1. Uzman
  2. Rojda OHANCAN
  3. Blog Yazıları
  4. Çocuklarda Karakter Gelişimi

Çocuklarda Karakter Gelişimi

Çocukluk çağında benimsenen özellikler, geliştirilen karakter; adeta çocuğun yetişkinliğinin fragmanıdır. Değişim, her zaman hayatın bir parçasıdır ve kaçınılmazdır ancak bazı konularda köklü değişimler yapmak bir hayli zor olmaktadır. Bireyin karakteriyle ilgili köklü değişimler yapmak zordur çünkü karakter özelliklerinin birçoğu çocukluk çağında kişinin bilinçaltında kodlanmaktadır. Çocuk ilk önce aile, sonra okul ve daha sonra arkadaş ortamındaki kurduğu bağlar, onlardan gözlemleyip benimsediği davranışlar sayesinde karakter özelliklerinin büyük bir kısmını oluşturur. Çocuğun dünyası; ailesi, okul ve arkadaş ortamından oluştuğu için ona bu dünyadaki her şey doğrusuyla yanlışıyla hiç fark etmeksizin olağan gelmektedir. Çocuk gözlemlediği çoğu davranışı farkında bile olmadan benimsemektedir. Bazıları ise bilinçli olarak benimsenmektedir. 


Örneğin; Babanın başı sıkıştığında yalana başvurması gibi olumsuz bir davranışı benimsemesi, çocuğun da başı sıkıştığında yalan söylemesine neden olacaktır çünkü bu onun için kurtuluş yoludur ve bu davranış biçimi çocuk tarafından “Babam bile bunu yapıyorsa, bu doğru bir davranış olmalı. Kötü bir niyet yok ki, bu sadece bir çözüm yolu.” diye düşünülüp mantığa büründürülecektir. Bilinçli olarak benimsenenlerde ise; Öğretmenin otoritesine karşı hayranlık besleyen bir çocuğun onun gibi ciddi ve soğukkanlı bir ifade takınması sayılabilir. Çocuk farkında olsun ya da olmasın benimsenen her davranış, onun bilinçaltında kodlanmaktadır ve çocuk; hayatının ileriki günlerinde, aylarında, yıllarında yaşayacağı olaylara bilinçaltında kodlanan tüm bu karakter özelliklerine göre tepki vermeye başlamaktadır. 


Otoriter aile yapısında gelişen çocuk; maruz kaldığı tüm bu cezalandırılmalar, sınırlandırılmalar, kontrol edilmeler sonucunda maalesef ki buna benzer karakter özellikleri gösterecektir. Çocuk, cezalandırıldıkça cezalandırmayı öğrenecektir. Bilinçaltında “Hoşuma gitmeyen, benim doğrularıma uymayan bir şey yapılırsa bunu yapan kişi cezalandırılmayı hak ediyor demektir.” mesajı kodlanacaktır. Örneğin; sıra arkadaşı izinsiz silgisini aldığında hızlıca onun eline vuracaktır. İşin kötü tarafı ise bu davranışından dolayı pişmanlık duymayacaktır çünkü çocuk çoktan “İzinsiz hiçbir şey alınmamalıdır eğer alınırsa cezasına katlanılmalıdır.” düşüncesiyle o olumsuz davranışını kendi zihin dünyasında mantığa büründürmüş ve vicdanını elinden geldiğince rahatlatmıştır. Bu tür çocuklar sadece çevresini değil, kendi kendilerini de cezalandırmayı öğrenmekte ve bu doğrultuda hareket etmektedirler. 


Doğru olmadığını düşündüğü ya da sonucu istediği gibi olmayan olaylar yaşadığında kendine, bedenine zarar verici davranışlar göstermekte ve bunun sonucunda da tuhaf bir şekilde iyi hissetmektedirler bu iyi hissetme durumunun altındaki temel sebep ise; cezalandırıldıklarında bedeli ödemiş, hesabı kapatmış olarak düşünmeleridir. Esnek aile yapısında gelişen çocuklar; sınırsızlığın içinde kendilerini kaybedeceklerdir. “Her istediğimi yapabilirim, sonuçların bir önemi yok sadece istemem yeterli.” gibi bir düşünceyi bilinçaltında kodlayacak ve bu doğrultuda hareket etmeye başlayacaktır. Çocuk; dürtüsel davranacak, en ufak bir isteği bile olmadığında büyük yıkımlar yaşayacaktır. 


Örneğin; araba kullanırken aşırı hız yapan yetişkin bir birey bilinçaltında kodlanan bu düşünce sebebiyle; sonuçları önemsememekte hatta olumsuz bir sonuç meydana gelebileceği aklının ucundan dahi geçmemektedir. Onun için öncelikli olan tek şey kendi istekleridir, o kendi arzularını anında doyuma ulaştırmak için büyük bir istekle çabaladığı için olası sonuçları düşünebileceği bir konumda değildir çünkü tek gördüğü şey kendi istek ve arzularıdır. Bu sınır tanımazlık, ondaki tüm sorumluluk bilincini, kendini dizginleyebilme becerisini alıp götürmekte ve kişi kendisini, çevresini farkında bile olmadan tehlikeli durumların içine sokabilmektedir. Arzu ve isteklerini bu kadar yoğun ve hızlı bir şekilde tatmin etme isteğinin altında derin bir sevgisizlik yatmaktadır. Aile kendisiyle o kadar meşgul olmaktadır ki çocukla ilgilenmemekte, ona sağlıklı sınırlar koymamakta, ona sevgi vermemekte ve tüm bu sevgisizliğin, ilgisizliğin bedeli olarak çocuğun her istediğini onaylamakta ve yine her istediğini ona almaktadır.


Bu şekilde bir tutum sergileyen ailenin temel amacı kendi vicdanını rahatlatmaktır. Çocuğa sunduğu bu sınırsızlıkla, her istediğinin anında önüne sunulmasıyla çocuklarının kalplerindeki asıl ihtiyacı olan sevgiyi karşıladıklarını sanan ebeveynler aslında çocuklarını hem büyük bir sevgisizlikle baş başa bırakmakta hem de çocuk, tüm arzu ve isteklerinin kölesi konumuna gelmektedir çünkü çocuk her istediğini kolayca elde ettikçe zorluklara olan sabrı, tahammülü ve çabası en aza düşmektedir. Oysa ki gerçek hayat zorluklarla doludur ve güzel şeyleri elde edebilmek için çaba ve sabır gerektirmektedir. Çocuğun, arzu ve isteklerini kontrol edip yönetebilen bir yetişkin olması hedeflenirken maalesef ki bu şartlar altında çocuğun arzu ve istekleri tarafından kontrol edilip yönlendirilen bir yetişkin olması kaçınılmaz bir gerçektir.


Çocuk, o kadar derin bir sevgisizlik içerisindedir ki bu boşluğu dolduracak, kendisini tatmin edecek bir şeyler arar. Bu sevgisizliğin içinde kendisini “görünmez” gibi hisseden çocuk, yetişkin bir birey oldukça yaşadığını daha çok hissetmek ve herkese göstermek isteyecektir. Yaptığı her sınır tanımaz tehlikeli davranışın altındaki en temel istek ise “Beni görün, bakın ben buradayım, ben de yaşıyorum, ben de insanım, benim de duygularım var ve sevilmek istiyorum.” düşüncesidir. Birey, çoğu zaman bu sevgi ihtiyacının farkında bile olmamaktadır sadece yoğun, dayanamadığı bir boşluk hissetmektedir. Çünkü çocukluğunda hep sevgisizliğe maruz kaldığı için bunu olağan karşılamaya başlamıştır, her şey ona sanki normalmiş gibi gelir ta ki bir gün o boşluk hissi onu tamamen sarıp sarmalayana dek, karşıladığı hiçbir arzu ve isteğin onun içindeki boşluğu dolduramadığını fark edene dek...


Unutulmamalıdır ki; bireyin en temel ihtiyacı sevgi ve anlayıştır. Çocuk ne alırsa çevresine de ona verecektir. Çocuk; ceza alırsa ceza, anlayışsızlık alırsa anlayışsızlık, sevgisizlik alırsa sevgisizlik, anlayış ve sevgi alırsa ise anlayış ve sevgi verecektir. Bu sebeple çocuğa verilebilecek en güzel hediye sevgi ve anlayış olacaktır böylece çocuk hem kendi duygusal ihtiyaçlarını karşılayacak hem de aldığı sevgi ve anlayışı çevresindekilere vermeyi öğrenerek onların da duygusal ihtiyaçlarını karşılamayı benimseyecektir. 

Yayınlanma: 19.10.2021 13:42

Son Güncelleme: 19.10.2021 13:42

Psikolog

Rojda

OHANCAN

Psikolog

Uzmanlıklar:

Öfke Kontrolü, Çocuk ve Ergenlik Dönemi Ruhsal Sorunları, Ruhsal-Toplumsal, Kişisel ve Çevresel Diğer Koşullarla İlişkili Sorunlar
Online TerapiOnline Ter...
süre 50 dk
ücret 550
Yüz Yüze TerapiY. Yüze Ter..
süre 50 dk
ücret 600
Yapay zeka ile, kişiselleştirilmiş destek:
Menta AI
Yapay zeka ile,
kişiselleştirilmiş destek: Menta AI

Şimdi indir, konuşmaya başla

App Store'dan İndirGoogle Play'den İndir
Bunları da sevebilirsiniz...

Romantik İlişkilerin Yeni Üçüncü Kişisi: Medya

Romantik ilişkiler, modern dünyanın dijital dokusu içinde giderek daha karmaşık bir hâl alıyor. Aşk, artık yalnızca iki kişinin deneyimleriyle şekillenmiyor; sosyal medya akışları, dizi senaryoları, viral içerikler, YouTube vlogları, podcast konuşmaları ve hatta internetteki anonim yorumlar bile ilişki dinamiklerini belirgin şekilde etkiliyor. Bu durum, medyayı yalnızca ilişkilerin arka planındaki bir unsur olmaktan çıkarıp ilişkilerin aktif bir katılımcısı hâline getiriyor. Holmes (2007), “medyanın romantik beklentileri yeniden biçimlendiren güçlü bir psikososyal faktör olduğunu” vurgulayarak tam da bu dönüşüme işaret eder. Bugün, çiftlerin ilişkileri yalnızca kendi yaşadıkları deneyimlere değil; sürekli maruz kaldıkları dijital temsillere göre anlamlandırılmaktadır.İlişkilerin Hikayeleştirilmesi ve DramatizasyonuMedyanın en belirgin etkilerinden biri, ilişkileri sürekli dramatize edilmiş bir hikâye gibi sunmasıdır. Romantik dizilerdeki kriz–barışma döngüleri, filmlerdeki yoğun duygusal sahneler veya sosyal medyada viral olan romantik sürpriz videoları, gerçek ilişkilerde benzer yoğunlukların yaşanması gerektiğine dair yanlış bir algı yaratır. Gerçekte ise ilişkiler çoğunlukla sakin bir akışa, günlük rutine, küçük bağlanma anlarına ve sürdürülebilir iletişime dayanır. Fardouly ve Vartanian’ın (2016) belirttiği gibi, medya temsilleri “gerçeklikten kopuk bir romantik standart yaratarak bireylerin ilişki doyumunu dolaylı biçimde etkiler.”Bu dramatizasyonun bir diğer sonucu, çiftlerin ilişkiyi “hikaye anlatımı” çerçevesinde değerlendirmeye başlamasıdır. Birçok birey, yaşadığı ilişkiyi adeta izleyiciye sunulacak bir içerik gibi kurgular; bu da partnerle gerçek bağ kurma kapasitesini düşürür. Örneğin, “Neden romantik sürpriz yapmıyor?”, “Bizim ilişkimiz neden dramatik değil?”, “Neden viral bir çift gibi görünmüyoruz?” gibi sorular partnerin davranışlarından ziyade medyanın sunduğu kurgusal normlara dayanır.Sosyal Karşılaştırma Döngüsünün DerinleşmesiTiggemann ve Slater’ın (2014) çalışmaları sosyal medyanın yarattığı karşılaştırma döngüsünün yalnızca görünüşle sınırlı olmadığını; yaşam tarzı, ilişki kalitesi ve mutluluk düzeyi gibi alanları da etkilediğini göstermiştir. Bu döngü, ilişkilerde şu hatalı çıkarımlara yol açabilir:“Diğer çiftler daha mutlu, bizde bir sorun var.”“Başka ilişkilerde bu kadar sürpriz var, bizimkinde yok.”“Onların partneri daha düşünceli, benimki neden böyle değil?”Bu karşılaştırmaların tehlikeli yanı, kişilerin kendi ilişkilerini gerçek değil, medyada sunulan seçilmiş versiyonlarla kıyaslamasıdır. Medya, “en iyi 5 saniyeyi” sunarken gerçek ilişkiler saatler, günler ve yıllar boyunca yaşanan karmaşık dinamiklere dayanır.Algılanan Yetersizlik ve Değersizlik DöngüsüSosyal medyanın ayrılmaz bir parçası olan beğeni, takipçi, yorum ve görünürlük kültürü, bireylerin yalnızca kendilerini değil ilişkilerini de performatif bir alana dönüştürür. Bu performans baskısı ilişkilerde bir dizi duygusal zorluğa yol açabilir:Partnerin paylaşım yapmaması “yetersiz sevgi” olarak yorumlanabilir.Çift fotoğrafı azlığı, ilişkinin değersiz olduğu algısı yaratabilir.Gösterilmeyen sevgi jestleri, partnerin ilgisiz olduğu düşüncesini tetikleyebilir.Bu tür çıkarımlar çoğu zaman gerçeklerden uzaktır ancak medya, bu düşüncelerin meşrulaşmasına katkı sağlar. Çünkü sosyal medya, ilişkinin iç dinamiğini değil, yalnızca vitrinini sunar.Dijital Kıskançlık ve Sürekli İzleme KültürüMarshall’ın (2012) araştırması, sosyal medya gözetimi davranışlarının ilişkide güvensizliği artırdığını ortaya koyar. Bugün bu gözetim kültürü daha da genişlemiş ve otomatikleşmiştir. Partnerin kimin fotoğrafını beğendiği, hangi videoyu izlediği, kimi takip ettiği, ne paylaştığı ya da ne paylaşmadığı üzerine oluşturulan senaryolar ilişkileri yıpratır.Dijital kıskançlık, geleneksel kıskançlıktan farklı olarak daha görünmez ve daha sürekli bir yapıya sahiptir. Çünkü sosyal medya 24 saat erişilebilir olup ilişkide sürekli bir karşılaştırma ve kontrol alanı yaratır.Bu durum, ilişkide “duygusal yakınlıktan çok dijital iz sürmeye” dönüşen bir iletişim modeli ortaya çıkarır.Filtrelenmiş Gerçeklik ve Bireysel Kimlik AlgısıMedya yalnızca ilişkilere değil, bireylerin kendilik algısına da müdahale eder. Beden, başarı, yaşam tarzı, romantizm ve ilişki kalitesi gibi alanlarda sunulan ideal temsiller, bireylerin kendilerini ve partnerlerini değerlendirdiği referans noktalarını değiştirir. Bu durum hem öz-değer hem de ilişki doyumu üzerinde zorlayıcı etkiler yaratır:Birey kendini “yetersiz partner” olarak görmeye başlayabilir.İlişkideki sıradanlık “başarısızlık” gibi algılanabilir.Çiftler kendi hikâyelerini küçümseyebilir.Holmes (2007), bu durumun romantik ilişkilerde “gerçekçi olmayan kaderci beklentilere” dönüşebileceğini ve bireyleri sürekli hayal kırıklığına sürükleyebileceğini belirtir.Medya Okuryazarlığı Becerilerinin İlişkilerdeki Koruyucu RolüMedyanın güçlü etkisi karşısında en etkili çözüm, medya okuryazarlığı becerisinin ilişkiler özelinde geliştirilmesidir. Bu beceri:Kurgusal içerik ile gerçek ilişki dinamiklerini ayırt etmeyi,Sosyal medyanın seçiciliğini fark etmeyi,İdealize edilmiş romantik temsillerin yanılttığını anlamayı,Kendi ilişkisinin özgün değerini görmeyi,Dijital ipuçlarını doğru yorumlamayı,Algılanan kusurları dramatize etmemeyimümkün kılar.Bu farkındalık çiftlerin birbirine daha şefkatle yaklaşmasını ve ilişkiyi medya normlarına göre değil, kendi ihtiyaçlarına göre yapılandırmasını sağlar.Sonuç: Medya Bir Ayna Değil, Bir SahnedirMedya, romantik ilişkileri yansıtan bir ayna değildir; onları dramatize ederek sunan bir sahnedir. Bu nedenle ilişkileri medya sahnesiyle kıyaslamaya başladığımızda gerçekliği kaybederiz. Sağlıklı ilişki:görünürlük değil bağ,beğeni değil güven,performans değil iletişim,dramatik sahneler değil sürdürülebilir yakınlık,tıklanabilirlik değil duygusal emeküzerine kurulur.İlişkiler dijital kalıplara değil, iki insanın birbirine gösterdiği gerçek özen ve duyguya dayanır. Medya bu sürece eşlik edebilir; ancak ilişkiyi yönetmesine izin verilmemelidir.KaynakçaFardouly, J., & Vartanian, L. R. (2016). Social media and body image concerns: Current research and future directions. Current Opinion in Psychology, 9, 1–5.Holmes, B. M. (2007). In search of my “one and only”: Romance‐related media and beliefs in romantic relationship destiny. Electronic Journal of Communication, 17(3–4).Marshall, T. C. (2012). Facebook surveillance of former romantic partners. Cyberpsychology, Behavior, and Social Networking, 15(10), 521–526.Tiggemann, M., & Slater, A. (2014). NetGirls: The Internet, Facebook, and body image concerns in adolescent girls. International Journal of Eating Disorders, 47(6), 630–643.

Terapiye Nasıl Başlanır? İlk Adımı Atmanın Psikolojisi ve Bilimsel Temelleri

Terapiye başlama düşüncesi çoğu insan için hem umut hem de belirsizlik barındırır. “Nereden başlamalıyım?”, “Doğru terapisti nasıl bulacağım?” veya “Ya konuşacak bir şey bulamazsam?” gibi sorular ilk adımın önündeki görünmez duvarları oluşturur. Oysa psikolojide kabul edilen en önemli ilkelerden biri şudur: Yardım arayışının kendisi, değişimin başlangıcıdır. Carl Rogers’ın (1961) ifadesiyle, “Değişim, kişinin kendini olduğu gibi kabul etmeye başladığı noktada başlar.” Terapiye başlamak tam olarak böyle bir kabulün somutlaşmış hâlidir.Terapiye Başlama İhtiyacı Nasıl Fark Edilir?Çoğu insan terapi ihtiyacını büyük bir krizle fark ettiğini düşünse de, süreç genellikle daha sessiz başlar. Uykusuzluk, iştah değişimleri, sürekli stres, motivasyon kaybı, sosyal geri çekilme, unutkanlık, öfke patlamaları veya duygusal dalgalanmalar… Bunlar zihnin “Yalnız değilsin, destek alabilirsin” diyen işaretleridir.American Psychological Association (2022) verilerine göre terapiye başvuran kişilerin büyük kısmını kaygı, ilişki problemleri, tükenmişlik, dikkat sorunları ve kronik stres yaşamış bireyler oluşturuyor. Baumeister & Leary’nin (1995) “aidiyet ve anlaşılma ihtiyacının temel bir insan motivasyonu olduğu” bulgusu da terapi arayışını güçlendiren psikolojik altyapıyı açıklar.Yani terapiye başlamak için “daha kötü” olmayı beklemek gerekmez. Aksine erken başvuru, duygusal yükü hafifletir ve sürecin etkinliğini artırır.Doğru Terapisti Seçmek: Yöntemden Daha Önemli Bir FaktörTerapide iyileşmenin temel itici gücü kullanılan teknikler değil, terapist ile kurulan bağdır. Bordin (1979), terapötik ittifakı şöyle tanımlar:“İyileştirici olan yöntem değil, o yöntemi taşıyan ilişkidir.”Bu nedenle terapiye başlamadan önce birkaç kritik soruyu sormak önemlidir:Bu terapistin yanında kendimi güvende hissediyor muyum?Yargılanmadan konuşabileceğime inanıyor muyum?Terapötik yaklaşımı (BDT, şema terapi, EMDR vb.) bana uygun mu?Duygusal hızımı gözetebilecek bir uzman mı?Smith & Glass’ın (1977) geniş kapsamlı meta-analizinde, terapinin olumlu sonuçlarının %30’unun terapötik ilişkiye bağlı olduğunun bulunması, bu durumun önemini bilimsel olarak da doğrular.İlk Seans: Ne Söylenir, Ne Olur?Birçok danışan ilk seansa girerken “Ne anlatacağım?” endişesi duyar. Oysa ilk görüşmenin amacı, kişinin hayat hikâyesini mükemmel bir sırayla aktarması değildir; güvenli bir zemin oluşturmaktır.Terapist genellikle şu alanlarda sorular sorar:Terapiye başlama sebebiGüncel belirtilerAile yapısıKişinin ilişki ve bağlanma örüntüleriGünlük yaşam döngüsüTerapi hedefleriLinehan’ın (1993) bu konudaki klasik cümlesi şudur:“Danışanın duyulmuş hissetmesi, terapötik çalışmanın kapısını açar.”Bu yüzden ilk seans bir “tanışma ve güven inşası seansı”dır.Terapiye Hazırlık: Öncesi ve SonrasıTerapiye başlamadan önce kişinin kendini birkaç soru ile yoklaması süreci kolaylaştırır:Bu süreçten ne bekliyorum?Hayatımın hangi alanında değişim istiyorum?Şu an en çok zorlayan duygu ne?Daha önce hangi yöntemleri denedim?Seans sonrası ise şu sorular farkındalığı güçlendirir:Bugün beni en çok ne etkiledi?Ne hissettim?İçimde yeni bir farkındalık oluştu mu?Bu mikro değerlendirmeler, terapinin verimliliğini artırır.Terapiye Başlamayı Zorlaştıran Engeller1. Damgalanma KaygısıBazı kişiler terapiyi “zayıflık göstergesi” olarak görür, oysa bilim bunun tam tersini söyler. Neff (2003), “kendine şefkat geliştiren bireylerin daha sağlıklı psikolojik iyilik hâline sahip olduğunu” belirtir.2. Kontrol Kaybetme KorkusuBazı bireyler duygularını açtığında “kontrolü kaybedeceğini” düşünür. Rogers (1961), terapinin güvenli bir alan yarattığını ve duyguları düzenlediğini vurgular.3. Değişim EndişesiFreud’un “tanıdık acı” kavramı, kişinin bildiği acıyı değiştirmekten daha kolay bulduğunu açıklar. Bu nedenle yeni bir sürece adım atmak zorlayıcı gelebilir.Bilimsel Araştırmalar: Terapi Neden İşe Yarar?Duygu düzenleme gelişir.Gross & Thompson (2007), terapi ile duygu düzenleme becerilerinin belirgin şekilde arttığını gösterir.Bilişsel çarpıtmalar azalır.Beck (1979), kişinin kendi düşünce kalıplarını fark etmesinin duygusal iyileşmeyi tetiklediğini belirtir.Sosyal destek hissi güçlenir.Baumeister & Leary (1995), terapötik ilişkiyi “güvenli bir bağ” olarak tanımlar.Beyin yapısı değişir.Goldapple (2004), bilişsel davranışçı terapinin prefrontal korteks aktivitesini artırdığını göstermiştir.Terapiye Başlamak: Kendine Açılan Yeni Bir KapıTerapiye başlamak aynı zamanda kişinin kendine şefkat göstermeyi öğrenmesidir. Yıllarca güçlü görünmeye çalışıp duygularını bastıran birçok kişi, terapide bu duyguların yumuşak bir yüzeye çıkmasına izin verir. Kişi kırılganlığını artık bir tehdit değil, insan olmanın doğal bir parçası olarak görmeye başlar. Bu farkındalık bile başlı başına iyileştirici bir deneyimdir.Değişim Aşamaları: İçsel Direncin BilimiTerapiye başlamak, yalnızca bir karar değil; aynı zamanda bir süreçtir. Prochaska & DiClemente’nin (1983) “Değişim Aşamaları Modeli”ne göre bireyler önce farkındalık geliştirir, ardından hazırlık yapar, eyleme geçer ve değişimi sürdürür.Bu modele göre terapiye başlama kararı hem cesaret hem de içsel direncin doğal bir bileşimidir.Kişi bir yandan değişmek isterken, diğer yandan alıştığı davranış kalıplarını bırakmakta zorlanabilir. Terapide bu direnç yargılanmaz; aksine değişimin doğal bir parçası olarak kabul edilir. Birey kendi hızına saygı duydukça sürdürülebilir bir iyileşme sürecine adım atar.Sonuç: Terapiye Başlamak Bir Cesaret HikâyesidirTerapiye başlamak bir zayıflık değil, kişinin kendine verdiği en büyük değerdir.Bir terapistle kurulan güvenli ilişki sayesinde kişi zihinsel yüklerini paylaşır, duygularını düzenlemeyi öğrenir ve yaşamının kontrolünü yeniden eline alır.Her yolculuk bir adımla başlar.O adımın mükemmel olması gerekmez — önemli olan atılmasıdır.KaynakçaAPA (2022). Mental Health Statistics Report.Baumeister, R. F., & Leary, M. R. (1995). The need to belong. Psychological Bulletin.Beck, A. T. (1979). Cognitive Therapy of Depression.Bordin, E. (1979). The generalizability of the working alliance. Psychotherapy.Goldapple, K. et al. (2004). Modulation of emotion circuits in depression by CBT. Archives of General Psychiatry.Linehan, M. (1993). Skills Training Manual for Treating Borderline Personality Disorder.Neff, K. (2003). Self-compassion. Self and Identity.Rogers, C. (1961). On Becoming a Person.Smith, M. L., & Glass, G. V. (1977). Meta-analysis of psychotherapy outcome studies. American Psychologist.

Hayır Diyememek: Sınır Koyamamanın Psikolojik Nedenleri ve Çözüm Yolları

Hayır diyememek, çoğu kişinin hayatında fark etmeden taşıdığı bir yük gibidir. Basit bir ricayı geri çevirememek, bir daveti reddedememek, istemediği halde birine yardım etmeyi kabul etmek… Bunların her biri kulağa küçük davranışlar gibi gelse de, kişinin iç dünyasında büyük çatışmaların işareti olabilir. Pek çok insan “hayır” dediğinde karşı tarafı kıracağını, egoist görüneceğini veya sevilmeyeceğini düşünür. Böylece “evet” demenin bedeli çoğu zaman kişinin kendi sınırlarından vazgeçmesi olur.Aslında hayır diyememek, tek başına bir sorun değildir; görünmeyen daha derin ihtiyaçların, korkuların ve inançların dışa vurumudur. Psikolojide bu durum genellikle onay ihtiyacı, reddedilme korkusu, yüksek sorumluluk duygusu, insanları memnun etme eğilimi (people pleasing) ve öz-değer problemleri ile ilişkilendirilir. Birey “hayır” dediğinde kaybedeceğini düşündüğü şeyi çoğu zaman “evet” dediğinde kaybettiğinin farkında bile değildir: kendi benliğini.“Evet” Demek Kolay, “Hayır” Demek Neden Bu Kadar Zor?Birçok kişi hayır diyememenin nedenini yalnızca “çekingenlik” ya da “utangaçlık” olarak düşünse de, konu bundan çok daha karmaşıktır. Kişinin hayır diyememesinin ardında sıklıkla şu inançlar yer alır:“Beni yanlış anlarlar.”“Kırıcı olmak istemem.”“İnsanlar benden uzaklaşır.”“Yardım etmezsem kötü bir insan olurum.”“Ben yapmazsam işler aksar.”“Karşı taraf benden daha önemli.”Bu düşüncelerin ortak noktası, bireyin kendi ihtiyaçlarını ikinci plana atmasıdır. Psikolojide buna koşullu özdeğerdenir; kişi kendi değerini başkalarının memnuniyetine, onayına ve mutluluğuna bağlamaya başlar. Böyle olunca “hayır” demek yalnızca bir kelime değil, kişinin değerini kaybetmesi riskini taşıyan tehdit gibi algılanır.Çocuklukta Atılan Görünmez TemellerHayır diyememe eğiliminin kökleri çoğu zaman çocuklukta atılır. Eğer bir çocuk:Duyguları bastırmaya zorlandıysa,“Kötü çocuk olma” korkusuyla büyüdüyse,Sürekli fedakâr olması beklendiyse,“Ayıp olur”, “Onu kırma”, “Ne derler?” gibi söylemlerle yetiştirildiyse,Ailede sınırlar net değildiyse,yetişkinlikte de kendi sınırlarını korumayı zor bir görev gibi görür.Ayrıca, aşırı sorumluluk verilen ya da ebeveyn rolüne itilen çocukların yetişkinlikte hayır demesi daha da güçleşir. Çünkü zihinsel şemaları “başkalarını öncelemek” üzerine kuruludur. Bu kişiler büyüdüklerinde bile kendilerini sürekli birilerinin yükünü taşımak zorundaymış gibi hissederler.Hayır Diyememenin BedelleriHayır diyememek kısa vadede “ilişkiyi koruyor gibi” görünse de, uzun vadede kişinin ruhsal sağlığını ve ilişkilerini olumsuz etkiler.1. Duygusal Yorgunluk ve TükenmişlikKendi sınırlarını koruyamayan birey, sürekli başkalarının ihtiyaçlarını karşılamaya çalışırken kendi enerjisini tüketir. Uzun vadede tükenmişlik, öfke patlamaları, kaygı ve içsel sıkışmışlık yaşar.2. Pasif Agresif Davranışlarİfade edilemeyen hayır, içte birikir ve bazen dolaylı yollarla dışa vurulur. Unutmalar, geciktirmeler, isteksizce yapılan işler, kırgınlık… Bunların çoğu içte söylenemeyen “hayır”ın bir yansımasıdır.3. Kırgınlık ve İlişkilerde DengesizlikSürekli evet diyen birey, zamanla karşı tarafa öfke duymaya başlayabilir. Çünkü ilişki tek taraflı hale gelir ve kişi kendi içinden “Ben hep veriyorum, kimse bana sormuyor” diye düşünür.4. Düşük ÖzsaygıKişi kendi ihtiyaçlarını geri plana attıkça, farkında olmadan kendine şu mesajı verir: “Benim isteklerim önemli değil.” Bu da özgüven üzerinde yıpratıcı bir etki yaratır.Peki Hayır Demek Egoistlik mi?Hayır demek, sandığımızın aksine “bencillik” değildir. Sağlıklı sınır koymanın bir gereğidir. Bir kişi hayır diyebiliyorsa, evetlerinin de anlamı vardır. Aksi halde ilişkiler gerçeklikten uzaklaşır; aynı görünse bile duygusal bağ zayıflar.Psikolojide sağlıklı sınırlar, bireyin kendi ihtiyaçlarını fark ederek başkalarıyla ilişkisini dengeli bir biçimde sürdürmesi anlamına gelir. Sağlıklı sınırlar, ilişkileri daha “soğuk” değil, daha dürüst ve güvenli hâle getirir. Çünkü hayır diyebilmek, kişinin kendine saygı duyması kadar karşısındakine de açık ve net olması demektir.Hayır Demeyi Öğrenmek: Küçük Adımlarla Büyük DeğişimHayır demek öğrenilebilir bir beceridir. Önce zihinsel, sonra davranışsal adımlarla gelişir.1. Kendi İhtiyaçlarını Fark Etmek“Şu anda neye ihtiyacım var?”“Bu isteği gerçekten yapmak istiyor muyum?”Bu sorular hayır demenin ilk aşamasıdır.2. Suçluluk Duygusunu TanımakHayır demek çoğu kişide suçluluk hissi yaratır. Bu suçluluk aslında yanlış bir inancın sonucudur:“İyi bir insan herkesin isteğini karşılamalıdır.”Bu inancı fark etmek ve sorgulamak, sürecin kırılma noktasıdır.3. Kısa ve Net Cümleler KullanmakHayır demek açıklama yapmak zorunda olduğunuz anlamına gelmez.“Ne yazık ki şu an uygun değilim.”“Bu konuda yardımcı olamam.”“Hayır, teşekkür ederim.”Bu cümleler yeterlidir.4. Küçük İşlerden BaşlamakBir anda en zor kişiye hayır demek mümkün olmayabilir. Önce küçük isteklerle başlamak, kişinin kendine olan güvenini arttırır.5. Hangi Durumlarda Hayır Diyeceğini BelirlemekKendi sınırlarını bilmek, karar vermeyi kolaylaştırır. Kişi neyi kabul edeceğini, neyi etmeyeceğini önceden bilirse, anda yaşanan kaygı azalır.Sonuç: Hayır Demek Kendine Açılan Bir KapıdırHayır demek bir çatışma değil, kişinin kendine verdiği bir sözdür:“Ben de önemliyim.”İlişkilerin sağlıklı ve dengeli olabilmesi için bireyin kendine alan açması gerekir. Hayır diyememek çoğu zaman başkalarını korumak için yapılıyor gibi görünse de, uzun vadede hem kişiye hem ilişkiye zarar verir.Hayır diyebilmek ise kişinin kendi değerini korumasını, ilişkilerinde daha gerçek ve açık olmasını sağlar. Bir insan “hayır” diyebildiğinde aslında karşısındaki kişiye değil, kendi içsel sınırlarına sadık kalır.Ve bazen en büyük evet, kendimize söylediğimiz “hayır”dır.KaynakçaBaumeister, R. F., & Leary, M. R. (1995). The need to belong: Desire for interpersonal attachments as a fundamental human motivation. Psychological Bulletin, 117(3), 497–529.Burns, D. D. (1980). Feeling Good: The New Mood Therapy. HarperCollins. (Kişilerarası suçluluk, onay bağımlılığı ve çarpıtılmış düşünceler üzerine temel eser)Cohen, J. R., & Jackson, J. J. (2016). Personality traits and interpersonal boundaries. Journal of Personality.Crowne, D. P., & Marlowe, D. (1960). A new scale of social desirability and approval motivation. Journal of Consulting Psychology, 24(4), 349–354.Gilbert, P. (2009). Compassion Focused Therapy. Routledge. (Kendine şefkat, suçluluk ve kişilerarası ilişkiler)Kernis, M. H. (2003). Toward a conceptualization of optimal self-esteem. Psychological Inquiry, 14(1), 1–26.Leary, M. R., & Kowalski, R. M. (1995). Social anxiety and social desirability: The fear of negative evaluation. Personality and Social Psychology Bulletin.Linehan, M. M. (1993). Skills Training Manual for Treating Borderline Personality Disorder. Guilford Press. (Sınır koyma, karşı koyma ve kişilerarası etkinlik becerileri)Markowitz, J. C. (2014). Interpersonal psychotherapy and boundary setting. World Psychiatry.Neff, K. D. (2003). Self-compassion: An alternative conceptualization of a healthy attitude toward oneself. Self and Identity, 2(2), 85–101.Rogers, C. R. (1961). On Becoming a Person. Houghton Mifflin. (Öz-değer, koşulsuz kabul ve kendini ifade etme)Todorov, A., & Bargh, J. A. (2002). Automatic sources of aggression in boundary violations. Personality and Social Psychology Review.