ise akılla beraber olduğunu belirterek akıldan yoksun olan yanının bitkilerde bile bulunan beslenme gibi faaliyetlerden oluştuğunu akıldan yoksun olmayan, akılla beraber olan yanının ise hayvanlarla ortaklaşa sahip olunan iştiha yani arzular, hazlar isteklerdir. Canlılar âleminde bitkilerin sadece beslenme yetisine sahip olmalarına karşın, diğer canlılar beslenme yetisiyle birlikte duyum yetisine de sahiptirler(Aristoteles, 2000).


   


Dokunma ve Hareket


Farklı duyumlamalar arasında bütün hayvanlara ait temel bir duyumlama vardır: bu dokunmadır(Aristoteles, 2000, ss.73) Hayvanlarda ruhun beslenme yetisinin yanında dokunma yetisi de vardır. Öteki duyumlardan farklı olarak hayvanda dokunma duyumu bulunur. Hayvanlar dokunarak haz alır. Hareket etme vardır ve bu hareket her zaman belirli bir amaca yönelir ancak bu yönelme için aklın varlığı gerekli değildir. Dokunma ve beslenme hayvan ruhunun bir yetisidir ve ruhun işlevlerinden olan hareket etme sayesinde bitkilerden farklı olarak beslenmek için yiyeceğine doğru hareket eder. Dokunmada ise yine amaca yönelik hareket vardır. Amaç dokunsal ve arzusal hazdır.


 


Duyum ve Duyumdan Elde Edilen Bilgi


Aristoteles, sürekli değişim içinde olan dış dünya hakkında mutlak bilgiye deneyimler yoluyla ulaşılabileceğini savunmuştur. Bilgiye edinmek için tümevarımsal yöntemi tercih etmemiş, tümdengelimin daha önemli olduğunu savunmuştur(Timuçin, 1976). Tümdengelim, zihnin evrensel bir doğrudan yola çıkarak daha az evrensel bir doğruyu ortaya koyma işlemidir(Timuçin, 1976, ss.77).


Aristoteles’in İkinci Analitikler’in birinci kitabının ikinci bölümünü Afşar Timuçin şöyle özetler: “Bir şeyin bilimine sofistler gibi rastgele değil ama mutlak bir biçimde sahip olduğumuza inanıyoruz, bir şeyi var eden nedeni tanıdığımıza, bu nedenin o şeyin nedeni olduğunu bildiğimiz, ayrıca o şeyin olduğundan başka şey olmasının olanaksız olduğuna inandığımız zaman. Bilimsel bilginin yapısı budur işte.”(Timuçin, 1976, ss.82). Sofistler mutlak bilginin olmayacağını, değişen dünya ile birlikte algılarımızın da değiştiğini ileri süren eski Yunanda yaşayan öğretmenlerdir. Mutlak bilginin olmayacağını ancak yararlı bilginin olacağını düşünürler. Bu yüzden o dönemin Yunanlılarını ahlaklı, erdemli ve iyi olmaya davet etmiş, öğretilerde bulunmuşlardır. Aristoteles, sofistlerle bilginin deneyimlerle öğrenileceği görüşünü paylaşır ancak mutlak bilginin olmayacağı konusunda görüşleri farklılaşır.


  Aristoteles bilgi edinmenin yolunun deneyimler olduğunu ileri sürer ve bilgiyi işleyebilmek için kişinin doğuştan getirdiği aklın kullanılması gerektiğini de ekler. Nesnelerden gelecek etki, duyu organımızla duyumlar şeklinde aklımızda işlenir ve bu şekilde kişi aklını kullanarak mutlak bilgiye ulaşmış olur. Insan ruhu akıl sayesinde dış dünyayla ilgili duyumlarını organize edebilir.Deneyimleri kaydeder ve zihnindeki bu kayıtlı deneyimleri bilgiye dönüştürebilir. İnsan ruhunun yaratma(yeni bilgi elde etme) özelliği vardır ve bu yeni bilgiyi de kaydeder. Deneyimlerin kaydedilmesi ve hatırlanması ise belirli kurallara göre olur: yakınlık, zıtlık ve benzerlik.


a) Yakınlık: Kaydedilen son bilginin hatılanmasının daha kolay olması, zamansal olarak en yakın zamandaki işlenen bilginin daha kolay hatırlanmasını içerir.


b) Zıtlık: Nesnelerin, eylemlerin zıttıyla var olması ve kaydedip hatırlarken bu ilkenin kullanılmasını içerir. Aydınlığı hatırlayabilmek için karanlık bilinmelidir ya da güzel ancak çirkinlerin varlığında anlaşılır.


c) Benzerlik: Bir tözün kaydedilmesi aynı zamanda benzer olduğu başka tözlerin varlığıyla da ilgilidir. Daha önce duyumların işlenmesiyle zihnimize kaydettiğimiz bilgiye benzer bir duyumdan bilgi aldıysak, bu benzerle birlikte zihnimize kaydetmemiz ve hatırlamamız daha kolay olur. Çam ağacını zihnimize kaydettikten sonra çınar ağacını görüp zihnimize kaydetmemiz daha kolay olacaktır çünkü ikisinin de ortak özelliklerinin üstüne inşa edilen ve birbirinden ayrılan özellikleri bulunur. Bu ortak özellikler kaydetmemizi kolaylaştırır.


           Aristoteles ruhun yetilerinden bahsederken bir hiyerarşinin olduğundan ve en tepede yani doruk noktasında Tanrı’nın bulunduğundan bahseder. Tanrı’dan önce olan insan ruhunun yetilerinin içinde ortak bir duyu olduğundan bahseder. Aristoteles, ortak duyuyu çeşitli nesneleri algılayan beş duyuya bağlı bir duyuymuş gibi ele almaktadır. Ortak duyunun temel işlevi duyulabilir objelerin algılanmasıdır. Ortak duyunun faaliyeti zihnin üst bir faaliyeti gibi görünmektedir. Fakat bu faaliyet, diğer duyu organlarının duyumsamış olduğu şeylerden ve kendilerinde kalan izlenimlerden tamamen bağımsız, kendi başına bir faaliyet olmayıp, onlarla bir bağlantı içindedir. Üst bir faaliyete sahip olan ortak duyu, aynı zamanda deneyin oluşmasına da yardımcı olmaktadır. Kısacası ortak duyu, duyu organlarında meydana gelen duyumların üzerine bir duyumdur, yani duyumun duyumu durumundadır(Arslan,2007). 


 

Duyulardan Elde Edilen Bilginin Yanlışlığı ve Algı


Duyulardan elde edilen bilgi akıl süzgecinden geçer ve bu sayede kaydedilip daha sonra hatırlanmak üzere belleğe kaydedilir. Aristoteles aklın varlığını kabul eder ve mutlak bilginin duyulardan gelen duyumların akıl ile işlenmesiyle oluştuğu söyler. Ancak akıl o bilgiyi her zaman doğru işleyemeyebilir. Bu noktada algı önemli rol oynar. Bilginin yanlışlığı duyum veya algıdan oluşmaz, bu duyum ve algının yanlış yorumlanmasından oluşur. Bu konuda Ahmet Arslan şöyle söylemiştir: “ ... Aristoteles doğru ve yanlışın duyum veya algıdan değil, duyum veya algı hakkında bulunduğumuz yargıdan ileri geldiği görüşündedir. Güneş bize Dünya’dan daha küçük görünmektedir. Bu görme algımızın kendisinde herhangi bir hata yoktur. Güneş’in bize Dünya’dan daha küçük “göründüğü” doğrudur. Eğer Güneş’in bize Dünya’dan daha küçük görünmediğini söylersek bunun bir hata oalcağı kesindir.”(Arslan, 2007, ss.71-72). Görüyoruz ki hatalı olan algı değil, algıladığımız şeyi yanlış yorumlamamızdır.


 


İmgelem(Tahayyül)


İmgelem(tahayyül) yani hayal etme, duyumlardan ve düşünmeden farklıdır ancak bunlar olmadan imgelemden de bahsedemeyiz. İmgelem aslında var olmayan bir durumdur. Duyumlar gerçek hayatın yansımalarıdır ancak imgelemin gerçekle bir bağlantısı olmayabilir. Gerçek olan şey hayal edilebileceği gibi gerçek olmayan şeyler de hayal edilebilir. Hayaller de zihinde belirli bir yeri kaplar ve kendine ait geçmiş bir hafıza oluşturur böylece aslında sadece hayal ettiğiniz ve hiç var olmamış bir şeyi düşünüp hazırlayabilirsiniz. Aristoteles rüyaları da tahayyülün içerisinde kabul etmiştir. Bu durum bilinçli olarak duyumlanmayan ya da düşünülmeyen imgelemin uyku esnasında açığa çıkması olarak yorumlanabilir(Arslan, 2007; Aristoteles, 2000).


 

Etkin Akıl ve Edilgin Akıl


Etkin ve edilgin akıl Aristoteles’in görüşlerinin doruk noktasıdır. Etkin ve edilgin aklı aklın iki ayrı yönü olarak düşünmek yanlış olacaktır. Bu ayrımı yapmak iki ayrı aklın da üstünde bir aklın varlığını kabulü mecbur kılar. Etkin akıl tam manasıyla Tanrısal akıl olarak görülmez ancak Tanrısal aklın insan ruhunda bulunan -algılama ve düşünme yetilerinin üstünde- tezahürüdür. Edilgin aklı ise kavrama terimiyle açıklamak yerindedir. Edilgin akıl dış dünyanın bilgisini kavrar ancak bu arada etkin akıl zaten bu bilgiyi biliyordur, denilebilir. Etkin akıl ruhta varlığını sürdürürken edilgin akıl insanın dış dünya duyumlarının farkına varmasını ve işleyip bilgi haline dönüştürmesini sağlar(Aristoteles, 2000). Aristoteles etkin aklın bedenden bağımsız olduğunu, ruhta olduğunu belirtir ve gerçekleşmemiş hiçbir potansiyel içermediğini, bir zaman bildiği şeyi her zaman bildiğini söyler.


 


Sonuç


Aristoteles’in tartıştığımız kavramlar hakkındaki görüşlerine günümüz psikoloji bilimi de açıklamalar getirmiştir. Psikoloji biliminin, özellikle öğrenme psikolojisinin temel aldığı esasları Aristoteles döneminin şartlarında belirlemiş ve kendi görüşleri çerçevesinde harmanlayarak bir sisteme oturtmuştur. Özellikle duyum ve algı konusundaki görüşlerinin öğrenme psikologlarını, iyi-mutluluk kavramları, etkin ve edilgin akıl kavramları ve duyulardan gelen bilginin işlenmesi hakkındaki görüşlerinin adli psikologları ilgilendirmesi bakımından önemlidir.


 


Tartışma


 Aristoteles’in bakış açısının; Platonla ve sofistlerle karşılaştırılması Aristoteles’in görüşleri dışında görüşlerin varlığının görülmesi ve Aristoteles’in diğer düşünürlerden hangi bakımlardan farklılaştığını görmek açısından yararlı olduğu düşünülüyor. Aristoteles’in psikolojiye yaptığı katkılarının anlaşılması açısından önemli olan bu çalışma, alandaki görüşleri anlamak, yorumlayabilmek ve tarihçesini anlayabilmek açısından yararlı görülüyor. Ancak ileriki çalışmalar için genel hatlarıyla anlatılan kavramların daha derinlemesine açıklanması ve psikolojiyi ilgilendirdiği düşünülen başka kavramların da eklenmesi; ileride bu alanda çalışma yürütecekler için yararlı olacaktır.


 


KAYNAKÇA


Aristoteles, (2001) Ruh Üzerine (Zeki Özcan, Çev.). İstanbul: Alfa Yayınları.


Arslan, A. (2007). İlkçağ Felsefe Tarihi. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.


Köz, İ.(2002). Aristoteles Mantığı ile Felsefe-Bilim İlişkisi. AÜİFD, 2, 355-374


Molacı, M.(2018). Aristoteles’in Etik Görüşü. Medeniyet ve Toplum/ Bahar, 32-57


Timuçin, A. (1976). Aristoteles Felsefesi. İstanbul: Kavram Yayınları.


 


Yayınlanma: 24.11.2021 12:40

Son Güncelleme: 24.11.2021 12:40

Kaygı (Anksiyete) Bozuklukları
Varoluşsal Anlam Arayışı
Yapay zeka ile, kişiselleştirilmiş destek:
Menta AI
Yapay zeka ile,
kişiselleştirilmiş destek:
Menta AI

Şimdi indir, konuşmaya başla

App Store'dan İndirGoogle Play'den İndir
Bunları da sevebilirsiniz...

Modern Zamanın Suçluluk Duygusu

KENDİ HAYATININ BAŞROLÜNDEN ÇIRAKLIĞINA DÜŞMEK: "HAYIR" DİYEMEMEK VE SAĞLIKLI SINIRLARIN PSİKOLOJİSİModern insanın günlük yaşantısına uzaktan bir göz atalım: Sabah erkenden uyanıp işe yetişen, iş yerinde yöneticisinin ve iş arkadaşlarının tüm ricalarını —kendi iş yükü taşsa bile— tebessümle kabul eden, akşam arkadaş grubunun aslında hiç gitmek istemediği planına "Ayıp olmasın" diyerek katılan, hafta sonu ise ailesinin ondan beklediği tüm görevleri eksiksiz yerine getirmek için koşturan bir profil. Dışarıdan bakıldığında bu kişi; harika bir çalışan, mükemmel bir dost, fedakar bir evlat veya ebeveyndir. Herkes onun ne kadar "iyi niyetli" ve "uyumlu" olduğundan bahseder. Ancak bu parıltılı vitrinin arkasındaki mutfağa geçip o kişinin iç dünyasına baktığımızda karşılaştığımız manzara bambaşkadır: Derin bir zihinsel yorgunluk, geçmek bilmeyen bir kronik stres, içten içe büyüyen bir öfke ve en acısı da, "Ben kendi hayatımda neredeyim?" sorusunun yarattığı o büyük boşluk hissi.Eğer siz de hayatınızın merkezine başkalarının isteklerini koyup, kendi ihtiyaçlarınızı sürekli en arka sıraya itiyorsanız; "Hayır" demek istediğiniz anlarda boğazınız düğümleniyor ve yerini suçluluk duygusuna bırakıyorsa, çok temel bir psikolojik sınır ihlalinin kurbanı olabilirsiniz. Bizim gibi toplulukçu, onay odaklı ve bağ kurmanın "her şeye boyun eğmek" olarak algılandığı kültürlerde, sınır çizmek maalesef bir bencillik gibi etiketlenir. Oysa psikolojik gerçeklik bize tam tersini söyler: Sağlıklı sınırlar çizememek, bireyin kendi hayatının başrolünden çıkıp başkalarının hayatında bir çırağa dönüşmesine neden olur."Hayır" Demek Neden Bu Kadar Zor?Bir insana "Hayır" demek, teknik olarak sadece iki heceli basit bir kelimeyi telaffuz etmektir. Ancak iş eyleme dökmeye geldiğinde zihnimizde adeta devasa bir deprem yaşanır. Peki, neden bu kadar korkarız bu kelimeden? Bunun arkasında çocukluk yıllarımıza kadar uzanan derin kökler ve bazı temel psikolojik inançlar yatar:Sevilmeme ve Dışlanma Korkusu: Çocukluk döneminde sadece "söz dinlediğinde", "uyumlu olduğunda" veya "başkalarını memnun ettiğinde" sevgi ve onay görmüş bireyler, erken yaşta şu hatalı inancı geliştirirler: "Ben sadece başkalarının benden beklediğini yaparsam sevilmeye layık olurum. Kendi isteklerimi dayatırsam yalnız kalırım." Bu çocuksu onaylanma ihtiyacı (childish approval seeking), yetişkinlikte de peşimizi bırakmaz.Çatışmadan Kaçınma Refleksi: Pek çok insan için karşı tarafın hayal kırıklığına uğraması, öfkelenmesi veya surat asması katlanılamaz bir durumdur. İlişkideki en ufak bir gerginliği bir felaket gibi algılayan zihin, o anki huzuru korumak adına kendi sınırlarını feda eder. "Huzurumuz kaçmasın" diye söylenen her "Evet", kişinin kendi iç huzuruna indirdiği bir darbedir.Aşırı Sorumluluk Duygusu: "Hayır" diyemeyen kişiler genellikle başkalarının duygularından, mutluluğundan ve hatta başarısından kendilerini sorumlu hissederler. Arkadaşı üzgünse onu teselli etmek zorundadır, iş arkadaşı sıkıştıysa onun işini üstlenmelidir. Bu, taşınması imkansız bir psikolojik yüktür.Sınır Çizmemenin Ağır Faturası: Kronik Öfke ve TükenmişlikSınır çizemediğimizde, dış dünyaya karşı her zaman "iyi, kibar ve verici" görünürüz. Ancak halının altına süpürülen her bastırılmış duygu, içeride birikmeye devam eder. Kendinizden verdiğiniz her taviz, bir süre sonra karşı tarafa karşı gizli bir öfke (resentment) beslemenize neden olur. "Ben onun için her şeyi yapıyorum, neden o benim sınırlarımı görmüyor?" diye düşünürken bulursunuz kendinizi. Oysa acı gerçek şudur: Siz sınırlarınızı net bir şekilde çizmediğiniz sürece, insanların o sınırları çiğnemesinden dolayı onları suçlayamazsınız. İnsanlar, izin verdiğiniz sürece hayat alanınızı işgal ederler.Bu kısırdöngü zamanla kişiyi kronik yorgunluğa, depresif duygu durumuna ve nihayetinde psikolojik tükenmişliğe (burnout) sürükler. Kişi kendine, hobilerine, dinlenmeye vakit bulamaz hale gelir. Çünkü onun zamanı, enerjisi ve zihni zaten başkaları tarafından çoktan parsellenmiştir.Sağlıklı Sınır Nedir? (Ve Ne Değildir?)Sınır çizmek denildiğinde insanların aklına genellikle etrafına devasa, aşılmaz duvarlar örmek, insanları hayatından tamamen çıkarmak ya da kaba ve bencil biri olmak gelir. Bu çok büyük bir yanılgıdır. Sağlıklı bir sınır, bir duvar değil; evinizin kapısı gibidir. Kapının ne zaman açılacağına, içeriye kimin, ne kadar süreyle gireceğine ve hangi şartlarda kalacağına siz karar verirsiniz. Sınır çizmek; karşı tarafa düşman olmak değil, kendi varlığınızı koruma altına almaktır. Sınır çizdiğinizde karşınızdaki insana aslında şu mesajı verirsiniz: "Seni seviyorum, sana değer veriyorum ama kendimi de en az senin kadar seviyor ve kendime de değer veriyorum."Adım Adım Sınır Çizme SanatıGeçmişten gelen o güçlü "herkesi memnun etme" kalıbını bir günde yıkmak elbette kolay değildir. Ancak bu, kas gibidir; egzersiz yaptıkça güçlenir. İşte hayatınızda sınır çizmeye başlamak için kullanabileceğiniz bazı psikolojik pratikler:Zaman Kazanın (Hemen 'Evet' Demeyin): Birisi sizden bir ricada bulunduğunda zihniniz otomatik olarak "Tabii ki yaparım" demeye meyillidir. Bu otomatik pilotu devre dışı bırakın. "Şu an programımı tam hatırlamıyorum, bir kontrol edip sana döneyim" diyerek kendinize düşünme alanı yaratın. O alanda gerçekten bunu isteyip istemediğinizi sorgulayın.Suçluluk Duygusuna Yer Açın: "Hayır" dediğinizde içinizde yükselecek olan o suçluluk ve huzursuzluk hissi çok normaldir. Bu hissi yok etmeye çalışmayın. O suçluluk duygusunun varlığına izin verin, onunla birlikte kalın ama yine de kendi değerleriniz doğrultusunda sınırınızı korumaya kararlı olun. Unutmayın, suçlu hissetmeniz yanlış bir şey yaptığınız anlamına gelmez; sadece eski ve sağlıksız bir alışkanlığı değiştirdiğiniz anlamına gelir.Gerekçesiz ve Net Olun: "Hayır" derken sayfalarca açıklama yapmak, mazeretler üretmek ya da yalan söylemek zorunda değilsiniz. Açıklama yaptıkça karşı tarafa sınırınızı esnetmesi için koz vermiş olursunuz. "Çok isterdim ama şu an buna ayıracak enerjim/zamanım yok" cümlesi son derece yeterli, net ve saygındır.Son Söz: Kendi Hayatınızın Direksiyonuna GeçmekHayat, başkalarının beklentilerini karşılayarak harcanamayacak kadar kısa ve kıymetlidir. Sürekli başkalarını memnun etmeye çalışarak geçirdiğiniz bir yaşamın sonunda, elinizde kalan tek şey kocaman bir pişmanlık ve yaşanmamış bir kendilik hissi olacaktır.Eğer siz de sınırlarınızı çizmekte zorlanıyor, "Hayır" demenin yarattığı o yoğun kaygı ve suçluluk duygusuyla baş edemiyorsanız, bu düğümü tek başınıza çözmek zorunda değilsiniz. Psikolojik danışmanlık süreci; kendi ihtiyaçlarınızla yeniden tanışacağınız, çocuklukta kazandığınız o onaylanma prangalarından özgürleşeceğiniz ve hayatınızın direksiyonunu yeniden kendi elinize alacağınız güvenli, yargısız bir alandır. Kendinize bir iyilik yapın ve bugün, başkalarına "Hayır" derken kendinize kocaman bir "Evet" demenin ilk adımını atın. Çünkü siz, sınırlarınızla ve tüm özgünlüğünüzle değerlisiniz.
Nisa SAĞLAM 31.05.2026

İLİŞKİLERDE REKABET Mİ, TEKRAR MI? GÖRÜNMEZ BAĞLAR

İnsan ilişkileri, hayatın en karmaşık ama aynı zamanda en büyüleyici labirentlerinden biridir. Çoğumuz yetişkin birer birey olduğumuzda, kararlarımızı tamamen özgür irademizle, mantığımızla ve o anki isteklerimizle verdiğimizi düşünürüz. Hayatımıza alacağımız partneri seçerken kriterlerimiz bellidir: Saygı, sevgi, dürüstlük, ortak zevkler… Ancak süreç ilerledikçe, kendimizi hiç istemediğimiz halde tanıdık bir kısırdöngünün içinde buluveririz. "Neden hep benzer insanlar beni buluyor?", "Neden ilişkilerimde hep aynı noktada tıkanıyorum?" ya da "Neden en çok sevdiğim insanla en çok yaralandığım tartışmaları yaşıyorum?" gibi sorular, zihnimizde yankılanmaya başlar.Eğer siz de ilişkilerinizde adeta bir senaryonun sürekli yeniden vizyona girmesi gibi aynı duygusal çıkmazları yaşıyorsanız, yalnız değilsiniz. Aslında yetişkinlikte kurduğumuz o yetişkin bağları, çocukluğumuzun görünmez ipleriyle yönetiliyor. Psikoloji literatüründe bu görünmez iplere, dünyayı ve ilişkileri algılama biçimimizi şekillendiren derin inanç kalıpları, yani "Şemalar" diyoruz.Şema Nedir ve Hayatımıza Nasıl Sızar?Şemalar, çocukluk ve ergenlik döneminde anne-baba, kardeşler veya bakım veren diğer önemli figürlerle kurduğumuz ilişkiler neticesinde oluşan zihinsel haritalardır. Bir çocuğun dünyayı anlamlandırabilmesi için temel bazı duygusal ihtiyaçları vardır: Güvenli bağlanma, özerklik, kendini ifade edebilme özgürlüğü, kendiliğindenlik ve gerçekçi sınırlar. Bu temel ihtiyaçlar yeterince karşılanmadığında, çocuk zihni hayatta kalabilmek ve bu duygusal boşluğu doldurabilmek için bazı kalıplar geliştirir.Çocukken geliştirilen bu kalıplar, o yaşlarda bizi duygusal acıdan koruyan birer kalkan işlevi görse de, yetişkinlik dünyasına adım attığımızda ayağımıza dolanan birer prangaya dönüşür. Çünkü şemalar, adeta gözümüze taktığımız renkli bir gözlük gibidir. Gözlüğümüz ne renkse, karşımızdaki insanın davranışlarını da o renge boyayarak algılarız. İşin daha da çarpıcı yanı, zihnimiz bu şemaları doğrulamak için bizi bilerek veya bilmeyerek çocukluğumuzdaki duygusal iklimi yeniden yaratacak partnerlere doğru sürükler. Psikolojide "Şema Kimyası" olarak adlandırılan bu durum, bize aslında acı veren ama bir o kadar da "tanıdık" gelen dinamiğe doğru çekilmemize neden olur.İlişkileri Perde Arkasından Yöneten En Yaygın 3 ŞemaYetişkinlik ilişkilerinde en sık karşılaştığımız ve partner seçimlerimizi doğrudan sabote eden üç temel şemayı yakından inceleyelim:1. Terk Edilme Şeması: "Herkes Bir Gün Gider"Çocukluğunda ebeveyn kaybı, boşanma, bir ebeveynin uzun süreli hastalığı ya da daha da önemlisi duygusal olarak tutarsız bir anne-baba figürüyle büyüyen bireylerde bu şema sıkça görülür. Çocuk, sevginin kalıcı bir şey olmadığını, her an yalnız bırakılabileceğini öğrenmiştir.Bu şemaya sahip bir yetişkin ilişkisinde sürekli tetiktedir. Partnerinin telefonunu geç açması, bir akşam arkadaşlarıyla dışarı çıkmak istemesi ya da bir anlık sessizliği, zihinde hemen şu alarmları çaldırır: "Beni artık sevmiyor, benden sıkıldı, gidecek." Kişi bu yoğun kaygıyla baş edebilmek için ya aşırı kıskançlık, denetleme ve partnerini boğma eğilimi gösterir ya da "O beni bırakmadan ben onu bırakayım" diyerek ilişkiyi kendi elleriyle sabote eder. Sonuçta yaşanan ayrılık, zihindeki o yıkıcı inancı doğrular: "Gördün mü, yine haklı çıktım, herkes bir gün gider."2. Kusurluluk / Yetersizlik Şeması: "Gerçek Beni Görürse Sevmez"Eğer çocukken sürekli eleştirildiyseniz, başkalarıyla kıyaslandıysanız, başarılarınız görmezden gelinip sadece hatalarınız öne çıkarıldıysa iç dünyanızda "Ben derinlerde bir yerde kusurluyum ve sevilmeye layık değilim" inancı kök salar.Bu şemayı taşıyan bireyler, ilişkilerinde gerçek duygu ve düşüncelerini açıkça ortaya koymaktan korkarlar. Sürekli olarak maskeler takarlar çünkü partnerlerinin onların "gerçek" halini gördüğünde uzaklaşacağına inanırlar. Eleştiriye karşı aşırı hassastırlar; partnerin yapıcı bir geri bildirimi bile bu kişilerde çok büyük bir öfke patlamasına ya da derin bir kabuğuna çekilmeye yol açabilir. Çoğu zaman da şema kimyası gereği, kendilerini sürekli eleştiren, değersizleştiren ve aşağılayan narsistik partnerleri seçerek çocukluktaki o tanıdık yetersizlik hissini yetişkinliklerinde de beslemeye devam ederler.3. Fedakarlık Şeması: "Kendi İhtiyaçlarım Önemsiz"Bu şema genellikle çocuk yaşta ebeveyninin sorumluluğunu almak zorunda kalmış, anne ya da babasının duygusal dert ortağı olmuş, kendi çocukluğunu yaşayamadan "büyümüş de küçülmüş" kişilerin şemasıdır. Kişi, sevilmek ve kabul görmek için kendi isteklerini yok sayıp, sürekli başkalarının ihtiyaçlarını karşılaması gerektiğini öğrenmiştir.İlişkilerde bu dinamik, partnerini sürekli kurtarmaya çalışan, onun tüm sorumluluklarını sırtlanan, kendi sınırlarını çizemeyen "aşırı verici" bir rol olarak karşımıza çıkar. Kişi partneri adına her şeyi düşünür, her fedakarlığı yapar ama bir süre sonra içten içe derin bir öfke ve kırgınlık biriktirmeye başlar. "Ben onun için her şeyi yapıyorum ama o benim için kılını bile kıpırdatmıyor" cümlesi bu şemanın en net dışavurumudur. İlginçtir ki, fedakarlık şeması olan bireyler genellikle bencil, talepkar ve çocuksu partnerleri hayatlarına çekerek bu döngüyü sürekli kılarlar.Kısırdöngüyü Kırmak: Yetişkin Özümüzle Tanışmakİlişkilerimizdeki bu gizli yönetmenleri fark etmek, hayatımızın kontrolünü yeniden elimize almanın ilk ve en önemli adımıdır. Peki, geçmişin bu görünmez bağlarından sıyrılıp sağlıklı, dengeli ve huzurlu ilişkiler inşa etmek nasıl mümkündür?Fark Etmek ve Kabul Etmek: Bir ilişkide tartışma anında verdiğiniz tepkinin büyüklüğüne bakın. Eğer partnerinizin küçük bir davranışı sizde 10 üzerinden 9 şiddetinde bir öfke veya hüzün yaratıyorsa, orada incinen kişi bugünkü yetişkin haliniz değil, geçmişteki o kırgın çocuktur. O an tetiklenen şemanızı tanıyın.İçinizdeki Çocuğun Elinden Tutmak: Terk edilmekten korktuğunuzda, yetersiz hissettiğinizde ya da sınır çizemediğinizde kendinize şefkatle yaklaşın. Geçmişte alamadığınız o güveni, onayı ve sevgiyi bugün kendi kendinize verebileceğinizi zihninize hatırlatın. Siz artık çaresiz bir çocuk değil, kendi ayakları üzerinde durabilen bir yetişkinsiniz.Yeni ve Sağlıklı Deneyimlere Alan Açmak: Şemalarımız bizi hep tanıdık acılara yönlendirse de, bilinçli bir farkındalıkla bu kalıbı kırabiliriz. Size zarar veren dinamiklerden uzak durmayı seçmek, ilişkide sınır çizmeyi denemek ve hak ettiğiniz değeri size sunan insanlara şans vermek zihindeki eski nöron yollarını değiştirmenin tek yoludur.Son Söz: Terapi Odası Bir Dönüşüm SahnesidirTüm bu döngüleri tek başına fark etmek ve değiştirmek her zaman kolay olmayabilir. Çünkü şemalarımız o kadar derine kök salmıştır ki, onları hayatın tek gerçeği sanabiliriz. İşte bu noktada psikolojik danışmanlık süreci, kişinin kendi geçmişine güvenli bir mesafeden bakmasını sağlayan, kör noktalarını aydınlatan bir ayna görevi görür.Terapi odası; ilişkilerinizde kendinizi tekrar tekrar cezalandırdığınız o eski senaryoları yırtıp atacağınız, içinizdeki o incinmiş çocukla barışarak kendi hayat hikayenizi yeniden ve çok daha sağlıklı bağlarla yazacağınız bir dönüşüm alanıdır. Unutmayın; geçmişiniz, gelecekteki ilişkilerinizin kaderi olmak zorunda değildir. İçinizdeki bağları çözmeye hazır olduğunuzda, gerçekten sevilmenin ve sevmenin hafifliğini de keşfedeceksiniz.
Nisa SAĞLAM 31.05.2026

NEDEN BU KADAR ZOR-LANIYORUM? 😞

Yüklerini Tek Başına Taşımak Zorunda Değilsin: Değişimin Şefkatli ve Sistemik Yolculuğuna Merhaba! 👋8 yıllık mesleki tecrübem boyunca yüzlerce farklı hikayeye eşlik ettim ve eşlik etmeye büyük bir keyifle devam ediyorum. Her danışanımın yaşamı biricik olsa da, ruhun derinliklerinde yankılanan o ortak inancı hep duydum: "Çok yoruldum, hatta tükendim ama durmamalıyım!" Bugün bu yazıyı; omuzlarındaki yükün ağırlığı altında nefesi daralan, "Artık bir şeyler değişmeli ama nasıl yapacağım?" diyen yani nereden başlayacağını bilmeyen o yanın için yazıyorum. Hadi, benimle gel!"Her Şeyi Kendim Başarmalıyım" Yanılgısındasın...Günlük hayatının içinde bir "süper kahraman, kurtarıcı, yorulmak bilmeyen bir insanüstü canlı" gibi yaşamayı normalleştirmiş olabilirsin. En zor görevleri üstlenmesi gerektiğine inanan, kendini acımasızca eleştiren, çevresindeki herkesin sorununu dinleyip çözme sorumluluğu hissedip onları çözen, arkadaş grubunda her zaman "güçlü, dayanıklı, iyi" görünen o kişi sensin. Peki ya konu sana geldiğinde? Eve dönüp kendi kabuğuna çekildiğinde, içindeki o derin sıkışmışlık ve çaresizlik hissiyle baş başa kalıyorsun. Zihninde pek çok düşünce tekrar ediyor. Susmayan zihnin seni dinlendirmiyor. Yaşadığın zorlukları anlatmaya çoğunlukla çekiniyor, anlattığındaysa tam olarak anlaşıldığını hissetmiyor ve sana duyulmamışsın gibi geliyor. Kendini anlama ve kendinle anlaşma yolculuğunda doğru kişilerden destek almak senin hakkın.Pek çok danışanım; yardım istemeyi bir güçsüzlük, hassaslık veya bir tür eksiklik olarak kodlamış oluyor bana geldiğinde. Yardım istemek, sanki beyaz bayrak sallayıp teslim olmakmış gibi mi geliyor sana da? Bu yüzden de bütün yükü tek başına omuzluyor, her sorunu kendi başına mı çözmeye çalışıyorsun? Oysa gerçek şu ki; hiç kimse bu hayatı tek başına kusursuz bir şekilde göğüslemek için tasarlanmadı. Anlaşılmamaktan dolayı ne kadar yorgun olduğunu, sesini duyuramadığın için ne kadar tükendiğini; biliyorum, duyuyorum ve görüyorum! Duygularını hep bastırıp ertelediğin için bugün bu kadar "dolu" hissediyorsun.Değişimin Doğası Neden Bu Kadar Zor? 😓Değişmek istiyorsun, hem de çok... Ama bir yanın sanki görünmez iplerle seni olduğun yere bağlıyor. En güçlü özelliklerinden biri planlar oluşturmak ama harekete geçmek çok zor olduğu için erteleyip duruyorsun. Motivasyon oluşturmakta güçlük çekiyorsun. Olman gereken kişiyi ve yapman gerekenleri biliyorsun, bunda bir sorun yok. Ama harekete geçmek çok zor. Bu çelişki seni suçlu hissettirmesin. Değişmenin doğası gereği zordur ve bilinmeyene karşı direnç göstermek insanın en doğal savunma mekanizmasıdır. Zihnimiz, mutsuz olsa bile "tanıdık" olan acıyı, sonunun ne olacağını bilmediği bir huzura tercih edebilir.Henüz sorunlarınla baş etmenin yeni yollarını öğrenmedin. Bu bir yetersizlik değil, sadece kendine bir süre vermen gerektiğinin göstergesi. Mevcut şartların ve geçmişten getirdiğin alışkanlıkların, şu anki "seni" oluşturdu. Ancak şu an olman ve yapman gerektiğini düşündüğün şeyler, belki de kişiliğine veya mevcut hayat şartlarına uygun olmayan şeyler olabilir. Bu yüzden harekete geçmeye ekstra bir direnç oluşturuyor olabilirsin. Geçmişteki hedeflerin geçmişteki versiyonuna uygundu. Şimdiye göre güncellemeye ihtiyaç duyuyor olabilirsin. Başkalarının beklentilerine göre biçilmiş bir elbiseyi giymeye çalışıyorsan, o elbise sana dar gelir; dikişleri patlayıp nefesini kesebilir. Düşüncelerinin ve her gün hissettiğin o yoğun duyguların arkasındaki gerçek ihtiyacını görmediğin sürece bu döngü tekrarlayacak.Mükemmeliyetçilik ve "Ya Hep Ya Hiç" Tuzağı 🤔Psikolojik danışmanlıkta sıkça üzerinde durduğum bir kavram: düşünce hataları. Bu isim bile seni bir miktar tedirgin edebilir ama etmisin. Herkes zaman zaman yapabiliyor bunu. Önemli olan bunlara aşina olup ne zaman neyi yaptığını öğrenmek ve sağlıklı yöntemlerle değiştirmek. Günlük hayatta bunu en çok "Pazartesi Sendromu" veya "Yeni Sayfa Açma" takıntılarında görürüz. Gerçekçi olalım; pazartesiden itibaren bambaşka bir hayata bir anda geçmeyeceksin, hiçbir hazırlık yapmadan eski alışkanlıklarını bir kenara bırakmak imkan dahilinde değil ne yazık ki."Bu ay 10 kilo vermeliyim", "Artık hiç sinirlenmemeliyim", "Hiç hata yapmamalıyım", "İlişkimizde hiç sorun yaşamamalıyız" gibi meli-malı zorunlulukları kendine koyduğun en büyük engellerden olabilir mi? Bu kusursuz, hatasız, mükemmel olmayı kovalama çabası; seni daha fazla hayal kırıklığına uğratacak. Bu noktada devreye giren mekanizma: "Ya Hep Ya Hiç" mekanizması. Eğer her şey mükemmel olmayacaksa, hiç olmasın daha iyi! Oysa hayat, siyah ve beyazdan ibaret değil ki... Hayat çoğunlukla o geniş gri alanlarda, hatalarla ve düşüp kalkmalarla daha sağlıklı. Yüksek standartları elde edemediğinde hissettiğin o başarısızlık duygusu aslında senin beceriksizliğin değil; çıtayı o anda gerçekleşmeyecek bir yere koymandan kaynaklanıyor olabilir.Peki, Gerçekten Neye İhtiyacın Var? ❤️‍🩹Sistemik bir bakış açısıyla; sen kendinle birlikte çevrenin bir parçasısın. Ailen, partnerin, işin/okulun, sosyal çevrenle birlikte hayatın senin sistemin ve sen bu sistemin en önemli parçasısın. Sistemindeki dengeler ve değişimler seni direkt olarak etkiliyor. Bu yüzden iyileşme, sadece "bir sorunu çözmek" değil, sistem içindeki yerini fark etmek, güncellemek ve yeniden tanımlamaktır.Şu an ihtiyacın olan şey;Duygu ve düşüncelerinin sana ne fısıldadığını duymak: O yoğun öfke aslında üzüntü mü? Yoksa hayal kırıklığı mı? O bitmek bilmeyen yorgunluk aslında bir hayır deme ihtiyacı mı?Davranışlarını regüle etmek: Duyguların seni yönetmesine izin vermek yerine, duygularını yaşamayı ve onlarla birlikte hareket etmeyi öğrenmek.Kendinle anlaşmak: Başkalarına gösterdiğin o şefkatli yüzü artık kendine dönmek.Motivasyonu beklemeden yaşamak: Değişmek için "içinden gelmesini" beklemektense disiplini kendi içinde oluşturarak yola koyulmak. Ertelemeden, küçük adımlarla hayatın içine karışmak.Dengeyi bulmak: Bazen sadece durup dinlenmeye, bazen sadece eğlenmeye, bazen de gelişmek için çaba sarf etmeye izin vermek.Nasıl Bir Yol İzlemeliyiz? 👍İlk adım, kendine zaman vermek. Hedefleri oluşturmak, somut adımlar belirlemek ve bunu sürece yaymak; bu yolculuğun en sağlıklı adımları. Kendi hızına saygı duymayı öğrenmeyi ve öz şefkatini artırmayı psikolojik danışmanlık alarak öğrenebilirsin. Psikolojik danışmanlık süreci, sana dışarıdan birilerinin ne yapman gerektiğini söylemesi değil; senin içindeki o gücü ve çözüm yollarını birlikte keşfetmemiz ve uygularken yanında profesyonel bir desteği hissetmen.Bu süreçte profesyonel bir destek almak, zayıflık değil, kendi hayatına sahip çıkma cesareti. Tek başına halletmeye çalıştığın şeyler seni tüketti; şimdiyse bu yükü paylaşma ve o sıkışmışlık hissinden çıkma vakti geldi. Kendi ihtiyaçlarını görmezden gelmeyi bıraktığında, sınırlarını sağlıklı bir şekilde çizmeyi öğrendiğinde ve "mükemmel" olma zorunluluğundan özgürleştiğinde, hayatın ne kadar hafifleyebileceğine şaşıracaksın.Unutma; anlaşılmak iyileştirir, öz şefkat dönüştürür. Yetkin ve sistemli bir psikolojik destek, hedeflerine ulaşmana yardım eder. Sen, olduğun halinle değerli ve biriciksin. Bu yolculukta yalnız yürümek zorunda değilsin. Ben buradayım!Bana ulaşıp merak ettiklerini sorabilirsin.Sevgiler 💖,Psikolojik Danışman & Aile - İlişki Danışmanı Sinem Akpeçe
Sinem AKPEÇE 29.04.2026