1. Uzman
  2. Yasin KÖKMEN
  3. Blog Yazıları

Yasin KÖKMEN - Blog Yazıları

Stres, günlük yaşamda karşılaşılan olayların, insan ilişkilerindeki baskının sonucu hissedilen sıkıntı ya da zorlanma durumudur (Newbury-Birch ve Kamali,2001) . Stres, bireyin kendisini tedirgin hissetmekten çok heyecanlı hissettiği ve çözülmesi gereken bir sorun şekli olarak durumu olumlu şekilde algıladığı pozitif özelliklere sahip olabilmesine rağmen, fiziksel ve psikolojik iyi oluşun yanısıra, yaşam kalitesine karşı bir tehdit oluşturduğu şeklinde betimlenmektedir (Duman, 2016) . Stres karmaşık bir konudur ama genelde bir bireyin çevresel gerilimlere, çatışmalara, baskılara ve benzer uyaranlara verdiği tepkiden kaynaklanan fiziksel, zihinsel ya da duygusal bir reaksiyon olarak tanımlanmaktadır (Newbury-Birch ve Kamali, 2001). Stres, bireyin yaşadığı anla, istediği yaşam arasındaki farka gösterdiği tepki olabilir. Ayrıca stres,tehdit ve istenmedik olarak algılanan uyaranlara ve olaylara karşı bireyin gösterdiği fiziksel ve psikolojik tepkilerdir (Madenoğlu, 2010; akt. Duman,2016). “DSM-5 tanı ölçütleri ve klinisyenler için DSM-5”e göre ise, stres;anksiyete,gelişimsel ya da uyum bozukluğu şeklinde sıralanan belirli tanıları içerir. Semptomların kendini göstermesinde, bireyin geçmişteki travmatik ya da stres yaratan bir yaşantısının tamamen olmasa da etkin rol alması gerekir. Stres yaşantısı, iç ve dış ortamdan kaynaklanan etkenlerin, birey tarafından tehdit edici ya da zararlı olarak değerlendirilmesi sonucunda, bedensel ve psikolojik boyutlarda ortaya çıkan aşırı uyarılma halidir. Maraşlı’ya (2005) göre stres, çevrenin beklentileri ile kişinin yapabileceği şeyler arasında dengesizlik olduğunda ortaya çıkar. Kişi başlangıçta strese karşı atağa geçer, daha sonra direnir ve sonunda tükenmişlik duygusu ile stres ciddi boyutlara ulaşabilir. Stres,iyi oluşu tehdit eden bir olgudur. Stres, organizmada psikolojik ve biyolojik değişimlere yol açan, organizmanın çevrenin beklentilerine yönelik uyum kapasitesini aştığında da ortaya çıkan bir süreçtir (Abdel Wahed ve Hassan,2016). Stres yaratan bir durumdan bahsederken, o durumdan çok bireyin o durumu nasıl algıladığını ve yorumladığını, kullandığı savunma mekanizmalarını ve stresle başa çıkma becerilerini göz önünde bulundurmak gerekir (Aydın ve İmamoğlu,2001). Stresin nedenleri arasında ise şunlar vardır (Aydın,2010): 1. Kontrol edilebilirlik 2. Yordanabilirlik 3. Sınırların zorlanması, baskı 4. İçsel çatışma 5. Engellenme 6. Tehdit 7. Değişme Stres, organizmanın bedensel ve ruhsal sınırlarının tehdit edilmesi ve zorlanması ile ortaya çıkan bir durumdur. Stres, onu zihninde taşıyan kişiye aittir. Stres tepkisi, ortamda ne olduğuna bağlı olarak değil, insanın olana nasıl tepki verdiğine bağlı olarak ortaya çıkar (Gibbons, 2012) . Stres endişe,gerginlik, çatışma, duygusal çöküntü, ağır dış şartlar, benlik tehdidi,engellenme, güvenliğin tehdidi, uyarılma vs. terimler yerine kullanılmaktadır(Baltaş ve Baltaş, 2012). Stres, akla ve bedene zarar veren aşırı uyarılmanın bir sonucu olabilir (Schafer 1992, s.14; akt. Gibbons, 2012). Stres yaşayan bireyde baş ağrısı, yüksek tansiyon, sindirim sorunları, nefes almada güçlük, aşırı terleme gibi fiziksel belirtiler görülebilir. Stresli bir birey, kaygılı olabilir,kendini öfkeli, gergin, keyifsiz, alıngan hissedebilir, bir şeye odaklanmada zorlanabilir, karamsar olabilir, bir şeye karar vermede güçlük yaşayabilir,bireyde düzensiz yemek yeme ve uyuma durumu olabilir (Demir,2014). İnsanların stresli veya zor durumlarla karşılaştıklarında kullandıkları iki temel başa çıkma stratejisi vardır. Problem odaklı başa çıkma, kişinin stresli durumu tanımladığı ve bunun üstesinden gelmek için etkin adımlar attığı stratejidir. Duygu odaklı başa çıkmada ise, kişi durumla uğraşmak veya durumu değiştirmekten çok durumu çevreleyen duygularla uğraşmaya odaklanma eğilimindedir (Hefferon ve Boniwell, 2014) . Duygu odaklı başa çıkma,başkalarına yönelme ve sosyal destek arayışı içinde olmayı içerir. Bu tür başa çıkma, kişinin mevcut durumu görmezden gelmesini ve problem çözmek adına herhangi bir etkileşimden kaçınmasını içerir (Hefferon ve Boniwell, 2014) .Üstelik temel yaşam stresörleri özellikle kişilerarası stres ve sosyal reddetme depresyon için en güçlü sorunlardır. Depresyonla ilgili birçok kuramın merkezinde stres, bozukluk riskini arttıran bilişsel ve biyolojik süreçleri başlattığı görüşü vardır (Blatt, 2004). Bu kuramlarla tutarlı olarak, temel stresli yaşam olayları depresyonun en önemli belirleyicilerindendir (Kendler,Karkowski, ve Prescott, 1999; Kessler, 1997). Sosyal reddi de kapsayan bazıyaşam olayları majör depresif bozukluk riskini %21.6 arttırmaktadır (Kendler vediğ., 2003; akt. Slavich ve Irwin,2014). Kişilerarası stres, romantik ilişki kurulan insanlarla, akranlarla, aileyleproblemler olarak adlandırılırken, kişilerarası olmayan stres genelde mesleki,akademik ya da sağlık sorunlarıyla ilişkilendirilir (Shortt ve diğ., 2013).Kişilerarası stres, genç bireylerin aileden ayrı bireyselleştiği ve yeni sosyal destek ağları oluşturmaya çalıştığı ergenlikten yetişkinliğe geçiş sürecinde özellikle şiddetli olabilir. Stresli yaşam olayları sınırlı bir zaman zarfında meydana gelen ayrı ve psikolojik olarak endişe verici yaşantılar olarak kavramsallaştırılmaktadır (Sheets ve Craighead, 2014). Stresle başa çıkmanın ise üç temel amacı vardır (Yaşar, 2008; akt. Duman, 2016): • Kısa vadede: stresi her yönüyle öğrenerek strese karşı etkin davranmak amacıyla izlenecek bütün yöntem ve kuralları öğrenmek. • Orta vadede: stresin zararlarını ve nedenlerini öğrenerek stresin belirtilerinin önceden farkına vararak stresin zararlı yönlerinin etkilemeyeceği bir yaşam biçimi şekillendirmek, stresin olumlu yönlerini gerektiği yerde kullanabilmek. • Uzun vadede: Stresin kontrol altına alındığı, huzur dolu, sağlıklı, düzen içerisinde ve verimli bir yaşam sürebilmek.Ayrıca stres; bireyin çevreye uyum göstermesi içsel ve dışsal unsurlarca zor halegetirilirse, birey fiziksel ve psikolojik sınırının üstünde çabalamaya başladığındasergilediği tepkidir. Ayrıca, stres bireyin beklemediği anda ortaya çıkan ve kriz yaratan bir olaydır (Erdoğan, 2015). Problemler ise, tamamlanmamış çözümlerdir. Stres altındaki birey problem olarak algıladığı bir durumun farkına varabilir ve onunla ilgilenebilir ancak bu yeterli olmayan bir çözümdür. Çözüm odaklı yaklaşım, bireylerin problemlerine çözüm olabilecek işaretlerin izini sürer(O’Connell, 2004). Dolayısıyla, çözüm odaklı düşünce biçimini edinen, yapıcı bir şekilde olumsuzluklardan sıyrılıp olumluya yönelebilen bir birey yaşadığı strese hakim olabilir. Devamını oku

Yayınlanma: 06.06.2021 21:14

Son Güncelleme: 03.11.2021 14:33

Anksiyete terimi, Latince anxius’tan gelir ve bu terim kaygı ve üzüntü hali Olarak tanımlanmıştır. Anxious kelimesinin anx kökü Latince angere’den gelmektedir ve o da nefesi kesilmek ya da boğulmak anlamına gelir. Anxius terimi anksiyeteli kişilerin sıklıkla yaşadıkları boğulma hissine işaret eder(Öztürk, 2015). Anksiyete ‘tetikte olunması’ için gelen bir uyarıdır. Bilinmeyen,içten gelen, belirsiz ya da kökeni iç çatışmaya dayalı olan bir tehdide karşı gösterilen bir tepkidir. Anksiyete tanımlanması zor bir korku ve endişe duygusudur. Bu duyguya vücutta bir takım duyumlar eşlik edebilir. Göğüste sıkışma hissi, kalp çarpıntısı, terleme, baş ağrısı, midede boşluk duygusu ve hemen tuvalete gitme gereksiniminin doğması gibi duyumlar örnek olarak verilebilir. Huzursuzluk, dolanıp durma isteği de anksiyetenin sık görülen belirtilerdendir. Anksiyetenin ortada somut bir tehlike olmaksızın yaşanması, sık ve şiddetli bir biçimde ortaya çıkması ve kişinin olağan yaşamını etkilemeye başlaması bireyde bir anksiyete bozukluğu olduğunu düşündürür(Türkçapar,2004). Klinisyenler için DSM-5, DSM-5 tanı ölçütleri ve Kolay DSM-5’e göre,Kaygı (anksiyete) bozuklukları betimlenirken, dikkate alınması gereken üç gerçekten bahsedilmektedir: 1. Normal düzeyde kaygıya sahip olmak bireyin uyum sağlaması, sağlığı,yaşamı, işlevsel olması için gereklidir. 2. Kaygı ruhsal hastalıkların birçoğunda kendini gösteren belirgin bir sendromdur. 3. Kaygı sorunları bazen madde kullanımını, bir ruhsal bozukluğu, tıbbibir sorunu yansıtabilir. Anksiyete bozukluklarında şu an ya da gelecekteki olan veya olacaklar için yaşanan sürekli kaygı ve bunun sonucu sergilenen kaçınma davranışı, olumsuz benlik algısı gibi bilişsel tepki ve kalp çarpıntısında, nefes alış-verişinde,titremede, kasların gerginliğindeki artış gibi fizyolojik tepkiler vardır (Ekemen,2015).Yaygın anksiyete, bir durumu ya da birisini tehdit olarak algılayıp buna karşı uzun süreli ve yoğun bir şekilde endişe ve rahatsızlık duyma durumudur.Durumsal anksiyete, belli ya da anlık olaylarla ilgilidir (Ceylan ve diğ., 2003;akt. Kesen ve Deniz, 2015). Anksiyete; tehlikelere karşı uyum sağlayıcı bir işlev yetersizlik ve incinme duygularına karşı) sergileyebilirken, birey için yeni koşullara uyumu güçleştiren ve ketleyen bir durum da (sınav anksiyetesi) olabilir Fırat,2015). Anksiyete bozukluklarının temel özelliği şu anki ve gelecekteki yaşanan ve yaşanacak olan olaylara yönelik duyulan sürekli kaygı ve kaçınma duygusu,olumsuz benlik algısı, kalp atışındaki ve nefes alış verişindeki artış gibi davranışsal, bilişsel ve fiziksel tepkilerden oluşmasıdır (Wilmshurst, 2005; akt. Ekemen, 2015). Kaygının temel işlevi, kabul edilemeyecek içgüdüsel dürtülerin bilinç düzeyinde algılanmasını engellemek,bu dürtülerin uygun zamanda ve uygun yollarla doyurulmasını sağlamaktır. Ego savunma mekanizmaları, ego tarafından id, süperego ve dış dünyadan gelen tehditleri savuşturmak ve bu tehditlere eşlik eden kaygıyı azaltmak amacıyla kullanılır (Yazgan-İnanç ve Yerlikaya, 2013). Anksiyete,gerginlik arz eden duygusal bir durum olarak tanımlanır ve sık sık gerilim,titreme, terleme, çarpıntı ve yüksek nabız gibi fiziksel semptomlarla seyreden bir tabloya işaret eder. Anksiyete ve korku birbirlerinden, ilki duygusal bir sürece işaret ederken ikincisinin bilişsel bir süreç olması ile ayırt edilebilir. Korku tehdit edici bir uyarana karşı zihinsel bir değerlendirmeyi içerirken, anksiyete bu değerlendirmeye verilen duygusal tepkiyi içerir (Beck ve Emery, 2011) . Bir tehlikenin kendisine zarar vereceği korkusunun bireyde anksiyete yaratması mümkündür. Fiziki bir zarar, ciddi bir hastalık, ekonomik krizler, sosyal dışlanma gibi durumlar anksiyete üretir. Bireyin hayatında olan başka bireye yönelik bir tehdit de anksiyeteye neden olabilir. Zarara uğrama beklentisini korku, hoş olmayan duygusal reaksiyonları da anksiyetedir. Zararın ne zaman geleceğini bilememek anksiyete düzeyini artırır (Beck,2008). Anksiyete ve korku birbirlerinden, ilki duygusal bir sürece işaret ederken ikincisinin bilişsel bir süreç olması ile ayırt edilebilir. Korku tehdit edici bir uyarana karşı zihinsel bir değerlendirmeyi içerirken, anksiyete bu değerlendirmeye verilen duygusal tepkiyi içerir (Beck ve Emery, 2011) . Bir tehlikenin kendisine zarar vereceği korkusunun bireyde anksiyete yaratması mümkündür. Fiziki bir zarar, ciddi bir hastalık, ekonomik krizler, sosyal dışlanma gibi durumlar anksiyete üretir. Bireyin hayatında olan başka bireye yönelik bir tehdit de anksiyeteye neden olabilir. Zarara uğrama beklentisini korku, hoş olmayan duygusal reaksiyonları da anksiyetedir. Zararın ne zaman geleceğini bilememek anksiyete düzeyini artırır (Beck,2008). Tehlike büyüdükçe tehlikeden kaçınma ve anksiyete düzeyi de artar (Varlık- Özsoy, 2015).Anksiyete bir ruhsal bozukluk belirtisi olarak kabul edilebilir; öte yandan,bireyde büyüme ve gelişmeye bağlı yeni şeyler yaşamaya ve kimlik kazanmaya ve de yaşamın anlamını bulmaya çalışırken içinde bulunduğu durumda olabilir(Dağlar, 2016). Zaten kaygı ve depresyon sıklıkla eş zamanlı yaşanır. Kaygının duygusal tepkileri içeren duygu odaklı başa çıkma stilinden etkilendiği gösterilmiştir. Akademik performansı ve öğrencinin iyilik halini etkileyen eğitim sürecinde stres önemli bir psikososyal faktördür (Song ve Lindquist, 2015).Üniversite öğrencileri üniversiteye başlamayı kaygı ve stres verici bir durum olarak algılayabilmektedir. Akademik beklentilerin olması, ekonomik açıdan yaşanılan sıkıntılar, sosyal ortamın değişmesi gibi strese yol açabilen durumlar aynı zamanda üniversite öğrencisinin depresyon ve anksiyete yaşamasına sebep olabilir (Özdemir, 2013). Yeni bir hayata adım atan üniversiteli gençlerde içselleştirilmiş dört temel sorun olabilir: depresyon, anksiyete, sosyal geri çekilme ve somatik ya da fiziksel problemler (Merrell,2008). Bu sorunlardan ön plana çıkanlar depresyon ve anksiyetedir ki genelde gençlerde bu ikili birlikte görülebilir (Özdemir, 2013). Çözüm odaklı düşünce tarzını benimseyen bir bireyde bu problemler kolaylıkla kontrol altına alınabilir. Çünkü bu birey için problemlerini içselleştirmeden çözüme giden yolları arayabilecektir. Diğer önemli bir nokta da, bireyin bardağın dolu tarafına yani olumluya odaklanarak depresyonu ve anksiyetesiyle başa çıkmayı becerebilmesi olur. Devamını oku

Yayınlanma: 01.06.2021 07:05

Son Güncelleme: 01.06.2021 07:05

İletişim, bireylerin karşısındakini anlamasının herhangi bir yolunu içermekte, iki ya da daha çok insan arasında anlam yaratma süreci şeklinde tanımlanmaktadır İletişim, insanın sosyal bir varlık olarak yaşamasının temel koşullarından biri olup aynı zamanda,toplumsal işleve de sahiptir. Etkili iletişim,iletişim engellerinin ortadan kaldırıldığı veya mümkün olduğunca aza indirildiği,istenilen ve beklendik iletişim biçimidir.İnsanlar birbirleriyle iletişim kurmaya ihtiyaç duyarlar.WhirterveAcar’agöre,iletişimianlamadaönemliolanbirçoktemelkavram vardır. Birincisi kişiler arası iletişimde her birey hem alıcı hem de verici rolündedir. İkinci olarak, bir kişinin bir noktada aldığı mesaj,bireyin düşünce,duygu ve davranışlarına ve sonuç olarak da ne zaman,nerede kuracağı kararını etkiler(WhirterveAcar,1984).Etkili iletişim için dinleme, kendini açma ve ifade etme becerileri çok önemlidir. Dinlemede etkili dinleme, empati kurarak dinleme, açıklıkla dinleme, farkında olarak dinleme önemli bir yer tutmaktadır. Ailede sağlıklı iletişimin varlığı, aile üyelerinin birbirlerini anlamalarını sağlar ve aralarında kuvvetli bir bağ oluşturur. Ayrıca çocuklara doğru iletişimi öğretir. Aile içi sağlıklı iletişimin varlığı, ailenin diğer kişilerle ilişkilerini de olumlu yönde etkiler. Bireycilik, bencillik, paylaşamama, öfke, yargılama,kötümserlik, yalnızlık duygusu azalır. Böyle bir ailede karşıdakini anlamaya çalışma, birlikte karar verme,hatalara karşı tolerans ve sevgi hâkimdir. Sağlıklı iletişimin var olduğu ailelerde tek bir otoriter güç olmaz.Bu güç uygun yer ve zamanda üyelerce paylaşılır. Sağlıklı iletişim kurabilen ailelerde kriz ve stres ile bağ etmek kolaylaşır(11,12). Aile içi iletişim denilince akla ilk aşamada eşler arası etkileşim gelmektedir, sonrasında da ebeveyn çocuk arası iletişim önem arz etmektedir. Türk toplumunda gerek sosyal hayatta gerekse de iş hayatında karşılaştığımız problemlerin nedeni doğru ve sağlıklı iletişim kuramamaktan veya iletişimsizlikten kaynaklanır. Etkileşim sonucu sosyal ilişki kurulabilmektedir. Bireyin sosyal ilişkisi, aile ve arkadaşlarıyla olan bağı ve bu bağların yoğunluğunu ifade eder. Sağlıklı bir sosyal yaşam için aile dışındaki bireylerle de sosyal ilişkiler kurulması gerekir (Genç, Taylan ve Ba2015). Aile içi iletişimdeki başarı düzeyi dışsal iletişim unsurlarını etkiler. Aile, toplumun en temel kurumu olması nedeniyle aile içi iletişim önem arz etmektedir. İletişimde üç temel öğeden bahsedilebilir.Bu sözlü, sözsüz ve yazılı iletişimdir (Tarhan, 2014:53). Aile içindeki bireylerin tüm varlığı bizzat iletişimin kendisini oluşturmakta ve aile içi iletişim adını almaktadır. Çünkü sosyal bir organizasyon olan aile kendi içinde bir yapılanma oluşturmakta ve ilişkiler bu yapılanmaya göre anlam kazanmaktadır. Eğer kurduğumuz iletişim paylaşımcı, uzlaşmacı ve eşitlikçi bir durum alıyor ise aile içi ilişkilerin demokratik olduğundan söz edilir. Aksi durumda erkeğin sözünün geçerli olduğu ve ilişkilerin paylaşımcı olmayan bir biçim aldığı durumlarda ise ilişkiler hiyerarşiye dayanalı otoriter bir yapı sergiler. Bu durumda ayrışımcı ataerkil ilişkiler gelişir, iletişimin kurulması beklentilere dayanır ve iletişim dolaylı ve sözsüz bir biçim alır. Bu iletişim türü ilişkiyi zedeler ve sorunlu hale getirir. Örnek vermek gerekirse, babanın otoritesinin hakim olduğu ailelerde genellikle çocuklar babalarına isteklerini iletmek üzere annelerini devreye sokarlar. Bu durum, babaya saygıdan çok korkuyu ifade eder ve iletişimi dolaylı hale getirir. Çocuk, babayla iletişim kuramadığı gibi sevgisinden de mahrum kalacağından bu durum arzu edilir bir iletişim ve ilişki biçimi değildir. Aile içi iletişim eşlerin birbirleri arasında, annenin çocuğuyla veya çocuklarıyla, babanın çocuğuyla veya çocuklarıyla, çocuğun anne ve babasıyla,kardeşlerin birbirleri ile kurduğu iletişim olarak tanımlanabilir. Aile içi iletişim çocuğun kişiliğinin gelişiminde etkilidir. Cüceloğlu(2002)’nun da belirttiği gibi,çocukluğunda değerli olduğu mesajını ailede alan çocuk kendinin değerli olduğuna inanır. Aile içi iletişimde çocuğun varlığının kabul edildiğini ona hissettirebilmek için çocuğun tüm duyguları olduğu gibi kabul edilmeli,çocuğun kendini olumlu bir varlık olarak algılayabilmesi için yakın çevresinden kendilik değerini destekleyici tavırlar görebilmesi, sınırlarına(odasına, oyuncaklarına,kendine ayırdığı zamana) o izin vermedikçe girilmemesi, sınırlarına girilecekse izin alınması,tercihlerine saygı gösterilmesi, bedeni üzerindeki haklarına saygı gösterilmesi, başarısızlıklarından çok başarılarına odaklanılması, istenmeyen bir davranışta bulunduğunda kişiliğinin değil davranışının eleştirilmesi gibi öğelere dikkat edilmesi gerekmektedir (Önder, 2003). Aile içi iletişimde anne baba tutumları da etkili olmaktadır. Demokratik aile tutumunda çocuk tüm yönleriyle kabul edilir, çocuğa anne ya da baba yol gösterir,ama alacağı kararlar konusunda serbest bırakır.Aile içinde kurallar ve sınırlar herkes için ve hep birlikte belirlenir ve bu sınırlar içinde çocuk özgürdür. Kuralların mantıklı açıklaması yapılır.Aileyi ilgilendiren kararlar birlikte alınır. Baxter ve Akkor(2011)çalışmalarında ergenler ile diyaloglarda ebeveynin yapacağı konuşmada, konuyu açıkça belirlemesinin, hatta bir başlık koymasının ve açık gönüllülükle konuşmasının önemli olduğu sonucuna varmışlardır.Barbatovearkadaşlarını(2003) çalışmalarında,etkiliiletişimiçin kontrolcübirtavıryerine ebeveynlerinçocuklarıilekurduklarıiletişimortamınınrahatlatıcıve iletişimşeklininsevgidoluolmasıgerektiğinivurgulamışlardır. Çocukları dinlerken,bir ebeveynin gereksinimi olan en önemli yetenek empatidir.Empati bir insanın, kendisini karşısındaki insanın yerine koyarak onun duygularını ve düşüncelerini doğru olarak anlamasıdır (Dökmen, 1994). Gordon (1997) aile içi iletişimde emir vermenin, yönlendirmenin, uyarmanın, gözdağı vermenin, ahlâk dersi vermenin,öğüt vermenin,çözüm ve öneri getirmenin,nutuk çekmenin,yargılamanın,eleştirmenin,suçlamanın,aynı düşüncede olmanın,ad takmanın,alay etmenin,tanı koymanın,duygularını paylaşmanın,sorgulamanın,sözünden dönmenin,oyalamanın, konuyu saptırmanın iletişimi engellediğini belirtmektedir.Öztürk’ün(2006) ergenlerin aile içi iletişimleri ile duygusal sağlıkları arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi çalışmasında ailelere verilen "aile içi iletişim eğitimi"ergenlerin duygusal sağlığının geliştirilmesinde önemli bir etmen olduğu bulunmuştur. Eşler arasında ise problemlerin nedenlerine bakıldığında pek çoğunun iletişimin sağlıklı olmamasından kaynaklandığı görülür. Bir eşin söylediğini diğer eş farklı algılar. Bu durumda çözecekleri sorunları çözemedikleri gibi üstüne yeni sorunlar çıkar. Eşler arasında etkili iletişimin olmamasının sebebi her bireyin kendi düşüncesini savunması ve bunu karşı tarafa kabul ettirmeye çalışmasıdır Örneğin; karı-koca bir konuyu tartışırken birisi diğerinin konuşmalarını dinlemek yerine kendi söyleyeceklerini düşünür. Bu durumda da eşinin söylediğini yanlış anlar ve aralarında yeni tartışmalar ortaya çıkar. Bir başka iletişimi olumsuz etkileyen faktör bireyin ya saldırgan ya da pasif olmasıdır Yani ya düşüncelerini bağırarak aşırı bir tepkiyle anlatır ya da pasif olmasından dolayı düşüncelerini net olarak ifade edemez. Bu durumda da karşısındaki birey onun düşüncelerini açık bir şekilde anlayamaz. Eşler arasında yaşanan iletişim problemlerini çözmek için çiftlerin ilişkilerindeki aksayan yönlerin olumlu olumsuz taraflarını konuşması gerekir Bunun için her iki tarafın en çok rahatsız olduğu konudan başlamak gerekir. Bireyler toplum içinde eşlerini eleştirmemeli ve gerek duydukları alanda eşlerinden yardım almaktan kaçınmamalıdırlar Eşler her konuda anlaşmaları gerekmediğini ve karşılarındaki bireyin farklı bir insan olduğunu kabul etmeleri gerekir. Bunların dışında eşler söyledikleri şeylerde tutarlı olmalı ve söyledikleri bir şeyi bir başka gün değiştir memelidirler. Ayrıca eşler birbirlerine geri bildirimde bulunmalıdırlar. Karşılarındaki kişinin düşüncelerini anlayıp anlamadıklarını test etmelidirler. Devamını oku

Yayınlanma: 29.05.2021 20:46

Son Güncelleme: 29.05.2021 20:51

Yasin KÖKMEN
Yasin KÖKMEN
Psikolojik Danışman
Uzmanlıklar: İlişki / Evlilik Problemleri, Kişilerarası İletişim Problemleri, Depresyon ve Mutsuzluk
Online Terapi
süre 40 dk
ücret 95
Yüz Yüze Terapi
Hizmet vermiyor