1. Uzmanlar
  2. Rojda OHANCAN
  3. Blog Yazıları
  4. Beyin Yapısı ve Kişilik Gelişimi

Beyin Yapısı ve Kişilik Gelişimi

Beyin de tıpkı hayat gibi bir denge üzerine kuruludur, terazinin bir tarafının daha çok ağır basması dengesizliklere yol açacaktır. Kişi, sağlıklı bir hayat sürebilmesi açısından beynin iki ayrı bölümünü de dengeli kullanma becerisini kazanmış olmalıdır. Örneğin; çocuklar duygularını ifade etmekten sakınıyorlarsa, bunları gereksiz olarak algılayıp göz ardı ediyorlarsa bu demek oluyor ki tamamen sol beyin yapılarının kontrolündedirler. Duyguların bu denli göz ardı edilmesi çocuğu tamamen karmaşanın içine sokacaktır kişiliği de bu doğrultuda gelişecektir. Çocuk her şeyi tamamen mantık çerçevesinde algılayacaktır örneğin; karşısındaki kişinin ya da kendisinin duygularını anlayamayacak, anlamlandıramayacak, duyguları çözümleyemeyecek, sağlam ilişkiler kuramayacak, çözüme ulaştıramadığı her duygusu onun iç dünyasına yeni bir karmaşa daha ekleyecektir. 


Sol beyin; her şeyin düzenli ve mantıksal olmasını istemektedir. Sağ beyin ise; yüz ifadeleri, göz teması, ses tonu gibi işaretleri anlayıp, uygulamaktadır. Bütüne bakmaktadır, hislere önem vermektedir. Kişi, sağ beynine tamamen teslim olduğu zaman her şeyi duygusal olarak yorumlayacaktır. Mantığı tamamen göz ardı edecektir ve duyguları, sezgileri doğrultusunda kimi zaman yanılacak kimi zaman da kendisini derin acılara hapsedecektir. Örneğin; sınavdan kötü not alan bir çocuk eğer bu durumu tamamen sağ beyninin kontrolünde yorumlarsa kendisini tamamen beceriksiz olarak algılayacak, büyük çöküşler yaşayacak ve “Hiçbir şeyi başaramayacağım.” gibi bir düşünceyle olayı dramaya çevirecek, kendisini çökkün hissedecektir. Bu dramın içerisinde kaldığı süre ne kadar artarsa kendisine olan öz güveni, öz yeterlilik inancı da o denli azalacaktır. Duygular tabii ki kişinin gelişimi açısından oldukça önemlidir ancak tamamen duygulara teslim olma hali kişinin objektifliğini, gerçekçiliğini yitirmesine neden olmaktadır. Kişi bunları yitirdikçe, her olayı duyguları doğrultusunda yorumladıkça acılar da o denli onun hayatına giriş yapmaktadır. Özellikle böyle bir kişinin etrafında sol beyni aktif olan insanlar varsa onun için hayat tamamen katlanılamaz hale gelecektir. 


O her olaya duygusal tepkiler verirken, çevresindeki insanlar mantıkları doğrultusunda hareket ettikleri için onu anlayamayacak, ona nasihatlerde bulunacak ve onu yargılayacaklardır ancak bu kişi tamamen duygularının kontrolünde olduğu için bu nasihatleri hakaret gibi algılayacak, anlaşılamıyor olma düşüncesi onu yoracak, kendisini yapayalnız ve çaresiz hissedecektir. Bilindiği üzere bu hisler herhangi bir kişi açısından oldukça tehlikeli ve iç dünyasını yaralayıcı olabilmektedir. Üstelik bu birey zaten duygularını yoğun bir şekilde yaşadığı için bu tür duygular ona daha da ağır gelecektir. Böylesi bir durum sonucunda kişi kendisini tamamen geri çekecektir, insanlardan uzaklaşacaktır. Bu yalnızlık onu yoracak, odaklanmasını güçleştirecek, mutlu olma ihtimalinin olmadığına inanmaya başlayacaktır, günden güne kendisini daha da üzecektir.


Örneğin; çocuk duygularının karşılığında umduğu tepkiyi bulamadığı zaman “Demek ki insanlar bu kadar acımasız, kendi ailem bile acılarımı görmezken, anlamazken bir başkası beni nasıl anlar ki?” düşüncesine sığınacak ve herkesten uzaklaşacaktır. Ancak bu durum sadece uzaklaşmayla kalacak bir durum değildir, bu şekilde olan bir yalnızlık onun tüm bakış açısına olumsuz yönde zarar verecektir çünkü o bu yalnızlığı kendisi seçmemiş, o buna mecbur bırakılmıştır. Aynı şekilde tamamen sol beynine odaklanan bir çocuk ise; duyguları anlamsız bulduğu için çoğu zaman akran grubuna karşı kırıcı olabilecektir, şakalara karşı daha keskin bir tavır sergileyecektir, çoğu şeyi mantık çerçevesinde değerlendirdiği için duygu içeren durumlarda yanlış anlaşılmalar oluşacaktır, karşısındakini anlamamakla kalmayacak birde üstüne üstlük yaptığının yanlış olduğunu bile düşünmeyecektir çünkü ona göre doğru olan budur, mantık dahilinde her şey normaldir bunlarla ilgili alınacak bir durum yoktur.


Anlaşıldığı üzere her şeyde olduğu gibi bu konuda da bir dengeye ihtiyaç vardır; kişi hem sağ beynini hem sol beynini kullanmalıdır çünkü farklı farklı gelişen olaylara aynı sistem üzerinde tepkiler vererek farklı sonuçlar beklemek tamamiyle hata olacaktır. Olaylara uygun olan sistemle tepki vermek gerekmektedir. Çocuk, kendi duyguların anlamlandırabilmeli, karşısındakinin duygularını anlayıp ona göre yaklaşabilmeli ancak duygularının peşinde sürüklenmemelidir, objektif olması gereken durumlarda sol beynini aktifleştirmeli, gerçekçiliğini kaybetmemelidir. İnsani ilişkilerde duygusallık önemlidir ancak mantık gerektiren konularda duygusallığın özellikle aşırı bir şekilde olan duygusallığın devreye girmesi hem bireyin kendisi için hem de çevresi için yıpratıcı olacaktır. Anlaşılamamazlıklar, suçlanmalar, uzaklaşmalar sonucunda tartışmalar meydana gelecektir. 


Aynı şekilde duygusallık gerektiren konularda aşırı bir şekilde olan mantığın devreye girmesi de tehlikelidir çünkü bu durumun sonucunda karşısındakini anlayamayan insan ona yardımcı olamayacak, sıkılacak, anlamsız bulacak ve hatta o kişiden soğuyacaktır. Çünkü tek bir tarafa odaklanıldığı sürece kişinin çevresinden beklentileri de aktif olan tek beyin tarafıyla ilgili olacaktır. Örneğin; sol beynini aktif kullanan birey yanında kendisi gibi birini isteyecektir, sağ beynini aktif olarak kullanan birey de aynı şekilde yanında kendisi gibi birini isteyecektir ancak bu her zaman mümkün olabilecek bir durum değildir. Bu yüzden iki beyin de ortak kullanılmalıdır, kişi duygularından kaçmamalı ancak onları dozunda yaşamalı ve yine aynı şekilde mantığını kullanmalı ancak yaşadığı duyguları da göz ardı etmemeli onları anlamlandırmalıdır.


Beyin, kişinin kim olduğunu ve ne şekilde davrandığını önemli derecede etkilemektedir. Beynimizin sol tarafı; gerçekçi olmakta, düzen istemekte, listeleme yöntemini tercih etmekte, mantıklı hareket etmemize ve fikirleri dile getirmemize yardım etmektedir. Beynimizin sağ tarafı ise; imgesel ve sezgisel olmakta, ayrıntılardan ziyade bütüne bakmayı tercih etmekte, hislere daha çok önem vermekte, duyguları deneyimleyip sözsüz iletişimde bulunmamızı ve sözsüz iletişimi anlamamızı sağlamaktadır. İnsanların zaman zaman olduğundan farklı davranışlar sergilemesinin altında yatan temel sebep, o an beynin hangi bölümünün daha çok aktif olduğuyla ilgilidir. 


Örneğin; çoğunlukla mantıklı davranan bir insan bazen duygularına teslim olabilir ve o an durumları soğukkanlılıkla değerlendirip çözüm arayan biri değil, ağlama krizleri yaşayan veya öfke nöbeti geçiren birine dönüşebilir. Böylesi bir manzara hem kişinin kendisinde hem de çevresindeki insanlarda şaşkınlık yaratacaktır bunun sebebi ise kişinin hiç beklenmedik bir anda ve keskin bir geçişle bambaşka birine dönüşmesidir. Bu noktada yaşanan durumun sebebi, kişinin o an sol beyin yapısına ulaşamaması ve tamamen sağ beyin yapısının aktifleşmesidir.


Kişiler açısından faydalı olabilecek olan ise beyninin bir bölümüne yoğunlaşmak yerine bu iki bölümün birlikte çalışmasını sağlayabilmektir. Özellikle kişinin çocukluk döneminde sol beyin yapısından ziyade sağ beyin yapısı daha aktif olmaktadır bu nedenle bu dönemde çocuğunun beyin yapılarını bütünleştirme konusunda çocuğuna yardımcı olan ve bu konuda sabırlı davranan bir ebeveyne sahip olmak çocuklar açısından fazlasıyla faydalı olacaktır.

Beynindeki bölümleri bütünleştirmeyi ve bu bölümler arasında bir denge kurmayı başarabilen çocuk; öfke nöbetleri geçirmemekte ya da ağlama krizleri yaşamamakta, duygu ve düşüncelerini kontrol edebilme becerisini kazanmakta ve bu becerisini geliştirebilmektedir. Bu iki beyin yapısının birlikte çalışması; kişinin mantıklı ve yapıcı kararlar alabilmesini, kendi üzerindeki kontrolü ele geçirebilmesini, kendisini ve çevresini daha kolaylıkla anlayabilmesini sağlamaktadır. 


Sağ beyin yapısının kontrolünde olup sadece duygularına odaklanan kişi; olayları mantıklı bir şekilde analiz edemeyecek, problemlere yapıcı bir çözüm bulamayacak, olaylara ve kişilere kendi duyguları çerçevesinde bakıp, onları bu şekilde ve çoğu zaman yanlış değerlendirme davranışını benimseyecek ve kendisini yoğun, yıpratıcı duygularla baş başa bırakacaktır. Bu kişiler, yaşadıkları ilişkilerde tıpkı küçük bir çocuk gibi davranmakta sürekli küsme, alınma, ağlama davranışını benimsemekte çoğu şeyi yanlış anlayıp yanlış değerlendirmekte ve bunun sonucunda yapıcı değil yıkıcı olabilmektedir bu da her iki taraf için oldukça yorucu bir süreç olmaktadır. Özellikle bu durum ebeveynler tarafından oldukça dikkat edilmesi gereken bir konudur. 


Örneğin; Çocuklarının üzgün, çaresiz ya da öfkeli hissettiği anlarda ebeveynlerin mantıklı, savunma içeren yorumlar yapması, çocuklarına tavsiyelerde bulunması kesinlikle doğru bir davranış olmayacaktır çünkü ebeveynler o anda çocuğa daha kötü hissettirecek ve çocuk duygularına karşılık verilmediği için anlaşılmadığını ve duygularının önemsenmediğini düşünüp daha büyük bir çöküş yaşayarak beyninin sağ bölümüne daha da teslim olacaktır. Bu nokta çocuğun; küsme, kendi içine kapanma, yalnızlığı seçme gibi davranış ve tutumları benimsemeyi öğrendiği, "Hiçkimse beni anlamıyor, bu dünyada yapayalnızım." düşüncesine en çok sığındığı andır yine bu dönemde çocuk her şeyi dramatize etmeyi öğrenmekte ve ağlama krizleri yaşama ihtimalini fazlasıyla artırmaktadır. 


Akıllarda tutulması gereken nokta şudur ki; çocuk o an kendisine sunulan tüm bu mantıklı açıklamaları, tavsiyeleri, gerçekçi bakış açılarını anlayabilecek ya da bunları kendi beyin süzgecinden geçirip kendi iç dünyasında içselleştirebilecek konumda değildir, çocuğun sol beyin yapısı o an tamamen bilgi girişine kapalıdır. Bu sebeple ebeveynlerin tüm bu girişimleri faydalı olmayacak aksine ters tepecek ve çocuğun ruh sağlığı açısından zararlı olacaktır. 


Ebeveynler bu yüzden özellikle dikkatli olmalı, çocuklarını gözlemlemeli ve çocuklarının sağ beyin yapılarının kontrolünde olduğunu anladıkları anda öncelikli olarak çocuklarının duygularına karşılık vermelidirler. Çocuk duygularını anlatabilmeli, duygularına karşılık alabilmeli, anlaşıldığını hissetmeli bu noktada ebeveynler hem çocuklarının duygularını dinleyerek hem de onlara şefkatli dokunuşlarda bulunarak yardımcı olabilmelidir. (Çocuğun saçlarını okşamak, yüzünü sevmek gibi) 

Bunun sonucunda çocuk önemsendiğini ve anlaşıldığını hissettiğinde yumuşayacak, duygularını anlamlandıracak ve çözüme kavuşturacak böylelikle yavaş yavaş mantıklı düşünmeye başlayarak sol beyin yapısını aktifleştirecektir tam da bu nokta ebeveynlerin mantıklı ama kısa ve öz açıklamalar yapması için en doğru an olacaktır. 

Yayınlanma: 19.10.2021 09:36

Son Güncelleme: 19.10.2021 09:38

Psikolog

Rojda

OHANCAN

Psikolog

Çevresel-Toplumsal Sorunlar
Online TerapiOnline Ter...
süre 50 dk
ücret 550
Yüz Yüze TerapiY. Yüze Ter..
süre 50 dk
ücret 600
Yapay zeka ile, kişiselleştirilmiş destek:
Menta AI
Yapay zeka ile,
kişiselleştirilmiş destek: Menta AI

Şimdi indir, konuşmaya başla

App Store'dan İndirGoogle Play'den İndir
Bunları da sevebilirsiniz...

✨ Beden Hatırlar: Travma Neden Sadece Zihinde Değildir?

Travmayı çoğu zaman bir hikâye gibi düşünürüz.Geçmişte olmuş, bitmiş, artık “geride kalmış” bir olay…“Evet, zor bir şey yaşadım ama geçti.”Peki gerçekten geçti mi?Eğer bazen hiçbir sebep yokken kalbin hızlanıyorsa…Eğer bir ses, bir koku ya da bir bakış seni aniden huzursuz ediyorsa…Eğer hayatın genel olarak yolunda olmasına rağmen içinde açıklayamadığın bir sıkışma hissi varsa…Belki de geçmemiştir.Belki de sadece şekil değiştirmiştir.Çünkü travma yalnızca zihinde saklanan bir anı değildir.Travma, bedenin içinde yaşamaya devam eden bir deneyimdir.🧠 Zihin Unutur, Beden HatırlarTravmatik bir olay yaşandığında bedenin önceliği “anlamak” değildir.Öncelik hayatta kalmaktır.Bu yüzden sinir sistemi otomatik olarak devreye girer ve şu tepkilerden birini seçer:SavaşKaçDonBu sırada beynin mantıklı düşünmeden sorumlu kısmı geri planda kalır. Yani o anda yaşadığın şeyi anlamlandırmak yerine, sadece tepki verirsin.Belki bağırmak istedin ama sustun.Belki kaçmak istedin ama kalmak zorunda kaldın.Belki hareket etmek istedin ama donakaldın.İşte bu “yarım kalan tepkiler” bedenin içinde kayıt altına alınır.Ve yıllar sonra bile beden, o anı unutmaz.🌊 “Geçti” Dediğin Şey Neden Hâlâ Etkiliyor?Birçok insan terapiye şu cümleyle gelir:“Ben artık o olayı düşünmüyorum ama hâlâ etkisindeyim.”Bu cümle aslında çok şey anlatır.Çünkü travma sadece hatırlamakla ilgili değildir.Travma, sinir sisteminin hâlâ o olaydaymış gibi çalışmasıdır.Bu yüzden kişi:Sürekli tetikte hissedebilirRahatlamakta zorlanabilirGüvende olsa bile güvende hissedemeyebilirMantık şöyle der: “Artık tehlike yok.”Ama beden şöyle der: “Emin değilim.”Ve çoğu zaman kazanan beden olur.🌀 Travma: Tamamlanmamış Bir Hikâye Değil, Tamamlanmamış Bir TepkiTravmayı bir anı gibi değil, tamamlanmamış bir hareket gibi düşün.Söylenememiş sözler…Ağlanamamış gözyaşları…İfade edilememiş öfke…Kaçılamamış bir durum…Bunların hepsi bedenin içinde “yarım kalır.”Bu yüzden bazen hiçbir sebep yokken:İçin daralırGözlerin dolarKasların gerilirNefesin sıkışırBeden aslında şunu yapmaya çalışıyordur:“Yarım kalan şeyi tamamlamak.”Ama biz genelde bunu anlamayız.Onun yerine bastırırız.🌿 Bastırmak Neden İşe Yaramaz?Çünkü bastırmak, yok etmek değildir.Bastırmak, sadece ertelemektir.Bir duyguyu hissetmemeye çalıştığında, o duygu kaybolmaz.Sadece daha derine gider.Ve çoğu zaman daha güçlü bir şekilde geri döner.Örneğin:Sürekli meşgul olma ihtiyacıAşırı düşünmeBedensel gerginliklerNedensiz yorgunlukBunların bazıları aslında bastırılmış duyguların bedenle konuşma şeklidir.Beden kelimelerle konuşmaz.Beden hislerle konuşur.🎨 Neden Sadece Konuşmak Yetmez?Konuşmak çok değerlidir.Anlamak, fark etmek, anlamlandırmak iyileşmenin önemli bir parçasıdır.Ama tek başına yeterli değildir.Çünkü travma sadece “anlatılan” bir şey değildir.Travma aynı zamanda “hissedilen” bir şeydir.Ve bazı şeyler kelimelere dökülemez.İşte bu yüzden beden odaklı çalışmalar önemlidir:Sanat terapisiHareket çalışmalarıNefes farkındalığıDuygusal ifade teknikleriBu yöntemler zihni biraz kenara alır ve doğrudan bedenle çalışır.Bazen bir resim, anlatılamayan bir duyguyu ortaya çıkarır.Bazen küçük bir hareket, yıllardır tutulmuş bir gerginliği çözer.Bu bir “bozulma” değil…Bu bir çözülmedir.🌸 Beden Ne Zaman Açılır?Beden zorlandığında değil…Güvende hissettiğinde açılır.Bu çok kritik bir nokta.Çünkü birçok insan iyileşmeye çalışırken kendini zorlar:“Artık geçmesi lazım.”“Bunu aşmalıyım.”“Güçlü olmalıyım.”Ama beden baskıyla değil, güvenle çalışır.Güvenli bir alan demek:Yargılanmadığın bir yerHızına saygı duyulan bir süreçZorlanmadan ilerleyebilmekBeden ancak “artık tehlike yok” dediğinde gevşer.🌬️ Sinir Sistemi ve Regülasyon: İyileşmenin AnahtarıTravmayı anlamanın bir diğer yolu da sinir sistemine bakmaktır. Sinir sistemi, bedenin iç dünyadaki trafik kontrol merkezidir. Tehlike algıladığında hızlanır, güven hissettiğinde yavaşlar.Travma yaşayan kişilerde bu sistem çoğu zaman dengesini kaybeder. Ya sürekli alarm halinde kalır ya da tamamen kapanır.Bu durum iki şekilde kendini gösterebilir:Aşırı uyarılma: kaygı, huzursuzluk, panikDüşük uyarılma: donukluk, boşluk hissi, kopuklukİyileşme, bu iki uç arasında esneklik kazanmakla ilgilidir.Buna “regülasyon” denir.Regülasyon, duyguları bastırmak değil…Duygularla birlikte kalabilmektir.💫 Küçük Bir Farkındalık DeneyiŞu an burada, bunu okurken…Kısa bir an dur.Omuzlarını fark etÇeneni fark etNefesini fark etKendine şu soruyu sor:“Şu an bedenimde en çok nerede bir his var?”Belki bir sıkışma…Belki bir ağırlık…Belki bir boşluk…Şimdi o bölgeye doğru nefes aldığını hayal et.Hiçbir şeyi değiştirmeye çalışma.Sadece alan aç.Çünkü iyileşme çoğu zaman büyük adımlarla değil,küçük temaslarla başlar.🌿 Son SözTravma sadece geçmişte kalan bir olay değildir.Travma, bedenin içinde yaşamaya devam eden bir izdir.Bu yüzden iyileşme de sadece düşünerek olmaz.İyileşme hissetmeyi de içerir.Zihin anlamak ister.Beden hissetmek ister.Ve gerçek dönüşüm, bu ikisi bir araya geldiğinde olur.Beden bazen kelimelerden daha eski bir dil konuşur.Ve bu dil sabır ister, yavaşlık ister, temas ister.Eğer uzun zamandır kendine şu soruyu soruyorsan:“Neden hâlâ böyle hissediyorum?”Belki de cevap şudur:Zihnin yoluna devam etti…ama bedenin hâlâ seni bekliyor.Ve belki de iyileşme,ilerlemek değil…geri dönüp kendine yeniden temas etmektir. Ve o temas, sandığından çok daha dönüştürücü olabilir. Bu yüzden kendine nazik ol, acele etme, bedeninin ritmini dinle. Her fark ettiğin duyum, her küçük temas, seni biraz daha kendine yaklaştırır ve içsel bütünlüğünü yeniden kurmana yardımcı olur. 🌿 Gülay TOKER
Gülay TOKER 25.02.2026

"Hayır" Diyememek ve Sınır Çizmenin Psikolojisi

Hayatınızda başkalarının taleplerini kendi ihtiyaçlarınızın önüne koyduğunuz kaç an var? Arkadaşınızı kırmamak için gittiğiniz o yorgun akşam yemeği, iş yerinde aslında göreviniz olmayan ama "hayır" diyemediğiniz için üstlendiğiniz projeler veya ailenizin beklentileri altında ezilen kendi istekleriniz... Eğer sürekli başkalarını memnun etmeye çalışırken kendinizden bir şeyler eksildiğini hissediyorsanız, özgüveninizin en büyük düşmanıyla tanışıyor olabilirsiniz: Sınır koyamama sorunu.Peki, neden "hayır" demek bu kadar zor? Neden sınırlarımızı korumaya çalıştığımızda suçluluk duyuyoruz? Bu yazıda, sınır çizmenin psikolojik temellerine inecek ve özgüvenle bağını keşfedeceğiz.1. Sınır Çizmek Neden Bu Kadar Zor?Psikolojide sınır koyamama davranışı, genellikle geçmişte edindiğimiz bazı temel inançlarla (şemalarla) yakından ilgilidir. Özellikle Şema Terapi ekolü çerçevesinden baktığımızda, şu şemalar sınır çizmemizi engelleyen ana unsurlardır:Boyun Eğicilik Şeması: Kişinin, başkaları tarafından kontrol edilme veya cezalandırılma korkusuyla kendi isteklerini bastırmasıdır. "Eğer hayır dersem beni sevmezler" veya "Öfkelenirlerse bununla baş edemem" düşüncesi bu şemanın temelidir.Kendini Feda Şeması: Başkalarının acı çekmesini engellemek veya onlara yardımcı olmak adına kendi ihtiyaçlarını tamamen göz ardı etmektir. Bu kişiler genellikle çevrelerinde "çok yardımsever" olarak bilinirler ama iç dünyalarında derin bir boşluk ve tükenmişlik hissederler.Onay Arayıcılık Şeması: Öz-değerini sadece başkalarından gelen takdir ve onaya bağlamaktır. "Hayır" demek, karşı taraftan gelecek olumsuz bir tepki riskini göze almak demektir ve onay arayıcı birey için bu risk çok korkutucudur.2. Sınır Çizmemenin Bedeli: Kronik Yorgunluk ve TükenmişlikSürekli olarak başkalarının beklentilerini karşılamaya çalışmak, sadece zihinsel bir yük değil, aynı zamanda fiziksel bir yorgunluk kaynağıdır. Sınır çizemeyen bireylerde sıklıkla kronik stres, uyku bozuklukları ve psikosomatik ağrılar (özellikle omuz ve boyun ağrıları) gözlemlenir. Zihin sürekli olarak "Acaba birini kırdım mı?" veya "Sıradaki istek ne olacak?" kaygısıyla meşgul olduğu için, dinlenme anlarında bile gerçek bir rahatlama yaşanamaz. Bu durum uzun vadede tükenmişlik sendromuna (burnout) ve yaşama karşı duyulan ilginin azalmasına yol açabilir. Kendi ihtiyaçlarımızı ertelemek, bir süre sonra öz-şefkat duygusunun kaybolmasına neden olur.3. İş Hayatında Profesyonel Sınırlar: Kariyerinizi KorumakPek çok danışanım, özellikle iş hayatında sınır çizmenin "tembellik" veya "başarısızlık" olarak algılanmasından korkar. Oysa sağlıklı sınırlar, sizi daha verimli bir çalışan yapar. Her şeye "evet" dediğinizde, asıl odaklanmanız gereken öncelikli işlerinizdeki kalite düşer. Profesyonel sınırlar; mesai saatlerinize sadık kalmak, uzmanlık alanınız dışındaki işleri nezaketle reddetmek ve mola zamanlarını korumaktır. Unutmayın, iş yerinde çizilen sınırlar sizi "zor biri" yapmaz; aksine, zamanını ve emeğini doğru yöneten "saygın biri" yapar.4. Sınırlar ve Özgüven Arasındaki Kritik BağÖzgüven, sadece "ben yapabilirim" demek değildir; özgüven aynı zamanda "benim ihtiyaçlarım da önemli" diyebilme cesaretidir. Sağlıklı sınırları olmayan bir bireyin özgüveni sürekli dış faktörlere bağlıdır. Başkaları sizi onayladığında kendinizi iyi, eleştirdiğinde ise değersiz hissedersiniz.Sınır çizmek, kendinize olan saygınızı koruma biçiminizdir. Kendi alanınızı koruduğunuzda, zihninize şu mesajı gönderirsiniz: "Benim zamanım, enerjim ve duygularım kıymetli." Bu mesaj içselleştirildikçe, dışarıdan gelen onaya olan ihtiyacınız azalır ve gerçek özgüven inşa edilmeye başlar.5. Sınır Koyma Türlerini TanıyalımSınırlar sadece fiziksel değildir; yaşamın pek çok alanına yayılırlar:Duygusal Sınırlar: Başkalarının duygularından kendinizi sorumlu tutmamaktır. Bir yakınınız mutsuz olduğunda onu teselli edebilirsiniz, ancak onun mutsuzluğunun "sebebi" veya "çözümü" siz olmak zorunda değilsiniz.Zihinsel Sınırlar: Kendi düşünce ve inançlarınızı korumaktır. Başkalarının fikirlerine saygı duyarken, onlarla aynı fikirde olmama hakkınızı saklı tutmaktır.Zaman ve Enerji Sınırları: Sınırlı olan vaktinizi ve enerjinizi kime, ne kadar ayıracağınıza karar vermektir. "Bu akşam kendime vakit ayırmak istiyorum" demek, meşru bir sınırdır.6. Suçluluk Duymadan "Hayır" Demek Mümkün Mü? Kabul ve Kararlılık Terapisi (ACT), bize duygulardan kaçmak yerine onlarla nasıl yaşayacağımızı öğretir. Sınır koyduğunuzda suçluluk hissetmeniz çok normaldir; çünkü zihniniz eski alışkanlıklarını korumaya çalışıyordur.Duyguyu Gözlemleyin: Suçluluk geldiğinde onu bastırmayın. "Şu an zihnim bana başkalarını hayal kırıklığına uğrattığımı söylüyor ve bu yüzden suçluluk hissediyorum" diyerek duyguyu etiketleyin.Değerlerinize Odaklanın: Sınır koyduğunuzda neye "evet" dediğinizi düşünün. Arkadaşınıza "hayır" derken, belki de kendi dinlenme ihtiyacınıza veya ailenize ayıracağınız vakte "evet" diyorsunuzdur.Bilişsel Yeniden Yapılandırma (BDT): "Hayır dersem bencil biriyim" gibi otomatik düşüncelerinizi, "Kendi sınırlarımı korumak beni bencil değil, sağlıklı bir birey yapar" gibi daha gerçekçi düşüncelerle değiştirin.7. Profesyonel Destek Almanın ÖnemiSınır çizme sorunu genellikle çok derinlerde yatan değersizlik ve yetersizlik hislerinden beslenir. Yılların getirdiği bu kalıpları tek başına değiştirmek bazen direnç yaratabilir. Profesyonel bir psikolojik destek süreci; sınır koymanızı engelleyen çocukluk şemalarınızı fark etmenizi sağlar, güvenli ve yargısız bir alanda "hayır" deme pratiği yapmanıza yardımcı olur ve sosyal fobi veya anksiyete gibi sınır koymayı zorlaştıran diğer etmenleri ele almanıza imkan tanır.8. Kendi Değerinizi Yeniden TanımlayınSınır çizme yolculuğu, aslında kendinize verdiğiniz değeri yeniden keşfetme sürecidir. Başkalarını mutlu etmek için harcadığınız o muazzam enerjiyi, kendi iç dünyanızı iyileştirmeye ve öz-şefkat geliştirmeye yönlendirdiğinizde hayatınızdaki dengelerin nasıl değiştiğine şaşıracaksınız. "Hayır" demek, köprüleri yıkmak değil; kendi bahçenizin kapılarını sadece gerçekten davet etmek istediğiniz kişilere açmaktır.Bu süreçte zorlandığınız her an, bu değişimin sadece bir alışkanlık değişikliği değil, derin bir özgürleşme adımı olduğunu hatırlayın. Terapi odası, bu özgürleşme yolunda size güvenli bir laboratuvar sunar. Kendi ihtiyaçlarınızın sesini duymaya başladığınızda, sadece kendinizle değil, çevrenizle olan bağlarınızın da çok daha samimi ve dürüst bir zemine oturduğunu göreceksiniz. Siz, sınırlarınızla ve olduğunuz halinizle değerlisiniz.Unutmayın; "Hayır" bir tam cümledir ve herhangi bir açıklama gerektirmez. Kendi hayatınızın sınırlarını belirlemek, kendinize verdiğiniz en büyük değerdir. KaynakçaYoung, J. E., Klosko, J. S., & Weishaar, M. E. (2003). Şema Terapi: Uygulamacı Kılavuzu.Beck, J. S. (2011). Bilişsel Davranışçı Terapi: Temelleri ve Ötesi.Hayes, S. C., Strosahl, K. D., & Wilson, K. G. (2011). Kabul ve Kararlılık Terapisi.Neff, K. (2011). Öz-Şefkat: Kendinize Karşı Nazik Olmanın Kanıtlanmış Gücü.
Şevval TAŞ 04.02.2026

İçimizdeki Sahtekar: Imposter Sendromu Nedir?

Hayatınızda her şey dışarıdan bakıldığında "yolunda" görünse de, iç dünyanızda bitmek bilmeyen bir huzursuzluk mu var? İyi bir kariyer, sevgi dolu bir aile ya da akademik başarılar bile kendinizi "gerçekten başarılı" hissetmenize yetmiyor mu? Eğer içinizdeki bir ses sürekli olarak başarınızın bir "tesadüf" olduğunu, aslında yeterince zeki veya yetenekli olmadığınızı ve bir gün herkesin bu "gerçeği" anlayacağını fısıldıyorsa; muhtemelen imposter (Sahtekarlık) sendromu ve derin bir yetersizlik hissiyle karşı karşıyasınız demektir.Peki, neden kendimize karşı bu kadar acımasızız? Neden başkalarına gösterdiğimiz şefkati kendimizden esirgiyoruz? Bu yazıda, yetersizlik hissinin psikolojik kökenlerine inecek ve bu döngüden çıkış yollarını bilimsel ekoller ışığında inceleyeceğiz.1. Yetersizlik Hissi Nereden Gelir? Geçmişin Bugünkü YansımalarıPsikolojide hiçbir duygu sebepsiz değildir. Bugün hissettiğiniz yetersizlik duygusu, genellikle çocukluk döneminde atılan tohumların bir sonucudur. Özellikle Şema Terapi ekolü, bu durumu "Erken Dönem Uyumsuz Şemalar" ile açıklar. Zihnimizde çocuklukta oluşan bu kalıplar, birer gözlük gibidir ve dünyayı bu gözlüklerin renginde görmemize neden olur.Kusurluluk Şeması: Eğer çocukken duygusal ihtiyaçlarınız tam olarak karşılanmadıysa veya sürekli eleştirildiyseniz, "Ben temelde kusurluyum ve eğer insanlar beni gerçekten tanırsa benden uzaklaşırlar" inancını geliştirmiş olabilirsiniz. Bu inanç, yetişkinlikte kendinizi sürekli saklamanıza veya aşırı telafi mekanizmaları geliştirmenize yol açar.Yüksek Standartlar Şeması: Bazı aile yapılarında sevgi, performansa bağlıdır. Sadece "en iyi" olduğunuzda takdir edildiyseniz, yetişkinlikte kendinize hata yapma alanı bırakmayan, acımasız bir iç ses geliştirirsiniz. Bu şema altındaki kişi için "iyi", asla yeterli değildir; sadece "mükemmel" kabul edilebilirdir.Başarısızlık Şeması: Kişinin kendini akranlarıyla kıyasladığında her zaman daha yeteneksiz, daha şanssız veya daha başarısız hissetmesidir. Kişi gerçekten başarılı olsa bile, bu başarıyı dışsal faktörlere (şans, başkasının yardımı, kolay sınav vb.) bağlar; başarısızlığı ise tamamen kendi beceriksizliği olarak görür.2. Modern Dünyanın Tuzakları: Sosyal Medya ve "Mükemmel" Hayatlar İllüzyonuİçsel şemalarımızın üzerine bir de günümüzün dijital dünyası eklendiğinde, yetersizlik hissi kaçınılmaz hale gelebiliyor. Sosyal medya, bizlere başkalarının hayatlarının sadece "en parlak" anlarını sunar. Ancak biz kendi hayatımızın mutfağını, dağınıklığını, sabahki yorgunluğunu ve geceki kaygılarını biliyoruz. Başkasının "sahne önü" ile kendi "sahne arkamımızı" kıyaslamak, adil olmayan bir yarıştır.Sürekli maruz kalınan "ideal beden", "ideal kariyer" ve "ideal ebeveynlik" görselleri, zihnimizdeki "yeterli değilim" inancını her gün yeniden besler. Bu durum, bireyin kendi özgün değerlerinden uzaklaşmasına ve başkalarının onayına bağımlı bir yaşam sürmesine neden olur.3. İş Hayatında ve Akademik Yaşamda YetersizlikYetersizlik hissi en çok performans sergilediğimiz alanlarda bizi yakalar. İş hayatında yeni bir sorumluluk aldığınızda ya da akademik bir başarı elde ettiğinizde gelen o "Acaba hata mı yaptım?" korkusu, aslında gelişme arzunuzun gölgesidir. Bu duyguyla baş etmenin yolu, başarıyı sadece sonuç odaklı değil, süreç odaklı değerlendirmektir. Kazandığınız her deneyim, attığınız her adım sizi "yetersiz" değil, "öğrenen ve dönüşen" bir birey kılar. Profesyonel hayatta uzmanlaşmak, her şeyi bilmek değil, bilmediklerimizi nasıl öğreneceğimizi keşfetmektir.4. İçimizdeki Eleştirel Sesle Nasıl Bağ Kurarız?İçimizdeki eleştirel ses aslında bizi korumaya çalışan, ancak yöntemini şaşırmış bir parçamızdır. Genellikle bizi başarısızlıktan veya reddedilmekten korumak için "Zaten yapamazsın, deneme bile" diyerek bizi konfor alanımızda tutmaya çalışır. Kabul ve Kararlılık Terapisi (ACT) bu noktada bize çok kıymetli bir perspektif sunar: Bu sesi susturmaya çalışmak yerine, onunla olan bağımızı değiştirmek.Düşünceleri birer "mutlak gerçek" olarak değil, zihnimizden geçen "kelime dizileri" olarak görmeye başladığımızda (Bilişsel Ayrışma), bu seslerin üzerimizdeki kontrolü azalır. "Ben yetersizim" demek yerine, "Şu an zihnimden yetersiz olduğuma dair bir düşünce geçiyor" demek, duyguyla aranıza sağlıklı bir mesafe koymanızı sağlar.5. Yetersizlik Hissini Yönetmek İçin 5 Somut AdımEğer bu duygu hayatınızın direksiyonuna geçtiyse, şu adımları uygulamaya başlayabilirsiniz:Kanıt Analizi Yapın (BDT Tekniği): Kendinizi yetersiz hissettiğiniz bir anı seçin. Bu duygunun lehine ve aleyhine olan somut kanıtları bir kağıda yazın. Göreceksiniz ki, aleyhteki (başarılarınız, çabalarınız, olumlu geri bildirimler) kanıtlar genellikle daha fazladır.Öz Şefkat Pratiği: Kendinize, çok sevdiğiniz bir arkadaşınız aynı durumda olsaydı ona neler söylerdiniz, diye sorun. Kendinize karşı kullandığınız dil, bir düşman dili mi yoksa destekleyici bir dost dili mi?Hata Yapma İzni Verin: Mükemmeliyetçilik gelişim değildir; gelişim, hatalardan ders çıkarabilme becerisidir. Haftada en az bir kez "bilinçli olarak" küçük, önemsiz bir hata yapın ve dünyanın başınıza yıkılmadığını deneyimleyin.Değerlerinize Odaklanın: Başkalarının beklentilerine veya onayına göre değil; sizin için gerçekten neyin önemli olduğuna göre hareket edin. Başarı, başkalarını geçmek değil, kendi değerlerinizle uyumlu bir hayat yaşamaktır.Duygularınızı Etiketleyin: Kaygı veya yetersizlik geldiğinde onu bastırmayın. "Şu an yetersizlik hissi geldi, hoş geldi. Onu hissediyorum ama onun peşinden gitmek zorunda değilim" diyerek duyguyu misafir edin.6. Profesyonel Destek Almanın Önemi ve Terapi SüreciYetersizlik hissiyle tek başına mücadele etmeye çalışmak, fırtınalı bir denizde pusulasız yol almaya benzer. Birey, çoğu zaman kendi zihinsel kör noktalarını görmekte zorlanabilir ve içsel eleştirel sesleri "mutlak gerçekler" olarak kabul etme eğilimi gösterebilir. Profesyonel bir psikolojik destek süreci, bu noktada bireyin kendi iç dünyasına objektif bir ayna tutmasını ve bu köklü inançları bilimsel yöntemlerle incelemesini sağlar.KaynakçaYoung, J. E., Klosko, J. S., & Weishaar, M. E. (2003). Schema Therapy: A Practitioner's Guide. Guilford Press.Beck, J. S. (2011). Cognitive Behavior Therapy: Basics and Beyond. Guilford Press.Harris, R. (2009). ACT Made Simple: An Easy-to-Read Primer on Acceptance and Commitment Therapy. New Harbinger Publications.Clance, P. R., & Imes, S. A. (1978). The imposter phenomenon in high achieving women: Dynamics and therapeutic intervention. Psychotherapy: Theory, Research & Practice.
Şevval TAŞ 03.02.2026