1. Uzman
  2. Muhammed Cihad IŞIK
  3. Blog Yazıları
  4. Genç Werther Neler Yaşamış

Genç Werther Neler Yaşamış

Gençlik, canlı yaşamının en hareketli dönemi, en yoğun duyguların yaşandığı ve dünyadan tutunacak bir şeyler varlığının kabul veya reddedildiği dönemidir. Kimimiz dine, kimimiz aşka, kimimiz aileye, kimimiz ise işe-çalışmaya tutunuruz. Şanslı olanlarımız birden fazla şeye tutkun olarak yaşayabilenlerdir. Bir yandan ailenizle herhangi bir sorununuz yokken bir yandan da hayatınız boyunca seveceğinizi düşündüğünüz insanla karşılaşmış olmak sizi hayata bağlayan iki sebep olacaktır. Sevdiğiniz insanı kaybetseniz bile aileniz yanınızda olacaktır. İnsan kendine tutunacak bir dal arar yahut ayağını sağlam basacağı bir zemin. İnsan bir şeylerden emin olmak ister. Genç Werther’in ise elinde bir tek aşkı vardı.


Kimilerine göre Goethe kendi yaşamından bazı kesitler sunmuş kitapta, kimilerine göre ise bir başkasının hikayesini anlatmış. Bunun aslında bir önemi yok çünkü kitap basıldıktan sonra toplumda büyük yankı uyandırması ve bazı gençlerin kitabı okuduktan sonra intihara kalkışması-kimilerinin de başarılı olması- kitabın uyandırdığı yankıyı ve ne kadar içimizden birinin öyküsü olduğunu gösteriyor. Peki neydi Genç Werther’i bu kadar içimizden yapan? Tutkun olduğu şeyin peşinden delicesine koşması mı yoksa insana sadece insan olarak bakması mı ya da çocukları sevip insanların mutlu olması gerektiğine inanması mı? Belki de cevap hepsidir. Kitabın henüz başlarında yeni tanıştığı ve bu kadar delicesine aşık olacağını bilmediği Lotte ile beraber ziyaret ettikleri kilisenin yaşlı papazı ve eşiyle olan konuşmalarında Werther’in insanların mutlu olması gerektiğini söylediğini biliyoruz. Toplulukta bulunan papazın eşi karşı çıkıyor ve kişinin beden sağlığının iyi olmamasının mutlu olmasını engellediğini söylüyor. Werther ise -beden-ruh etkileşiminin en yoğun yaşandığı sağlık alanında- kaygılardan uzaklaşmanın, insana iyi gelecek şeyleri yapmanın beden sağlığını da olumlu olarak etkileyeceğini söylüyor. 1700’ lü yıllarda bedeni iyileştirmenin yolunun ruhu iyileştirmekten geçeceğini söylüyor Goethe. Descartes ile beraber zirveye ulaşan dualizm anlayışının emarelerini görmekteyiz. Günümüzde de stresin, kaygının birçok hastalığın semptomu hatta başlangıcı olduğunu biliyoruz. Kaygı bazen sosyal çevremiz tarafından bazen ebeveynlerimiz tarafından -ki anne-baba-çocuk üçgeninde kurulan psikanaliz disiplinini göz ardı etmemek gerekir- bazen de kendi yapmak istediklerimiz ile yaptıklarımızın çatışmasından meydana gelir. Sosyal psikoloji literatüründe bulunan “benlik sunumu” buna güzel bir örnek olacaktır.


Aylar geçiyor ve sevgili Werther’imiz Lotte’a gitgide aşık olmaya başlıyor. Elbette Lotte nişanlı yani Werther’le olmasına imkan yok ama aşık olmamak elde değil. Ailesinden uzakta yaşayan Werther mutluluk bulduğu kır gezintileri ve farklı insanlarla muhabbet etmenin geçiciliğinin farkına varıyor. Elbette bunu açıktan dile getirmiyor ancak her sabah uyanmak istemesi Lotte’la ilgili, her akşam uykuya dalarken aklında Lotte. Tabiri caizse onunla yatıp onunla kalkıyor. Bir insanla geçirilen vaktin, onunla paylaşılan şeylerin güzelliğinin insanı ne denli derinden etkileyebileceğini gösteriyor bize. Başlangıçta saf olan aşkı beraber vakit geçirerek yani bir nevi alışkanlık haline gelerek günden güne artıyor. Her gün beraber geçirilen saatler Werther’in aşkını arttırmaktan başka bir şey yapmıyor. Lotte’un nişanlısının gelmesi ise Werther’in acı günlerinin başlangıcı oluyor daha fazla dayanamayıp gidiyor. Hangimiz sevdiğimiz insanın yanında bir başkasını görmeye tahammül edebiliriz ki? Werther’de edemiyor ve en nefret ettiği devlet işine başlıyor. İnsanın iç yüzünü gösteriyor bize. Tek amaçları yükselmek olan ve yükselmek için her türlü yola başvuran insanı gösteriyor bize. Günümüzde de değişen pek bir şey yok. Herhangi bir kurumsal şirkette yahut devlet dairesinde görebileceğimiz gibi insanlar birbirlerinin arkasından konuşuyor, yükselmek için diğerlerini ezmek gerektiğini düşünüyor. Hassas tabiatlı bir insan için böylesi ahlaksız tutumlar dayanılmazdır. Genç Werther hassas ama güçlü bir yüreğe sahiptir ancak ailesinden ayrı olması -ki genç bir bireyin ailesinden ayrı olması haliyle yaralayıcı bir durumdur- ve kitapta bahsi çok az geçse de babasının olmaması -bu kitapta anlatılan tarihin 150 yıl sonrasında ortaya çıkan psikanalitik kuramın temelini oluşturan baba figürüyle de ele alındığında- Werther’in hayatla mücadele ederken zorlanmasına neden oluyor. Bir dönem prensin yanında kalıyor. Yaşlı papazla iyi anlaşıyor. Lotte’un babasıyla da iyi anlaşıyor. Werther’in tabiatındaki aşırılık ve zaman zaman Lotte’un ayaklarına kapanma isteği korunma ve güvende hissetme ihtiyacından ileri geliyor dersem yanılmam sanırım. Belki Lotte’u annesi yerine belki kaybettiği babasının yerine koydu ve duygusal ihtiyaçlarını karşılamak istedi. Ikincil nesneye yönelebilmesi her ne kadar iyi bir durum olsa da kendi egosunu yıkması ve artık her şeyin ötekiyle ilgili olmasına ne kadar dayabilir ki? Hangimiz görmek istediğimiz ilgi beklediğimiz insandan gelmeyince kötü hissetmeyiz ki?


Kitapta Werther’in kaç yaşında olduğunu bilmiyoruz ama benim zihnimde Werther 19-20 yaşlarında bir delikanlı. Kitabı okuduğum ilk zamanlar onun yaşında değildim ama kitabı okuyup intihar etmek isteyen onlarca genç gibi bende de bu etkiyi bırakmıştı. Lise yıllarında bu kitabı okumanın sakıncalı olduğunu elbette bilmiyordum ve kitabı okumaya başladıktan sonra elimden bırakamayıp bitirinceye kadar okumuştum. Bir yandan insana verilmiş en güzel duygunun aşk olduğunu bir yandan da en ölümcül duygunun aşk olduğunu o zamanlar henüz bilmiyordum. Werther benim bu bilmeyişimi çok güzel anlatmış ama. “Böyle mi olmalıydı, insanın mutluluğu aynı zamanda kederinin kaynağı mı olmalıydı?” Zaten çalkantılı olan ruh halim -ergenlik dönemimin her kimlik karmaşası hem ödipal nesnelerimden uzaklaşma çabam- daha o zamanlar bu cümleyi okuduğunda karmakarışık bir hal almıştı. Bu yaşımda yani ilk okuyuşumdan 5-6 yıl sonra yeniden okuduğumda yine aynı etkiyi bırakmaktan geri kalmadı.


Prensle beraber daha fazla yaşayamayacığını anlayan Werther’in yeniden Lotte’un yanına dönmesi ise hikayenin sonuna bizi yaklaştıran olay oldu. Werther bunu biliyordu ama. Lotte’a gitmesinin kendisi için iyi olmayacağını biliyordu. Öyle değil midir zaten bazen bizim için kötü olacağını bilsek de tutkumuzun peşinden koşarız. Bu tutkumuz bizi yakıp küle çevirecek bir yangının içinde olsa bile o yangına hiç düşünmeden atlarız. Sağduyulu düşündüğümüzde garip gelecektir. Insan neden zarar göreceğini bile bile bir şeylerin peşinden gider diye düşünmeden edemiyorum. Olmayacağını bile bile bir aşkın peşinden koşmak niye mesela? Bence burada araya giren önemli bir duygu var. Umut. Umut etmek insanların bir şeylerin peşinden koşmasını kolaylaştırıyor. Labaratuvar fareleriyle yapılan şöyle bir deney okumuştum. Normalde bir farenin boğulmadan suda kalma süresi 15 dakikaymış. Deneyci üç tane fareyi üç ayrı su kabına koyup çırpınmalarını izliyor. 14. dakikada fareleri sudan çıkarıyor. Belli bir süre bekledikten sonra yeniden suya koyuyor ve farelerin ne kadar süre suda kalabileceğini bakıyorlar. Benim beklediğim sonuç 15 dakika daha dayanabilirler en fazlaydı ama fareler 75 dakika suda kalabiliyorlar çünkü birisinin onları sudan kurtaracağı umutları var. Werther’de böyleydi Lotte’un kendisine en ufak bir güzel sözü, bir gülümseyişi onun yeniden umutlanmasını sağlamaya yetiyordu. Bu konuda Werther’e haksızlık yapılmasını istemem. İnsan en ufacık bir gülüşe kanıp kendine acı çektirir mi dememeliyiz. Sevgiliden gelecek en ufak bir gülümseyiş uğruna koca Divan Edebiyatı ortaya çıkmıştır. Öğrenme psikolojisini düşündüğümüzde mesela bir ödül sürekli verildiğinde herhangi bir anlam ifade etmemeye başlar ancak -endüstri ve örgüt psikolojisinde de kullanılan ödül tarifeleri buna örnektir- ödülü bazen verip bazen vermediğinizde koşullama daha kalıcı olur. Öyle ki bazen alamadığımız o gülümseme bile aşkı arttırmaya yeter. Aslında bir noktada hiçbirimizin Werther’den bir farkı yok. İnandığımız şey her ne ise onun peşinden koşarız. Elbette bazen koşmayı bıraktığımız olur ama o zaman bir gariplik olduğunu fark ederiz. Rotası belli olmayan bir geminin denizde savrulup gitmesi gibi biz de inandığımız şeyin peşinden koşmayı bıraktığımızda savrulup gideriz. Yıllar geçer ve psikoloji bölümüne niye geldiğimizi unutabiliriz mesela ya da başkalarında şikayet ettiğimiz insanlara eşit bakma mazlum olanı hor görmeme düsturumuzu unutmuşuzdur. Ama bu kadar karamsar olmaya gerek yok çünkü bir süreliğine durup kendimizi dinlediğimizde kim olduğumuzu hatırlamaya başlarız. Bir süre sadece beklemek, kendimizi dizilerle, filmlerle yahut sırf zaman geçsin diye yaptığımız aktivitelerden sıyırıp bir süreliğine kendimizi dinlediğimizde kim olduğumuzu, ne yapmak istediğimizi hatırlarız. Werther’in belki de şanslı olduğu nadir durumlardan birisiydi bu. Kendini dinleyebiliyordu ve dolayısıyla kendisini analiz edebiliyordu. Içgörüsü yüksek bir karakterdi Wether. Üstelik kendisi hakkında fikirlerini ve zamanını nasıl geçirdiğini anlattığı dostu Wilhelm vardı. Ona karşı dürüst olup yaşadıklarını ve hissettiklerini anlatıyordu. Hislerimiz konusunda kendimizi kolayca kandırabiliriz ancak açık yüreklilikle bir dostumuza hislerimizi anlatırken dürüstüzdür. Wilhelm, Werther’in kötü gidişatıyla ilgili kendisine öğütler verdiğinde Werther onu geri çeviriyordu çünkü aşkı onu çağırıyordu ve gitmekten başka elinden bir şey gelmiyordu. Sonunun kötü olduğunu bile bile bunu yapmak istiyordu.


İntihar eylemi zaman zaman bir anda verilen bir karar olsada evveliyatını iyi anlamak gerektiğini düşünüyorum. Nitekim Werther’de bunları söylüyor. Bir anda karar verdiği bir şey değildi dünyadan ayrılmak. Zaten son dönemlerde yaşadığı şeyler ruh hali şu anda bizlerin tabiriyle tam bir depresyon ve melankoli halini gösteriyor. Zaman zaman kuvvet buldukça Lotte’a ulaşmak için bir şeyler yapıyor ve belki de hayatı boyunca en mutlu olduğu anı Lotte ile yaşadıktan sonra bu dünyadan ayrılıyor. En güzel an sevgiliyle geçirilen ruhların iç içe geçtiği an değil midir? Werther’in de dediği gibi “İnsanı gerekli kılan tek şey sevgidir kuşkusuz.”


Yayınlanma: 24.11.2021 12:32

Son Güncelleme: 24.11.2021 12:48

Muhammed Cihad IŞIK
Muhammed Cihad IŞIK
Psikolog
Uzmanlıklar: Çocuk ve Ergenlik Dönemi Ruhsal Sorunları, Kaygı (Anksiyete) Bozuklukları, Varoluşsal Anlam Arayışı / Değersizlik Sorunları
"Herkesin bir hikayesi vardır." anl Devamını oku
Online Terapi
süre 50 dk
ücret 250
Yüz Yüze Terapi
süre 50 dk
ücret 300
Bunları da sevebilirsiniz...

EMDR (Göz Hareketleriyle Duyarsızlaştırma ve Yeniden İşleme) Terapisi Nedir?Birey bir travmaya maruz kaldığında, travma sinir sisteminde hapsolur. Travmatik olan olayın kendisi değil, sinir sistemi üzerinde bıraktığı etkidir. Travma işlenmediği ya da çözümlenmediği takdirde kişiyi hayatı boyunca sık sık tetikleyebilir ve kişinin yoğun olarak çaresizlik, umutsuzluk, korku ve benzeri duygular deneyimlemesine sebep olabilir. Bu duygular kişiye üzerinde kontrol sahibi olamadığı izlenimi verebilir. Oysa kişinin yaşadığı, geçmiş travmatik tecrübesiyle bağlantı içerisinde olan duygularının tetiklenmesidir.Peki sinir sistemindeki kilidi açmak mümkün müdür? Kişinin deneyimlemiş olduğu rahatsızlık verici olaylar beynin bir ağında depolanmış olabilirler. Burada izole olmuş bilgi, kişinin yeni bilgiler öğrenmesini engelleyebileceği gibi eski deneyimin de defalarca tetiklenmesine sebep olabilir. Aslında bu durumu çözmek için gerekli olan bilgi, beynin başka bir yerinde, başka bir anı ağındadır. Yalnızca bu bilginin travmatik yaşantıyla bağlantı kurması engellenmiştir. EMDR Terapi ise bu bağlantının gerçekleşmesini mümkün kılar. Terapi süresince işleme başladığında bu iki ağ birbiriyle bağlantı kurabilir.EMDR Terapinin yarattığı değişimi nasıl açıklayabiliriz?Araştırmalar, EMDR’da kullanılan göz hareketleri başta olmak üzere çift yönlü dikkat uyarımının, sinir sisteminin kilitlerini açtığını ve beynin deneyimi yeniden işlemesine olanak verdiğini göstermektedir. Çift yönlü dikkat uyarımı sayesinde bilinçdışı malzemenin işlenmesine olanak tanındığı varsayılr. Ayrıca, “göz hareketlerinin yüksek bilişsel süreçler ve kortikal fonksiyonla bağlantılı olduğu da kanıtlanmıştır”.Travmatik anılar, kişinin sinir sisteminde işlevsel olmayan bir şekilde depolanırlar. Bu durum, olumsuz duygu ve inançların geçmişten geleceğe aktarılmasına yol açar. “Bu anıların EMDR ile işlenmesi daha olumlu ve güçlendirici duyguların ve inançların nörofizyolojik ağlar yoluyla ilgili anılara genellenmesine ve danışanın yeni olaylar karşısında daha uygun davranışlar göstermesine yol açar.”Travmaya dair araştırmalara bakıldığında literatürde hem fikir olunan bir nokta görürüz. “Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) tedavisinin başarılı olması, kaçınmayı önlemek ve duyarsızlaştırmaya yol açmak için bir tür maruz bırakma yönteminin kullanımı şarttır”. EMDR Terapi ise bunu bellek ağları üzerinden ilerleyerek yapar. Travmatik olaya dair bir işlev bozukluğu olduğunun göstergesi, kişinin hala olayın yaşandığı gündeki gibi olumsuz düşünce, duygu ve bedensel duyumlara sahip olmasıdır. Böyle bir durumda, EMDR terapi yoluyla kişinin geçmiş deneyiminde sıkışmış olması durumundan çıkarılması mümkün olabilir.Çocukluk TravmasıBir çocuk, doğası itibariyle bir yetişkine nazaran daha kırılgan, güçsüz ve desteğe muhtaçtır. Bu sebeple çocuklukta travmatik bir deneyimi olan kimseler, yetişkin olduklarında dahi kendilerini çocukluktaki travmalarında sıkışmış halde bulabilirler. Çoğu çocukluk deneyimi güçsüzlük, seçeneksizlik, kontrolsüzlük ve yetersizlik duygularıyla doludur. Oysa bir yetişkin için artık durum farklıdır. Ne var ki, travmalar yeniden işlenmediğinde olaylara rasyonel bir yetişkin bakış açısıyla bakmak mümkün olmayabilir. Aslında çocukluk perspektifi olayın yaşandığı şekliyle, travmatik anıda kilitli kalmıştır. Bu durum ise kişinin bugünü algılama biçimini etkileyerek kişinin şimdiki zamanı da benzer bir eksiklik, güvensizlik kontrol eksikliği noktasından görmesine neden olur.EMDR’ın klinik gözlemleri, “çocukluk travmasına verdikieri duygusal tepkilerde kilitli kalan danışanlarda terapötik sonuçlara genellikle yetişkin bir bakış açısının ortaya çıkışıyla ulaşıldığını göstermektedir.” EMDR Terapi yoluyla bilgi işleme sistemi harekete geçirilebilir ve çocuk bakış açısındaki suçluluk ve korku, güvenlik ve seçim yapabilme özgüvenini içeren yetişkin bakış açısına dönüşüm sağlanabilir.En basit anlatımıyla EMDR Terapi, kişinin öğrenme sürecini kolaylaştırır. Böylelikle kişi, geçmişte yaşadığı travmatik deneyimden kendisi için gerekli olabilecek bilgileri alır. Sonuçta, yaşanan olumsuz deneyim kişinin anı ağında sağlıklı ve stres oluşturmayacak şekilde depolanır.EMDR Terapi Ne Değildir?-EMDR Terapi hipnoz değildir.-EMDR Terapi zihnimizdeki olumsuz anıları silmez.Şuna vurgu yapmak önemlidir ki, EMDR Terapi bir hafıza silme tekniği değildir. EMDR Terapi, yaşadığımız olumsuz olayları zihnimizden silip atmak yerine, onlara karşı duyarsızlaşmamıza ve hayatımızı travmatik anının perspektifinden değerlendirme alışkanlığımızdan kurtulmamıza olanak tanır.Klinik Psikolog Yonca Kanburoğlu Gözen - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - - Kaynaklar-Kavakçı, Ö. , Ruhsal Travma Tedavisi için EMDR, HYB Basım Yayın, Ankara, 2012.-EMDR Treatment and Training Manual / Level 1, EMDR Institute.Inc,2002 (Türkçe’si yayımlanmamış metin,DBE).-EMDR Treatment and Training Manual / Level 2, EMDR Institute.Inc, 2002 (Türkçe’si yayımlanmamış metin, DBE).-Shapiro, F., Eye Movement Desensitization and Reprocessing: Basic Principles, Protocols and Procedures, 2nd Edition, Guilford Press, Newyork, 2001.-Shapiro, F. , EMDR Terapisi Teknikleri ile Acı Anıları Silmek, Kuraldışı Yayıncılık, İstanbul, 2012.-Facilitator Guidelines, Policies and Training Handbook, EMDR Institute.Inc, 2002 (Türkçe’si yayımlanmamış metin, DBE).-EMDR as an Integrative Psychotherapy Approach, Edited by Shapiro F., American Psychological Association, Washington, DC, 2002.-Grand, D., Işık Hızında Duygusal İyileşme – EMDR, Kuraldışı Yayıncılık, İstanbul, 2005.-Professional Brosure; EMDRIA (EMDR International Association) Press, 2005.-Ören, E., Solomon, R. , EMDR Therapy: An overview of ist Development and Mechanisms of Action, Ç: Önder Kavakçı, EMDR Türkiye E-Bülteni, Sayı 2, Ocak 2013. Yazıyı Oku

Uzman: Yonca KANBUROĞLU GÖZEN

Yayınlanma: 14.08.2022

Tolstoy, bir romanında şöyle der: “Bütün mutlu aileler birbirine benzer, oysa her mutsuz ailenin kendine özgü bir mutsuzluğu vardır”. Tıpkı her mutsuz ailenin hikayesi kendine özgü olduğu gibi, her ilişki de kendine hastır. Hiçbir ilişki birbirine benzemez. Tüm ilişkiler zengin, uzun ve kimi zaman ağır hikayelere sahiptir. Ünlü Fransız psikoterapist Isabelle Filliozat: “Ebeveynlerimizle aramızda öyle bir geçmiş, öyle bir duygusal yükleniş mevcuttur ki, kimi zaman doğru mesafenin korunması güçtür” der ve ebeveynlerimizle olan ilişkilerimizde geçmişin küllerini karıştırmanın ilişkileri onarmaya yardımcı olabileceğinden bahseder. Bu yazıda Isabelle Filliozat’ın yazmış olduğu “Sana Kızgınım, Seni Seviyorum” adlı kitabının bir özetini bulacak ve ebeveynlerimizle olan ilişkimizi onarmanın nasıl mümkün olduğunu görme imkânı bulacaksınız. Ebeveyn ve çocuk ilişkisinin dünya üzerindeki en kıymetli, en samimi ve en sevgi dolu ilişki olduğu düşünülür. Oysa gerçekte durum her zaman böyle değildir. Pek çok ebeveyn-çocuk ilişkisi yalnızca alışkanlıklar, ritüeller ya da gereklilikler üzerine kurulu yüzeysel ilişkiler olabilir. Ebeveynlerimizle olması gerektiğini düşündüğümüz dengeli ve uyumlu ilişkilerin çoğu zaman olmamasının bir sebebi vardır. Temel sebep, ilişkilerde uyumu yakalayabilmek için hem sevginin hem de öfkenin ifadesinin gerekli olmasıdır. Fakat bu iki duygu da pek çok toplumda ifade edilmesi özellikle bastırılmış duygulardır. Kimi ebeveyn çocuğu şımarmasın diye sevgisini az göstermeye çalışırken kimi ebeveyn çocuğun öfkesini ifade etmesini müthiş bir kararlılıkla engelleyebilir. Oysaki ilişkiler bu duyguların samimi bir şekilde ifadesine ihtiyaç duyar. Tıpkı sevgi anları gibi çatışma anları da gereklidir. Çünkü çatışmalar ebeveyn ve çocuk arasındaki canlı ve dinamik ilişkinin temel taşlarındandır. Fakat bilindiği üzere çatışmalar aile içerisinde hoş karşılanmaz. Ebeveynler çocuklarının öfkeleri arkasındaki ihtiyaca bakmak yerine tüm gücünü o öfkeyi yasaklamak ya da bastırmak için kullanabilir. Bir an için kendi çocukluğunuzu düşünün. Öfkenizi, rahatsızlıklarınızı ya da taleplerinizi ne ölçüde dile getirmenize izin verilen bir aile ortamında büyüdünüz? Yaşımız kaç olursa olsun, ebeveynimizle çözemediğimiz anlaşmazlıklar ve paylaşamadığımız duygular ilişkinin üzerinde kara bir bulut gibi dolaşır. İlişkilerimize hayal kırıklıkları damga vurmuşsa, anne babanın kaybı dahi hayal kırıklıklarımızı temizlemez. Bilincinde olduğumuz ya da olmadığımız duygular, hınçlar, korkular ve umutsuzluklar kendimiz ve diğerleri hakkındaki olumsuz inançlarımızı besler. Ne var ki bu etkileşim tek taraflı değildir. Çoğu zaman ebeveynlerimiz de ilişkilerimizin yüzeyselliğinden ve kopukluğundan en az bizler kadar rahatsızdır. Genellikle kendi ebeveynleriyle olan ilişkilerinden taşımakta oldukları bir iletişim kopukluğu vardır ve muhtemelen yakın bir ilişkiyi hiç tatmamışlardır. Fakat yine de kendi çocuklarıyla olan kopukluklarını hissedebilirler. Gerçek bir bağın yokluğunun verdiği acıyı hissetmemek için kendilerini dayanılmaz ve katlanılmaz hale getiren davranışlar sergileyebilirler. Bu davranışları takiben ilişkilerimizde pek çok yanlış anlama yaşanır. Ve hatta yanlış anlamalar ilişkilerimizdeki problemlerin %80’ini oluşturur. Oysaki, onlara hiçbir şey söylemediğimiz takdirde ebeveynlerimiz bizleri kıran tutumlarına devam ederler. “Artık çok geç” ya da “İlişkimizde hiçbir şeyi düzeltemeyiz” şeklinde düşüncelere sahip olabilirsiniz. Fakat gerçek şudur ki, anne ya da babamıza kendi hikayemizi anlatamadığımız müddetçe onların karşısında gerçek bir birey olarak var olamayız. Onlarla olan ilişkimizi sorgulamadan hayatta pek çok şeyi başarabilir ve bireysel olarak gelişebiliriz. Fakat içimizde her zaman kırılgan bir alan kalır. O zaman geçmişteki yaralarımızı ve hayal kırıklıklarımızı niçin paylaşmayalım? İlişkilerimizde bilinçaltımızın tuzakları mevcuttur. Ebeveynler çocuklarında kendi çocukluklarını görmekten kaçamayabilirler. Çocuklarının bazı hareketleri, sözleri, tutumları onları kendi geçmişlerine götürür. Kimi zaman da kendilerinde kendi ebeveynlerinin tepkilerini görür, hatırlar ve kendi çocukluklarındaki duygularıyla dolarlar. Aslında yaşadığımız deneyimler sinir sistemimizde yer etmiştir. Çocuğumuzun herhangi bir davranışında kendi çocukluk deneyimlerimize dair duygularımız tetiklenebilir. Bir anlamda beynimiz, geçmişle doğal bir ilişkilendirme yapar. Ebeveyn duyguların istilasına uğrarken, aslında kendinde neyin olup bittiğini fark etmez. Fakat dürtülerine hâkim olamaz ve çocuğuyla olan ilişkisine zarar verecek şekilde şiddetli tepkiler verebilir. Tıpkı kendi ebeveynine yapmak istediği ya da zamanında onların kendisine yaptığı gibi… Aslında karakterimizin büyük bir bölümü ve abartılı tepkilerimizin çoğu bize ait değildir. Bunlar ebeveynimizle yaşamış ve çözümleyememiş olduğumuz çatışmaları yansıtır. Bir anlamda her kuşak önceki kuşakların yaşadığı dramları taşır. İlişkilerde suç ya da suçlu yoktur. Kırgınlıklar, yoksunluklar, hatalar, yanlış anlaşmalar, bilgisizlikler ve giderilmemiş ihtiyaçlar vardır. Telafinin mümkün olabilmesi için de hem ebeveynin hem çocuğun bakış açılarının dile dökülmesi ve anlanması gerekir. Ebeveynlerin kendi çocuklarının duygularını görmezden gelmeleri ya da geliyor gibi görünmeleri kendi geçmişlerinin üzerine bir örtü örtmelerine hizmet eder. Dolayısıyla yarı bilinçli olarak kendi çocukluklarında çektikleri acıları çocuklarına yaşatırlar. Kimi ebeveynler kendi davranışlarını sorgulamayı reddederek bilinçaltları tarafından yönetilmelerine izin verirler. Bu şekilde önceki kuşaklarda yaşanan ifade edilmemiş ve çözümlenmemiş kırgınlıkları kendi çocuklarına aktarırlar. Geçmiş kırgınlıkları onların çeşit türlü beklentileri çocuklarına yansıtmalarının nedenidir. Ebeveynlerin çocuklarının bazı ihtiyaçlarına, duygularına ya da taleplerine uyumlu bir şekilde cevap verebilmesine engel olur. “Kapanmayan yara, iyileşmenin yollarını arar. Biri çıkıp da yarayı görene, varlığını kabullenene, duygulara kulak vererek yaranın nihayet kabuk bağlamasını ve iyileşmesini sağlayana dek hatırası sonraki nesillerde ortaya çıkar.” Bazen kendi geçmişlerinin onları engellemesi yüzünden kendi çocuklarını bile yeterince sevemeyebilirler. Ne yazık ki, çoğu zaman çocuklar ebeveynlerinin bu davranışlarından kendilerini sorumlu tutar ve suçluluk hissederler. İşte ebeveynlerimizin yaşadıklarına bakmak bu yüzden önemlidir. Ancak onların yaşadıklarını anladığımızda, çocukları olarak duyduğumuz suçluluk duygusundan kurtulabiliriz. Bazı gerçeklerin farkına varmak ebeveynlerimize karşı olan davranışlarımızın sorumluluklarını üstlenmeyi bırakıp kendi hakkımızda geliştirdiğimiz olumsuz inançlardan kurtulmamıza yardımcı olur. Bir nevi bizi özgürleştirir.Kırgınlıklarımız nasıl semptoma dönüşür? Hayatta kırgınlıklar hep vardır, olumsuz yaşantıları ve bundan doğacak kırgınlıkları tamamen yok etmeye çalışmak nihai amacımız olmamalıdır. Nitekim çocuklar kırgınlıklar, yoksunluklar ve hatta uğradıkları haksızlıklar sonucu kendi kimliklerini oluşturur. Ancak bu şekilde kendini bulunduğu çevreden ayrı bir birey olarak algılayıp kendi “ben” ini oluşturur. Fakat kimi kırgınlıklar çocuğun büyüme ve onarım sürecini olumsuz etkiler. Peki nasıl?Burada ilk olarak öfkenin rolünden bahsedebiliriz. Nasıl ki tüm duygularımızın bir işlevi varsa, öfke duygusunun da onarıcı bir işlevi vardır. Burada öfke ve şiddetin ayrımını yapmakta fayda var. Kişi hışımlı bir öfkeye kapıldığında, kendi içerisinde kulak verebileceği sağlıklı öfkeyi hissedemez. Bunun sonucunda kişi kontrolünü kaybedecek, başkalarına ya da çevresindeki nesnelere zarar verecek duruma geliyorsa ifade ettiği şey öfke değildir. Bir şiddet eylemi içerisine girmiştir. Dolayısıyla öfke eşittir şiddet olmadığı gibi, her öfke duygusu da şiddetle sonlanmaz. Şimdi öfkenin bir çocuğun dünyasını nasıl etkilediğine bakalım. Çocuk bir nesneyi elde etmeyi ya da bir davranışına izin verilmesini şiddetle isteyebilir. Fakat istediği her şeyi elde edebilmesi mümkün değildir. Dolayısıyla ebeveyn tarafından talebi olumlu karşılanmayabilir. Bunun sonucunda çocuk doğal olarak öfkelenebilir. Fakat ebeveyn çocuğun öfkesini kabul etmediği takdirde, çocuk yaşadığı yoksunluğun neden olduğu bu kırgınlığın iyileştirilmesine hakkı olmadığını düşünür. Yaşadığı yoksunluğun gerçek sebebini anlayamayacak kadar küçük yaşta olan bir çocuk, kendiyle ilgili bir sebepten ötürü talebinin reddedildiği düşüncesine kolaylıkla varabilir. Çocuk öfkesini ifade ederek kendini onarma ihtiyacı hisseder. Aksi takdirde bu kırgınlık içinde barınmaya devam eder ve onda hasar bırakır. Aslında çocuğun kendiliğinde hasar bırakan durum onun yaşadığı hayal kırıklığı ya da kırgınlıktan ziyade çocuğun kendini onaramaması ve duygularını ifade etmenin ona yasaklanmasıdır. Kimi ebeveynlerde duyguların dinlenmesine karşı yanlış algı vardır ve ebeveynler çocuğun her duygusunun dinlenmesinin onu şımartmak anlamına geleceğini düşünür. “Bizim zamanımızda” ya da “Şimdiki çocuklar” şeklinde başlayan cümleleri pek çoğumuz duymuşuzdur. Fakat bilinmesi gereken bir şey var ki, bir duyguyu dinlemek çocuğun tüm arzularının gerçekleştirileceği anlamını taşımaz. Duyguyu dinlemenin çocuğun duygusal dünyası açısından bir işlevi vardır. Bu çocuğun hayal kırıklıklarını kabul etmesini, yaralarını kendini değersizleştirmeden sarmasını, yeniden ayağa kalkmasını ve kaçınılmaz gerçekler karşısında büyümesini sağlar. Öfkesi dinlenen bir çocuk kendi yaşamına ve dünyaya dair doğru bir kontrol hissi geliştirir.Kimi zaman çocuklar gördükleri bakımdan ve onlara sunulan imkanlardan dolayı minnet duymaları gerektiği düşüncesiyle yetiştirilirler. Bu son derece üzücü olmakla birlikte adil de değildir. Çocuklar kendilerine minnet duymaları gerektiği dayatıldığında ebeveynleri tarafından ne kadar az sevilmekte olduklarını düşünürler. Oysaki gerçekte minnetin borcu olmaz. Minnet duygusu, diğerinin ona sunduklarının bilinci sonucu kendiliğinden gelişen bir histir. Hiçbir dayatma ile ortaya çıkmaz. Böyle durumlarda çocukların pek çok davranışı kolayca saygısızlık ya da nankörlük olarak algılanabilir. Bu tehdidin farkında olan çocuk var olan hıncını hissetmemek için çaba harcar. Kimi zaman kırgınlıklarını yalancı bir gülümsemenin altına gizler. Aslında ebeveynlerimize karşı minnet duygusu hissedemememizin bir sebebi vardır. Minnet hissetmemek bir kırgınlığın, yoksunluğun ve kederin işaretidir. Ebeveyn-çocuk ilişkisinde yaşananların üzerini gerçek olmayan bir minnet duygusuyla örtmektense derinlere inip yarayı iyileştirmek gerekir.İyileşmenin yolu nelerden geçer? Sorunun varlığını görmek ve kabul etmek çözüm yolundaki ilk adımdır. Kendimize biçtiğimiz mağdur rolünü terk etmemiz, ebeveynlerimizi idealleştirmeyi bırakmamız, davranışlarımızın ve semptomlarımızın sorumluluğunu üstlenmemiz gerekir. İyileşme ifade edilmemiş duyguların ifade edilmesiyle, yaşananların acısını kabul etmekle ve mahrum kaldıklarımızın yasının tutulmasıyla mümkün olacak. Öncelikle yalnızca kendimize bağlı olan şeyleri değiştirme gücümüz olduğunu kabullenmek gerekir. Bilinçli bir şekilde doğru olmayan ve zararlı inançlarımızı keşfederek suçluluk duygumuzdan uzaklaşmamız gerekir. Çünkü suçluluk duygusu yalnızca bir kaçıştır. Daha sonrası saldırgan öfkemizi yapıcı bir öfkeye dönüştürme zamanıdır. Sağlıklı öfkenin temel işlevi ilişkilerdeki dengeyi yeniden sağlamak, bizi ilişkilerdeki tutsaklıklardan kurtarıp iyileşmemize yardımcı olacak onarmayı yapmaktır. Ebeveynlerimizi idealleştirmeyi bırakmak yaşadıklarımızın gerçekte ne olduğunu anlamakla başlar. İdealleştirme, ailemiz içerisindeki konumuzu koruyabilmek ve yaşadıklarımızın verdiği acıyı azaltmak için başvurduğumuz bir savunma mekanizmasıdır. Ancak onu önleyebildiğimizde, çocukluk duygularımızın sesini duyabiliriz. Geçmişimize ve ilişkimize dair hatıralarımız canlandıkça yaşadıklarımızı gerçekten tespit edebilmeye başlarız. Gerçeğimizi yavaş yavaş kabulleniriz. Gerçeği görmek ve hissetmek acı verir. Fakat aslında iyileşmeye de yardımcıdır. Çünkü kendimize daha yakın ya da daha kendimiz gibi hissetmeye başlarız. Kendimizi gerçekten bulduğumuzda yaşadığımız kendine yakınlaşma hissiyatı acılara tahammül etmemize yardımcı olur. İyileşmenin mümkün olması için her yaranın ve kırgınlığın yeniden yaşanması gerekecektir. Onarıcı öfke, kişiye hak edileni geri veren, çocuğa var olma ve kendi olma hakkını kendine tanımasını sağlayan bir öfkedir. Ancak böyle bir öfke yoluyla bedenimizde ve zihnimizde yaşadığımız gerilim tahliye olur. Bu öfke sayesinde ebeveynlerimiz karşısında yetişkin bir birey olarak var oluruz. Yaşananları geri alamayacağımız gibi, konuşmak suretiyle onların bizim üzerimizdeki etkilerini değiştirebiliriz. Ebeveynlerimize kendimizden ve yaşamış olduklarımızdan bahsetmediğimiz sürece onlarla yakın bir ilişki kurabilmemiz mümkün olmaz. Yaşadığımız haksızlıklara ve kırgınlıklara açıklama getiremediğimiz müddetçe onları tam anlamıyla bağışlayamayız. Fakat bazen onlarla konuşma cesareti gösteremememizin sebebi onlara duyduğumuz sevgi değil, sevgisizlikle yüzleşmekten duyduğumuz korkudur. Bu korku çift yönlü bir korku olabilir. Bazen onlar tarafından yeterince sevilmemekten bazen de onların bizi yeterince sevmiyor olmasından korkabiliriz. Bazen ise onlarla iletişim kurmama ısrarımızın sebebinde kin duygusu yatar. İlk adımı atmak ya da bazı şeylerin iyileşmesinin bu kadar “kolay” olması düşüncesi bizi geri tutar. Öfkeyi terk etmek ve karşıdaki kişiyle diyalog kurmak bizi uzlaşmaya götürür. Oysaki bu intikam duygusu yalnızca öfkemizi hor görerek yaşanan acıyı sürdürmeye hizmet eder. Gandhi, “Dişe diş yasası tüm dünyayı kör edecek” der. Ebeveynlere karşı öfke çalışması gerçekleştirilmediği müddetçe kişi kendini ebeveynlerinin gözlerinden görmeye devam eder. Aslında ihtiyacımız olan içimizdeki çocuğu görmek ve ona empatiyle yaklaşmaktır. İlginçtir ki, içimizdeki çocuğa gösterilen bu empati bizleri ebeveyne karşı şefkat ve sevgi hissetmeye yöneltir. Onların çocuk kalplerine kulak verip onlara karşı gerçek bir merhamet duygusu hissetmeye başladığımızda ilişkimizde hiç olmadığı kadar bir yakınlık söz konusu olur. Zihnimizin yargılarından arınmış olmak onlara saldırganlık göstermeden öfkemizi ifade etmemize yardımcı olur. Onlara karşı sağlıklı öfkemizi dile getirdiğimizde onlardan maruz kaldığımız hasarların onarımını talep edebiliriz.Klinik Psikolog Yonca Kanburoğlu Gözen Kaynak:·Filliozat, Isabelle. (2021). Sana kızgınım, seni seviyorum: Ebeveynimizle olan ilişkimizi nasıl onarırız? Pegasus Yayınları. Yazıyı Oku

Uzman: Yonca KANBUROĞLU GÖZEN

Yayınlanma: 07.08.2022

Kimi zaman fiziksel rahatsızlıklarımızın tetikleyicilerinin psikolojik faktörler olabileceği gerçeğini görmezden geliyor ya da bunu aklımıza dahi getirmiyoruz. Oysa artık beden ve zihnin etkileşim halinde olduğu ve duygusal stresin fiziksel rahatsızlıklara zemin hazırlayabileceği ya da onları tetikleyebileceğine dair pek çok araştırma bulgusu mevcut. Peki ya siz hiç bedeninize kulak verdiniz mi? Eğer beden, zihin ve sağlık konularına ilgiliyseniz, bu konuda oldukça uzman olan Gabor Mate'in araştırma ve kitaplarına göz atmanızı öneririm. Bu yazıda kendisinin bu konuya dair yaklaşımından bir parça bulacaksınız.“Sağlık üç temele dayanır: Beden, zihin ve spiritüel bağlantı. Bunlardan herhangi birinin yok sayılması denge yitimine ve hastalığa zemin hazırlıyor diyor davetiye çıkarmak anlamına gelir.” der Gabor Mate. Ona göre iyileşmek ve duygusal yeterliliğimizi geliştirmek adına yedi kilit unsura odaklanmakta fayda var.KabulFarkındalıkÖfkeÖzerklikBağlılıkKendini ortaya koymakOlumlamaHastalık ve stres arasındaki ilişkiye yakından bakmakta fayda var. Gabor Mate bu ilişkiyi şöyle açıklar: "Birçok hastalığın kökeninde de yer alan temel faktörlerden biri, bilinçaltındaki inançların tetiklediği aşırı stres yüküdür. İyileşmek istiyorsak, hayatımızın çok erken safhalarında edindiğimiz inanç biyolojisini tersine çevirmek için katlanarak ilerleyen sancılı bir süreci başlatmak şart."KabulKabul, olayları olduğu gibi tanımak ve kabul etmek konusunda istekli olmaktır.Kabul, yaşadığımız olumsuz şeylere hayat boyu katlanmak değil, mevcut durumların/olayların şu an içerisinde yaşandığını farkında olmamızı sağlar. Kabul, zihnimizdeki mükemmellik ve kusursuzluk inancına karşı çıkar. Böylelikle, kişinin kendisiyle şefkatli bir ilişki içerisinde olmasına da izin verir.“Kişinin kendisine dair şefkatli bir merak içerisinde olası, hakkımızda keşfettiğimiz her şeyi sevmemiz anlamına gelmez; sadece kendimize de, acı çeken ve yardıma muhtaç birine gösterdiğimiz gibi yargılamayan bir kabulle yaklaşmamız anlamına gelir.” Pek çok zaman kabul, başkalarına karşı suçlayıcı yaklaşımımızın da hafiflemesine yardımcı olur. Bir anlamda "suçlamayı bırakmak bizi gereğince sorumluluk alma yönünde özgür kılar."Farkındalıkİyileşmek ve ruh sağlığını korumak isteyen herkesin duygusal gerçekliğini tanıması gerekir. Geçmişte bu beceriyi kaybetmiş olsak dahi, yeniden kazanabiliriz. Farkındalık, aynı zamanda, stresin bedenimizdeki sinyallerini ve bize verdiği ipuçlarını görmek anlamına da gelir. Zihin ve bedenin birbiriyle ilişkisini farkında olmamız gerekir.“Hastalık belirtilerini; yalnızca alt edilecek problemler olarak değil, kulak verilecek mesajlar olarak da değerlendirmeyi öğrenebiliriz.”. Gabor Mate bedenlerimize kulak vermenin önemini şöyle ifade eder: "Hayatımızı bedenlerimiz aracılığıyla deneyimleriz. Hayat deneyimimizi açıkça ifade edemezsek, zihnimizin ve ağzımızın söyleyemediğini bedenlerimiz söyler."ÖfkeÖfkenin bastırılması, vücuttaki fizyolojik stresi arttırması sebebiyle hastalıklar için de temek bir risk faktörüdür. Dahası, öfkenin açığa vurulmasının iyileşmeyi desteklediği de kanıtlanmıştır. Peki ama sağlıklı öfke nedir? Kalpin, sağlıklı öfkenin bir güç ve gevşeme sağladığını söyler. Kendimize öfkemizi yaşama ve kızgınlığımızı tetikleyen şey hakkında düşünme imkanı verirsek, kimseye zarar vermeden bu güce ulaşabiliriz.“Sağlıklı öfkede dizginlenemeyen duygular değil, kişinin kendisi sorumlu olmayı sürdürür.” Öfke tehlikeli bir duygu olmadığı gibi, öfkenin yıkıcı olmayan bir şekilde ifadesi işlevseldir. Sağlıklı bir şekilde ifade edilen öfle, kişinin ihtiyaçlarını ifade etmesine yardımcı olur. Tehlikeli olan öfke değil; öfkenin eleştri, duvar örme, aşağılama ve saldırganlık gibi davranışlarla dışa vurumudur. Özerklik“Tabiatın hedefi, özerk ve kendi kendini yöneten bir ruhtur.” Akıl ve zihin, pek çok fiziksel zararı atlatabilme becerisine sahiptir. Fakat ruhsal bütünlük ve özgürlük tehlike altında olduğunda, kişinin fiziksel olarak bedeninin de çökmeye başladığına şahit oluyoruz. Özerklik, içsel kontrol merkezimizin gelişmesidir.Kendinize sorun: “Hayatımda ve ilişkilerimde ne istiyorum?”, “Hayatımda neyin daha az ya da daha çok olmasını istiyorum?”, “Hayatımda neyi/kimi istemiyorum?”, “Belirlenmiş sınırlarım neler?”. Kendimize bu soruları sormak, gerçekten olmak istediğimiz kişi olarak, yaşamak istediğimiz hayatı yaşayıp yaşamadığımızı fark etmemize yardımcı olur. Gerçekten kendi istek ve kararlarımız doğrultusunda mı yaşıyorsunuz? Yoksa başkalarının istediği hayatı yaşamak için bir çaba içerisinde misiniz? Hans Selye, bu konuda kulak verebileceğimiz önemli bir şey söyler: "Gerginlik ve hüsranlarımızın çoğu, olmadığımız biri gibi davranma yönündeki zorlama ihtiyaçlardan kaynaklanıyor."BağlılıkBağlılık, dünya ile kurduğumuz bağlantıdır. Bağlantıda olmak, hayati önem taşır. Pek çok araştırma göstermiştir ki, başkalarıyla sosyal temasta olmayan kişiler, hastalığa en açık konumda bulunan kimselerdir. Başkalarıyla samimi ve duygusal ilişkilere sahip kişiler ise, daha iyi seyir gösterirler. Samimi ilişkilerimiz, kaynaklarımızdır. Kendimize sosyalleşmek için alanlar açmak ve fırsatlar yaratmak, iyileşmek için önemli bir adım olacaktır. Unutulmamalıdır ki, insan bağlarıyla varolur. Kendini ortaya koymak“Kendimize ve dünyaya, var olduğumuzu ve her kimsek o olduğumuzu ilan etmektir.” Burada bahsedilen bir eylem değil, bir varoluş hikayesidir. Geçmişimizden, yeteneklerimizden ve dünyaya ilişikin algılarımızdan arınmış bir şekilde kendimize biçtiğimiz pozitif değerler bizim varoluşumuzun ifadesidir.OlumlamaHerkesin içinde bir yaratma dürtüsü vardır diyor Gabor Mate. Bunu derken de yaratıcı benliğimize vurgu yapıyor. Kimi insan yazı, resim, müzik aracılığıyla yaşam enerjisini dışa vururken, kimi insan bunu günlük hayat rutini olarak nitelendirebileceği eylemle yapar. Nihayetinde önemli olan, yaratma dürtüsünün hakkını vermektir. Yaratım yoluyla yaşam enerjimizi dışa vurduğumuzda, hem kendimizi hem de başkalarını iyileştiririz. Aksi takdirde hem bedenimiz hem de ruhumuz körelir.Klinik Psikolog Yonca Kanburoğlu Gözen-- -- -- -- -- -- -- -- -- -- -- -- -- -- --Kaynaklar:Vücudunuz Hayır Diyorsa: Duygusal Stresin Bedelleri, Gabor MateScattered Minds, Gabor MateGottman Research Lab, John Gottman & Julie GottmanStress Wihtout Distress, Hans Selye Yazıyı Oku

Uzman: Yonca KANBUROĞLU GÖZEN

Yayınlanma: 05.08.2022